KADRO dergisinin elimizde bulunan bu ilk cildinde, her ne kadar Türk Dilinin sadeleşmesi ve gelişmesi ile ilgili sadece bir yazı1 yer alıyorsa da, derginin devamlı yazarlarının, inandıkları ve savundukları «inkılap» düşüncesi içerisinde, ana dilimizin, gerek aydınların ve gerekse basit halk adamlarının anlıyabileceği bir duruma gelmesini içten istemiş olduklarını tahmin etmek, güç olmasa gerek. Aynı yazarların daha sonraki sayılarda ve KADRO dışında geçirdikleri yıllarda dil konusundaki tutumları ve anlayışları göz önünde tutulursa, Türk Dilinin gelişmesinde ve sadeleşmesinde, Atatürk’ün direktifleriyle kurulacak olan Türk Dil Kurumu henüz yokken, bu yazarların kesin bir tavır ortaya koyamayacaklarını da kabul etmek zorundayız.

Gerek KADRO’nun yayımlandığı ve gerekse Türk Dil Kurumu’nun, «Türk Dili Tetkik Cemiyeti» adı ile kurulduğu ayların aynı yıl içinde (1932) birbirini izlemesi, o yıllarda, Türk Dilinin sadeleşmesi ve Osmanlıca’nın ile diğer «yabancı dillerin boyunduruğundan»2 bir an önce asıl benliğine dönüşmesi özleminin, çok güçlü bir şekilde düşünce dünyamızda kendisini hissettirdiği anlaşılır. Bu özlemi destekliyen ve onu en geniş anlamiyle uygulama alanında başarıya ulaştıran, Atatürk olmuştur.

KADRO’nun yazılarında kullanılan Türkçe’nin zaman içinde nasıl sadeleştiğini ve daha sonraki sayılarda görülecek özleşmeyi daha iyi anlayabilmek ve o tarihlerdeki dil dâvâsının hangi boyutlara ulaştığını görmek için, Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin nasıl kurulduğunu hatırlatmakta fayda vardır.

Atatürk’ün çok uzun yıllar öncesinde Türk Dilinin sadeleşmesi ve gelişmesi hakkında beslediği düşünceleri,3 bunların geçirdiği devreleri ve dil devriminin hazırlanışıyle sonuçlarını başarılı bir şekilde ortaya koyan sayın Zeynep KORKMAZ,4 «Dil Devriminin Atatürk devrimlerinin genel sırasındaki yeri öteki devrimlerden daha sonradır. Kendi içindeki ilk evresi de yazı devrimidir.»5 diyerek dil devriminin dayanak noktasının yazı devrimi olduğunu vurgulamaktadır.

Gerçekten, 1. Kasım 1928 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açış konuşması yapan Atatürk, aynı gün kabul edilen kanunla yeni Türk yazısının memleket içi gezilerinde devamlı olarak öğretmenliğini yapmış, çevresindekileri desteklemiş ve ileride yapılacak dil devriminin temelini oluşturacak düşünceleriyle kamuoyunu hazırlamasını gayet iyi düşünmüştü.

Yukarıda adı geçen cemiyetin Atatürk’ün emirleriyle seçilen ilk «umumî kâtibi» Ruşen Eşref hatıralarında,6 Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin resmî varlığının tescil tarihini, KADRO’nun yayımını sürdürdüğü bir tarih olan, 12. Temmuz 1932 olarak belirtmektedir. Daha sonra 26. Eylül 1932′de Dolmabahçe sarayında bizzat Atatürk’ün de hazır bulunmasiyle toplanan Birinci Türk Dil Kurultayı’nda çeşitli görüşler ve tezler ileri sürülerek yapılan Harf Devriminden sonra artık bir Dil Devriminin de gerekli olduğu savunulmuştur. Osmanlıca kelimelere Türkçe karşılıkların bulunmasını sağlamak amaciyle, dilden atılmak istenen kelimeler, günlük Ankara gazetesi Hakimiyet-i Milliye’de yayımlanıyor ve bunlara gelen cevaplar da okuyuculara aynı sütunlarda bildiriliyordu. Naim Hazım tarafından hazırlanan ve Türkçe karşılıklarının bulunması istenen ilk Osmanlıca kelime listesinde hangi kelimelerin yer aldığını, bir fikir vermek için, burada tekrar etmek istiyorum: «âdab, âferin, âfet, âgâh, âhenk, âlayiş, âlet, âmade, âmir, âsayiş, âsude, âyin, âyine, âzade.» Herkesin kendine göre doğru bulduğu yayımından dört ay kadar sonra, yine Hakimiyet-i Milliye gazetesinde7 bu konu üzerinde durulup şu iki nokta önemle belirtiliyordu:

1. Halk arasında yayılmış sözler, kaynağı ne olursa olsun, Türkçe sayılmalıdır.

2. Karşılıklar öz Türkçe olmalıdır. «Kalem» atılmayacak fakat «yazak» denilecek, hangisi tutunursa o kalacaktır.

1932′lerden önce Harf Devriminin yarattığı heyecanla dilimizin de sadeleşmesini ve gelişmesini isteyen, fakat dil uzmanı olmadıkları ve sadece anadil sevgisi ile bu işe kalkıştıkları için -günümüzde olduğu gibi…- aralarında sık sık tartışma ve sürtüşme çıkan şair, yazar ve bilim adamlarının bu çabalarını, KADRO’nun devamlı yazarlarından Yakup Kadri, daha sonraki yıllarda yayımladığı bir yazısında8 «metodsuz» ve «ilmî bir mesnedi olmayan» çalışmalar olarak belirtmiştir.

1932-1934 yıllarını daha çok bir araştırma inceleme dönemi olarak kabul edebiliriz. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin ilk yıllarda büyük hızla yürüttüğü, halk ağzından kelimeler derlenmesi ve kitapların taranması, 1934 yılında, «Osmanlıcadan Türkçeye söz karşılıkları Tarama Dergisi» ile «Türkçeden Osmanlıcaya indeks» adlı iki ciltlik eserlerin, bu yoğun çabaların ilk meyvaları olmasını sağlamıştır. Dil dâvâsına gönül verip bir an önce ağdalı Osmanlıca kelimelerden kurtulmak istiyen yazarlar, bulunan Türkçe kelimeleri hemen bütün yazılarında kullanmışlar ve birçok yeni kelimeyi okuyucularına tanıtmışlardır. Bu gelişmelere paralel olarak, cemiyetin adındaki «Tetkik» kelimesi yerini 18. Ağustos 1934 tarihinde toplanan İkinci Dil Kurultayı’nda, «Araştırma» kelimesine bırakmıştır. İki yıl sonra toplanan Üçüncü Kurultayı’nda ise bu kelime de çıkarılarak, Kurumun bugünkü adı kabul edilmiştir.

KADRO’nun bu ilk cildindeki yazılar gözden geçirildiğinde, devamlı yazan yazarları arasında Osmanlıca kelimeleri çok sık kullanan ve alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemiyen yazar sadece İsmail Husrev olarak görünmektedir. KADRO’nun 10. sayısında yayımlanan başyazıda, aynı tarihlerde toplanan Birinci Dil Kurultayı dolayısiyle yapılan diğer devrimlerin yanısıra ve dilin sadeleşeceği heyecanı içinde, «Enderunun bir sadık kulu daha, OSMANLICA, ömrünü tamamlamış gidiyor» dendikten sonra, Osmanlıca kelimelerden vazgeçemediklerini ve genellikle bu kelimeleri kullandıklarını itiraf ederek, «… şimdi yeni dil doğuyor. Biz hâlâ bir parçacık olsun, eskiyi yazıyoruz. Bundan sonra yazmayacağız. Yazmamak için de konuşmayacağız…» diye genel dil tutumu ortaya konmaktadır. Her ne kadar «bundan sonra yazmayacağız» denilmesine rağmen, aynı yazıda hemen alt tarafta, Türkçeleri halk arasında var olan ve kullanılan «istinat etmek, ihtişam, idrak» gibi Osmanlıca kelimelere de yer verilmiştir.

KADRO’nun daha sonraki sayıları gözden geçirildiğinde, yukarıda çok kısa olarak özetlenen dil çalışmaları ile dilin sadeleşmesi yönündeki çabaların, ne kadar olumlu meyvalar verdiğini görmek çok kolay olmaktadır. Daha sonraki ciltleri bugün yeniden eline alacak olanlar, konulan birinci ciltten daha rahatça okuyup anlayabileceklerdir. Okuyucularımıza bir ölçüde rahatlığı sağlayabilmek için cildin sonuna, bu cilt içindeki yazılarda geçen, fakat günümüzde hiç kullanılmıyan veya çok az kullanılan Osmanlıca kelimeleri içeren ve tarafımızdan hazırlanan küçük bir sözlüğün yararlı olacağı kanısındayım.

Dr. Phil. Nevzat Gözaydın (A.İ.T.İ.A. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu)

(1) Sayı 10, s. 3-4
(2) Atatürk’ün, Sadri Maksudi’nin yazdığı Türk Dili İçin adlı eserin başına yazdığı nottan.
(3) a. Kaskatı, Arif Necip: Atatürk’ün Selânik’teki hülyaları, Cumhuriyet gazetesi, 19. Ağustos 1948
b. Adıvar, Halide Edip: Türkün Ateşle İmtihanı, İstanbul 1962, s. 264
(4) Korkmaz, Doç. Dr. Zeynep: Türk Dilinin tarihi akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi, Ankara 1963, 85 s.
(5) a.g.e., s. 35
(6) Ruşen Eşref: Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kuruluşundan ilk Kurultaya kadar: Hatıralar, Ankara 1943 (2. Baskı), TDK yayını, 80 s.
(7) Hakimiyet-i Milliye 9. Temmuz 1933
(8) Yakup Kadri; Harf ve Dil Devrimlerini anlatıyor, Türk Dili, c. 12, sy. 134 (Kasım 1962), s. 92