1932-1935 yılları arasında yayınlanmış olan KADRO dergilerinde sergilenen görüşler, Türk siyasal hayatında Kadro Hareketi diye anılan bir düşünce akımını oluştururlar. Bu düşünce akımı, temel olarak, devletçiliği savunmuştur. Ancak Kadro’nun devletçilik anlayışı, yine aynı dönemlerde hükümet politikası olarak benimsenmiş olan devletçilik anlayışından oldukça farklıdır. Kadrocular, kapitalizmin ve sosyalizmin dışında, Türkiye’nin koşullarına uygun yeni bir toplumsal sistem arayışı içindedirler. Kadro dergilerinde açıklanan devletçilik işte bu yeni toplumsal sistemin adıdır.

Bilindiği gibi 1930′lar dünya kapitalist sisteminin büyük ekonomik bunalım dönemidir. Bu sistem içinde yer almış olan Türkiye’de de ekonomik bunalım bütün şiddetiyle yaşanmaktadır. Kurtuluş savaşından sonra maddi durumlarında bir iyileşme görmeyen halk zaten hükümetten hoşnut değildir. 1929 dünya buhranının etkisi halkın sıkıntısını bir kat daha artırmıştır. İzlenilen politikada bir değişiklik yapmanın zorunluğunu farkeden hükümet siyasal alanda Serbest Fırka denemesine girişirken, ekonomik düzeyde de özel girişimciliğin yapamadıklarını Devlet eliyle yapmak üzere devletçilik politikasını uygulamaya başlamıştır. Hükümetin uygulamaya koyduğu devletçilik, kapitalizmden uzaklaşma olmayıp, günün koşullarında kapitalizmin gelişmesi için belki de tek yoldur. Kadro’da savunulan Devletçilik anlayışı ise, derginin yöneticilerinin biyografilerinden de anlaşılacağı gibi marksizmden esinlenmektedir. Ama, sosyalizme karşı düşmanca tavır alan bu çok özel marksizm kaynaklı devletçilik anlayışının sonuçları bakımından dönemin resmi ideolojisi ve hükümet politikası ile uyum içinde olduğu söylenebilir.

Dergiyi çıkaranlar, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin, Burhan Asaf Belge, Şevki Yazman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Derginin baş yazarı durumunda görünen Şevket Süreyya Aydemir ile Vedat Nedim Tör, 1927 tevkifatına kadar Türkiye Komünist Partisi üyesidirler. Hatta, 1925-27 döneminde, Şefik Hüsnü Değmer’in yurt dışında bulunması nedeniyle Nedim Tör parti genel sekreterliği görevini yüklenmiştir. İsmail Hüsrev Tökin T.H.İ.F. (Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası) adına dördüncü Komintern kongresine katılmıştır(1). Burhan Asaf Belge’nin ismine de Aydınlık dergisinde (1925) rastlanmaktadır. Görüldüğü gibi dergiyi çıkaranlardan dördü geçmişlerinde doğrudan doğruya Türkiye komünist hareketleriyle ilişkilidirler. 1927 tevkifatı ile her türlü ilişkileri kesilmiştir. Ne var ki, düşüncelerinde bu tarihten sonra radikal bir değişiklik olduğunu söylemek güçtür. Aslında, 1927 tevkifatına kadar varan parti içindeki anlaşmazlıkların temelinde de, sonradan Kadro dergilerinde açıklanan görüşlerin etkisi olduğunu ileri sürmek daha doğru olur.

Kadro dergilerinde savunulan görüşlerin büyük bir bölümü ilk olarak, 5 ocak 1931 tarihinde Türk Ocağı salonunda verilen bir konferansta açıklanmıştır. Konferansın konusu «İnkılabın İdeoloji» ve konuşmacı da Şevket Süreyya Aydemir’dir. Daha sonraları Kadro dergilerinde geliştirilecek savları içeren konuşma 1932 yılında «Inkılap ve Kadro» başlıklı bir kitapçık içinde bazı ufak değişiklerle yayınlanmıştır. Böylece ortaya çıkan Kadro hareketinin anlamını, bu hareketin baş düşünürü durumundaki Şevket Süreyya Aydemir, otuz yıl sonra, şöyle açıklamaktadır:

«… (Atatürk’ün) çağında, hemen bütün Avrupaya doktrin veya doktrinleştirme çabaları hakimdir. Rusya’da ihtilalci Sosyalizm (Marksizm), İtalya’da Faşizm, Almanya’da Nazizm ve nihayet Demokratik Avrupa ülkelerinde İslahatçı Sosyalizm rejimleri veya aynı ülkelerde Komünizm çabaları hareket halindeydi. Bunların hepsinin temelinde Doktrincilik örgüleri yatıyordu. Halbuki Türk İnkılabında böyle çabalar, hiçbir zaman, hakim değerler halinde güçlenmediler. Hülasa öyle görünüyor ki, biz, Türkiye’de bir inkılap gerçeği ile karşı karşıyayız ama, bir inkılap nazariyesi ve felsefesi ile karşı karşıya değiliz… Madem ki, bir inkılap vardır, o halde bu inkılabın bir de izahı olmalıdır. İnkılabın izahı ise, o inkılabı tarih içinde doğuran objektif şartların araştırılması, orijinal prensiplerinin, örgüsünün, bilimsel bir açıdan derlenmesi, sentezleştirilmesi demek olduğuna ve ortada bir Türk inkılabı da bulunduğuna göre, bu kendi kendine benzeyen çağdaş hareketin izahı, Mustafa Kemal’in yukarıda verilen(2) görüşlerine de her halde aykırı olamazdı. Nitekim bir aydın kadro, hem de Mustafa Kemal’in hayatında ve onun gözleri önünde, gene de Türk inkılabının ideolojisini kendi açısından derlemek, aydınlatmak ve terkip etmek çabasına girmiştir. Bu hareket Kadro Hareketidir.(3)

Kadrocuların hareket noktası, Türk Kurtuluş savaşı ile birlikte tüm ulusal kurtuluş savaşlarının bilimsel olarak açıklanmasıdır. Türkiye’de bir devrim (Inkılap) yaşanmaktadır, fakat bunun henüz teorisi yapılmamıştır. Devrimin başarıya ulaşabilmesi için bu hareketin nesnel yasalarının bilinmesi, ideolojisinin yaratılması gerekir. Türk devrimi bir ulusal kurtuluş hareketidir ve ulusal kurtuluş hareketleri yirminci yüzyıla damgasını vuran hareketlerdir. Türk devriminin geleceği de, uluslararası düzenin geleceği de, bu hareketlerin bilimsel olarak açıklanabilmesine bağlıdır. Kadro bu görevi yüklenmektedir.

Kadrocular tarihsel gelişmeyi açıklamada tarihsel maddeciliği tek bilimsel yöntem olarak kabul etmelerine rağmen, marksist teorinin ulusal kurtuluş hareketlerini anlamada yetersiz olduğunu sürmektedirler. Yani, tarihsel maddecilik, marksist teoriden bağımsız bir yöntem olarak ele alınmaktadır. Şevket Süreyya Aydemir’e göre, bu bilimsel yöntem (tarihsel maddecilik) 19. yüzyıl batı Avrupa koşullarına uygulandığında marksist teori ortaya çıkmıştır. Aynı yöntem, ulusal kurtuluş savaşlarının dünya ölçeğinde gündeme geldiği koşullara uygulanacak olursa, Kadro dergilerinde savunulan devletçilik teorisine ulaşılacaktır. (S.Ş. Aydemir, «Türk Nasyonalizmi», Kadro no: 21)

Tarihsel maddeciliğin marksist teoriden ayrı düşünülemiyeceği göz önünde tutulursa, Kadro hareketi, marksizmi sömürgelikten yeni kurtulan azgelişmiş ülkelerin koşullarında yeniden düşünme çabası olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak yeniden gözden geçirme, marksist teorinin temel ilkelerinden ayrılmakla sonuçlanmaktadır. Gerçi Kadrocuların marksist teoriye sadık kalma diye bir sorunları yok, ama vardıkları sonuçlar, tek bilimsel yöntem dedikleri tarihsel maddecilik, ya da yine kendi deyimleri ile «tarihin maddeci anlayışı» ile çelişmektedir. Bununla birlikte, 1930′ların ülke ve dünya koşullarında, Kadro hareketinin yeni ve hatta özgün bir düşünce akımı olduğu ileri sürülebilir. Günümüzde çok sözü edilen üçüncü dünya teorileri, merkez-çevre teorileri, eşitsiz değişim teorileri vb., temelde, Kadro’da savunulan görüşlerden pek de farklı değildirler.

Tarihsel maddecilikle birlikte «tezatlar mantığını» (diyalektik) da kullanan Kadroculara göre, tarihsel gelişmenin temelinde, Marx’da olduğu gibi, üretim araçları-üretim güçleri (Teknik-istihsal vasıtaları) ile üretim ilişkileri (istihsal münasebetleri) arasındaki çelişki bulunmaktadır. Ulusal kurtuluş hareketleri de mevcut teknik ile bu tekniğe sahip oluş biçimi arasındaki uygunsuzluktan doğmaktadır. Kabaca söylenecek, mevcut modern tekniğin uluslararası düzeyde eşitsiz dağılmış olması, bu ileri tekniğe sahip olmayan ulusların sömürülmesine yol açmaktadır. Ulusal kurtuluş hareketleri bu sömürgecilik düzenine karşı ayaklanmadır.

«İstihsal vasıtaları ile, tekniğe tahakküm tarzı, yani istihsal münasebetleri ile teknik arasındaki uyumsuzluk, muasır cemiyette yaşayan bütün tezatların ve bu meyanda müstemlekecilik tezadının unsuru aslisidir». (Ş. S. Aydemir. Milli Kurtuluş Hareketlerinin Ana Prensipleri, (Kadro, no: 8 )

Kadroculara göre, kapitalizmin gelişmesi dünyayı iki kampa ayırmıştır bir yanda ileri tekniğe sahip ülkeler, diğer yanda bu teknikten yoksun ülkeler. Ulusal kurtuluş hareketleri, bu çelişkinin ortaya çıkardığı hareketlerdir. Kapitalizmin dünya ölçeğinde gelişmesine bir reaksiyondur.

Dikkat edileceği gibi, tarihsel gelişme diyalektik olarak ele alınmakta, yani tarihsel gelişmenin çelişkiler tarafından belirlendiği kabul edilmektedir. Ama bu, marksizmde olduğu gibi, sınıflar arası çelişki değildir. Daha doğrusu, sınıf mücadelesi temeline dayanan tarihsel maddecilik anlayışı, Kadroculara göre, tamamen yanlış olmayıp, 19. yüzyıl için geçerlidir. Marx’ın yanlışı, batıdaki sınıf mücadelelerinin kapitalizmin gelişmesi ile evrensel bir düzeye varacağını iddia etmesidir. Oysa kapitalizmin gelişmesi sömürgeciliğe dayanmaktadır. Yani, sermaye birikimi, işçi sınıfının sömürülmesinden önce, başka ülkelerin sömürülmesine dayanmaktadır. Gerçi sanayi devrimini gerçekleştirmiş olan batı ülkelerinde sınıf mücadelesi vardır, ama bu mücadele o ülkelerdeki üretimin anarşik yapısından ileri gelmektedir. Dolayısıyla, temel olarak sömürgeciliğe dayanan kapitalizmin gelişmesi Marx’ın iddia ettiği gibi sınıflar arası çelişkinin evrenselleşmesine değil, sömürgecilik düzeninin dünya ölçeğinde yerleşmesine ve sömüren ülkelerle sömürülen ülkeler arasındaki çelişkinin evrenselleşmesine yol açmıştır. Giderek kesinleşen bu çelişki 20. yüzyılda ulusal kurtuluş hareketlerini doğurmuştur. Yirminci yüzyılın temel çelişkisi böylece azgelişmiş sömürge, ya da yarı sömürge ülkelerle sömürücü ileri kapitalist Devletler arasındadır. Dünyanın geleceği bu çelişkinin çözümlenmesine bağlıdır.

Kadroculara göre bu çelişkinin çözümü gelişmiş ülkelerdeki sınıf mücadelelerinden beklenemez. Bu ülkelerde mevcut sınıf mücadelelerinin geleceği de ulusal kurtuluş hareketlerine bağlıdır. Bu konuda kadrocular çok açık olmamakla birlikte, sömürgecilik düzeni sürdüğü sürece, sömüren ülkelerdeki proleterya – burjuvazi çatışmasının bir uzlaşmacı biçim alacağını ileri sürmektedirler: Sömürgelerden aktarılan değerlerin bir kısmının işçi sınıfının eline geçmesi çatışmayı yumuşatmaktadır. Ama, bir başka savlarına göre de, batıdaki (ileri kapitalist ülkeler) sınıf mücadelesinin temelinde sömürgelerden elde edilen değerlerin paylaşımı yatmaktadır. Her ne pahasına olursa olsun sınıf mücadelesini ikinci plana atmak, hatta sömürge ülkelerde hepten yok sayabilmek için, Kadrocuların zaman zaman çelişkiye düşmekten kaçınmadıkları kanısındayız. Daha doğrusu kadrocular için gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadeleleri o kadar önemli değil. Önemli olan ulusal kurtuluş hareketlerinin sınıf mücadelelerinden bağımsız hareketler olduğunu gösterebilmek. Ulusal kurtuluş hareketlerinin sınıf mücadelelerinden bağımsız olduğunu göstermenin en kestirme yolu da ileri kapitalist ülkelerin sömürgesi ya da yarı sömürgesi durumundaki ülkelerde sınıfların mevcut olmadıklarını varsaymak. Kadrocuların da yaptıkları bu.

Kadroculara göre, kapitalizmin gelişmesi henüz kapitalist aşamaya gelememiş, yani, kendi deyimleri ile sanayi devrimlerini gerçekleştirememiş ülkelerin sömürülmesine bağlıdır. Sömürülen ülkelerde ise, sömürge ya da yarı sömürge ilişkileri egemen olduğu sürece batı ülkelerindeki anlamında toplumsal sınıflar ortaya çıkamazdı ve çıkmamıştır. Diğer bir anlatımla, kadrocuların sınıflar konusundaki görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: En ileri tekniğe sahip ülkeler bugünkü gelişmişlik düzeylerine, başka ülkeleri sömürerek ulaşmışlardır. Gelişmeleri kapitalizmin «anarşik» işleyişi içinde meydana geldiğinden, bu ülkelerde sınıflar ve sınıf çatışmaları ortaya çıkmış ve bu toplumların temel sorunlarını oluşturmuştur. Ancak, kapitalizmin gelişmesi sömürgecilik düzeninin de gelişmesine yol açmıştır. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan modern teknoloji bütün dünyaya yayılmamış, belirli ulusların mülkiyetinde kalmıştır. Modern teknolojiden yoksun ülkeler ise, bu tekniğe sahip ülkelerin sömürgesi ya da yarı sömürgesi durumuna düşmek zorunda kalmışlardır. Sömürü tüm ulusun sömürülmesi biçiminde belirdiğinden, sömürülen ülkelerde sınıflaşma süreci görülmemektedir. Yani kapitalizmin gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan dünya emperyalist sistemi içerisinde, sömürge ve yarı sömürge durumunda olan ülkelerde sınıfların ortaya çıkmamasının nedeni emperyalist sistemin egemenliğine bağlanmaktadır. Sanayi devrimini gerçekleştirememiş olan Osmanlı Devleti de ileri kapitalist ülkelerin yarı sömürgesi olmaktan kurtulamadığı için Osmanlı toplumunda de sınıflar belirmemiştir. Mustafa Kemal’in önderliğindeki kurtuluş savaşı da bir sınıfın değil, tüm ulusun kendisini sömüren emperyalizme karşı ayaklanmasıdır. Böylece, tarihsel maddecilik yöntemini uyguladıklarını ileri süren kadrocular, dönemin «sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz» formülüyle beliren resmî ideolojisine ulaşmaktadırlar.

Yukarıda özetlemeğe çalıştığımız biçimiyle kadrocuların görüşü, bilimsellik bir yana, inandırıcı bile olmaktan uzaktır. Öyle sanıyoruz ki bilinçli olarak yapılmış bir mantık hatası söz konusudur: Genel anlamda toplumsal sınıflar ile kapitalist toplumun sınıfları arasında bir ayrım yapılmamaktadır. Sömürge ve yarı sömürge durumunda olan ülkelerde kapitalist ilişkilerin egemen olmadığı (ki da tartışma konusudur) varsayılarak bu ülkelerde, burjuvazinin ve proletaryanın mevcut olmadığı saptanarak genel anlamda sınıfların olmadığı sonucuna varılıyor. Oysa, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde kapitalist ilişkilerin egemen olmadığı, dolayısıyla burjuva ve işçi sınıflarının yokluğu kabul edilse bile, bu ülkelerde sınıfların olmadığını ileri sürmenin bir mantığı olamaz; hele tarihsel maddeciliği insanlığın gelişmesini açıklamada tek bilimsel yöntem olarak görenler için hiç olamaz. Çünkü, toplumsal sınıflar ve sınıf mücadeleleri yalnızca kapitalizmle ortaya çıkmamıştır. Ne var ki, ulusal kurtuluş savaşı içindeki ülkelerde, yabancı güçlere karşı ulusun büyük bir çoğunluluğunun birlikte hareket etmesi ve sınıf mücadelelerinin ikinci planda kalmış olması gerçeği kadrocular tarafından bilinçli olarak yapıldığını sandığımız mantık hatasını gizlemek için kullanılmaktadır. Gerçekten ulusal kurtuluş savaşı, ulusun büyük bir çoğunluğunun emperyalizme karşı ortaklaşa verdiği bir savaştır. Ancak buradan da, savaşı kazanan Türkiye Cumhuriyetinde sınıfların mevcut olmadığı sonucu çıkarılamaz.

Bütün bunları kadrocuların bilmediğini iddia etmek yanlış olur sanırız. Kaldı ki, bazı yazılarında, açıkça, Türkiye’deki kapitalizm öncesi sınıfların varlığından söz etmektedirler. Ancak, Cumhuriyet Türkiye’sinde sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını gerçekten kabul etmek, kadrocuların önerdiği Devletçilik anlayışı ile ters düşecektir. Ve biraz ileride göstermeğe çalışacağımız gibi Kadro ideolojisinin en zayıf noktası da Devlet kavramında ortaya çıkmaktadır.

Kadroculara göre, 20. yüzyılın temel çelişkisini oluşturan, sanayileşmiş ülkeler ile bu ülkelerin sömürgesi ve yarı sömürgesi durumundaki ülkeler arasındaki çelişki, ulusal kurtuluş savaşlarını başarıyla sonuçlandıran ülkelerde de modern tekniğin (üretici güçlerin) kurulması ile çözümlenecektir. Yani, modern tekniğin dünya ölçeğinde, tüm uluslar arasında eşit dağılımıyla ancak çelişki ortadan kalkabilecek, yeni bir «dünya nizamı» kurulabilecektir. Tekniğin eşit dağılımı (teknik ile tekniğe sahip oluş biçimi arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi) ise gelişmiş ülkelerdeki tekniğin yeniden uluslararası dağıtımı değildir. İzlenecek yol, bağımsızlığını kazanan ülkelerin kendi üretici güçlerini geliştirmeleri olacaktır. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sınıf çatışmaları da, yukarıda değindiğimiz iki çelişik görüşe uygun olarak, ya sömürgecilik düzeninin ortadan kalkmasıyla kendiliğinden son bulacaktır (eğer sınıf mücadelelerinin temelinde sömürgelerden aktarılan değerlerin paylaşımı yatıyorsa); ya da, gelişmiş ülkelerin kendi «kanuniyetlerine göre», yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin bir devrim yoluyla toplumsallaştırılması ile ortadan kalkacaktır.

Kadrocular için önemli olan, ulusal kurtuluş savaşı ile siyasal bağımsızlıklarını kazanmış ülkelerde (Türkiye gibi) gelişmiş kapitalist ülkelerin sahip oldukları tekniğin kısa zamanda yaratılması, kurulmasıdır. Bunu yaratırken de, sınıfsal farklılaşmalara (başlangıçta sınıfların mevcut olmadığı varsayıldığını unutmayalım) ve sınıf çatışmalarına yol açmayacak bir yol izlemektir. Bu anlamda kadro hareketi bir kalkınma ideolojisidir. Kalkınmayı sağlayacak olan da Devlettir. Kapitalizmin özel girişimciliğe dayanan anarşik üretimi yerine Devlet ve plan kavramları ön plana çıkarılmaktadır. Görüldüğü kadrocular kapitalist olmayan bir yol önermektedirler. Ancak bu sosyalizm de değildir. Sınıflar olmadığına göre sosyalizm söz konusu olamaz. Ayrıca, Türkiye gibi yarı sömürge düşürülmüş bir ülkede üretim araçları – teknik, zaten gelişmemiş olduğuna göre, bunların kamulaştırılması, toplumsallaştırılması diye bir konu olamaz. (Dikkat edilecek olursa burada da kapitalist üretim güçleri genel anlamda üretim güçleri, sınıflar konusunda olduğu gibi karıştırılmaktadır.) Sorun, yukarıda belirttiğimiz gibi, sınıflara ayrılmamış bir toplumda modern tekniğin yaratılmasıdır. Kadroculara göre, batıda olduğu gibi, bu iş, özel girişimciliğe bırakılamaz. Bu kez, bunu başarabilecek özel girişimciler sınıfı yoktur. Ayrıca, böyle bir sınıfın yaratılması yoluna gidilse ve yaratılsa bile, özel girişimciliğe dayanan bir kalkınma yolu, ister istemez batı ülkelerindekine benzer sınıf mücadelelerine yol açacaktır. Bu nedenle, modern teknik ve toplumsal kalkınma Devlet eliyle ve sınıflaşmaya açmayacak bir plan çerçevesinde yürütülecektir. Böylece bütün sorun Devlet anlayışında odaklaşmaktadır.

Devletin tanımında Kadrocular tarihsel maddecilik ve «tezatlar mantığından» hareket etmektedirler. İşte İsmail Hüsrev Tökin’in yazdıkları: «Devlet cemiyette menfaat farklılaşmalarının doğması ile teessüs etmiştir. Cemiyetin birbirine zıt menfaat gruplarına ayrıldığı yerlerde Devlet, bir iktidar cihazı halinde muayyen menfaatlerin hamili ve mümessili olarak sahneye çıkıyor. İçtimai tezatların vücut bulmadığı devirlerde Devlet müessesesine de tesadüf edemiyoruz. Binaenaleyh Devlet, içtimai menfaat ayrılıklarının bir muhassalasıdır ve bu ayrılıklar sayesinde yaşamaktadır… Bu menfaat ayrılıkları, idare edenlerle edilenler arasındaki tezada indirgenemez. Vaktaki idare edenlerle edilenler mülkiyete tesahüp ettiler o zaman doğdu».

Bu görüş çerçevesinde, kadroculara göre, kapitalist devlet nasıl burjuva sınıfının bir «iktidar cihazı» ise, sosyalist Devlet de proleteryanın iktidar aracı olacaktır. Ancak 19. yüzyıl batı Avrupa ülkeleri için «büyük ölçüde geçerli» olan bu sav, 20. yüzyılın değişen koşullarına uymamaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kapitalizmin gelişmesi, dünya ölçeğinde sömüren ve sömürülen ülkeler arasında hem yeni bir çelişki yaratmış, hem de sömürülen ülkelerde sınıflaşmayı engellemiş olduğundan, ulusal kurtuluş hareketleriyle çözümlenecek bu çelişki yeni bir Devlet tipi yaratacaktır.

Aynı konuda Vedat Nedim Tör de şunları yazmaktadır:

«Her İnkılap bir Devlet tipi yaratma ve kurma savaşıdır… Cihanda müstemlekeci ve müstemleke milletler tezadının tasfiyesi tarihini, Türk İnkılabı açmıştır… O halde, İnkılap Türkiye’sinin Devleti, ne Fransız İnkılabının doğurduğu bir Burjuva Devleti, ne de komünist inkılabının kurduğu bir Proletarya Devleti olabilir… Yeni Türk Devleti, geri teknikli bir yarı müstemleke milletinin, millet olarak hem iktisaden, hem de siyaseten kurtuluşu davasının tarihte ilk mümessilidir.» (Kadro, No: 15)

Görüldüğü gibi, Vedat Nedim de, İsmail Hüsrev de, Devlet konusunda giriştikleri kuramsal açıklamayı belirli bir noktaya kadar sürdürdükten sonra, sorunu ampirist-mekanik bir yoldan çözme çabasına girmektedir. Bunu da «tezatlar mantığını» kullanarak yaptıkları kanısındadırlar: yeni çelişki, bir Devlet tipi doğuracaktır. Daha önceden, sömürge ya da yarı sömürge ülkelerde sınıfların bulunmadığını da gösterdiklerine göre, ulusal kurtuluş savaşının sonunda ortaya çıkan Devletin sınıflardan bağımsız «yeni tip bir Devlet» olduğunu iddia edebilmektedirler.

Devlet konusundaki bu bocalama, Vedat Nedim’in yazısında bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. İleri sürdükleri yeni Devlet tipinin, benimsediklerini söyledikleri tarihsel maddecilik ve diyalektik ile çeliştiğinin farkında olduklarından, yeni Türk Devletini «Türk ulusunun cibilliyeti»ne bağlamak zorunlugu beliriyor:

«Türk milleti, Devlet otoritesine inanan ve hürmet eden bir millettir. Bu saygı duygusu, onun cibilliyetinden fışkırır. Başa, yani Şefe ve Devlete o kadar büyük bir kıymet verir ki, darbı meselini bile yapmıştır. «Balık baştan kokar», «Baş olmazsa aş olmaz», «Devlet kuşu», «Allah Devlete zeval vermesin» gibi sözler, Türkün Başa Devlete izafe ettiği değerin en canlı birer remizleridir.» (Kadro, No: 15)

Bilindiği gibi, ekonominin Devlet eliyle ve bir plan çerçevesinde yürütülmesini önerdikleri için, Kadrocular, bazı çevrelerce «komünist» ilan edilmişler, giderek, İş Bankası çevresinin baskısı sonucu Kadro dergisinin yayınına engel olunmuştur. Diğer yandan, önerdikleri devletçilik ve planlama anlayışlarında özel girişimciliğe fazla yer verdikleri gerekçesiyle soldan da eleştirilmişlerdir. Bu iki tür eleştirinin de geçerli olmadığı kanısındayız.

Kapitalizmin bir kurtuluş olamayacağını bilen, fakat o günkü koşullarda sosyalist bir devrimin de olanaksızlığına inanan kadrocular, Atatürk’e kapitalizm dışında bir yol önermek istemişlerdir. Bu yolun teorisini yapmışlardır. Ancak bu teorileri bir ön kabule dayanmaktadır. O da, Türkiye’de eğer «birşeyler» yapılabilecekse, bu ancak Atatürk’ün önderliğinde bir aydın «kadro» tarafından yapılabilir. Tarihsel maddeciliğe göre toplumların gelişmesini ekonomik alt yapının belirlediğini bilen bu aydın kadro (yani kendileri), o dönemin koşullarında sınıflardan bağımsız gibi gördükleri Devlet eliyle, sınıfsız ve sanayileşmiş bir Türkiye kurabileceğini sanmıştır. Kadro hareketi, bir anlamda, tarihsel gelişmenin nesnel yasaları olduğunu bilmekle birlikte, kendilerini dünyanın merkezi görmekten kurtaramayan aydınların ideolojisidir. Aynı ideoloji, 1960′larda Türkiye’de Yön ile yeniden ortaya çıkıp Doğan Avcıoğlu tarafından sürdürülmüş olduğu gibi, bugün dünyanın bir çok az gelişmiş ülkesinde çeşitli «sosyalizm» anlayışlarının temelinde de yatmaktadır.

Dr. Ömür Sezgin (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi)

(1) Bkz. Mete Tunçay Türkiye’de Sol Akımlar (1908-1935), Bilgi Yayınevi, 3. basım, s. 276
(2) Söz konusu görüş, Mustafa Kemalin «Biz, benzememekle ve benzetmemekle iftihar ederiz. Çünkü biz bize benzeriz…» görüşüdür.
(3) Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 3. Cilt, ss. 450-460, Remzi Katabevi 1966, ikinci basılış, İstanbul.