[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kronikler / Nisan 1932]

Falih Rıfkı’nın şon eseri (Zeytindağı) Cümhuriyet devri edebiyatının en büyük hâdiselerinden birini teşkil etti. Bu eser, henüz kitap haline gitmeden evvel, geniş bir kari yığını içinde, zaten, ençok rağbeti kazanmıştı.

Bazı genç muharrirler, sanat eserlerine karşı halk tarafından gösterilen alâkanın hiçbir şey ifade edemiyeceğini söylerler. Gerçi, halk arasında kötü yazıların da alâka ve heyecan uyandırdığı olmuştur. Son zamanlarda, gündelik matbuat sütunlarında dolup taşan bir nevi romanımsı ve tarihimsi hatıra edebiyatı tirajı düşük nice gazetenin canını kurtardı. Bunlar, her türlü sentezden, fikir, his ve zevk unsurlarından mahrum bir takım manasız yazılar olmakla beraber adeta kapılırcasına okundular.

Biz, bu çeşit neşriyata karşı halkın tehalükünü müphem bir mazi hasretine atfediyoruz. Halin sıkıntıları içinde bunalmış bu halk, velût bir muhayyileden mahrum bulunduğu için, güzel ve tatlı bir istikbale vücut veremiyerek bütün derdini maziyi tekrar yaşamakla avutuyor.

Ne yaparsanız yapınız, ister lehinde ister aleyhinde bulununuz, fakat, mazi tayfını diriltiniz. Gülünç olsa da, kaba ve bayağı olsa da, o, bizim bütün çocukluğumuz, gençliğimiz, rahatlık, sükûn ve neş’e devrimizdir.

Aptülhamit’ten mi bahsediyorsunuz? Gerçi, o, padişahların en korkuncu, en karanlığı, belki de, en fenası idi.

Fakat, ne yapalım ki, Aptülhamit denince, tabiî bir fikir zincirlemesiyle, kimimiz yirmi yaşındaki aşklarını, kimimiz babasından kalma geniş ve ferah evdeki kolay maişet tarzını, kimimiz otuz üç yıllık derin ve uzun sulhu, kimimiz ruhumuzun ve dimağımızın sütlimanlığını hatırlıyor.

Onun içindir ki, (Kıvırcık Paşa) masalının galiz ve müstehcen fıkraları herkesin hoşuna gidiyor. Onun içindir ki, muharrir, taze bir anket mevzuu bulmak kaygısına düşünce bundan yirmi yirmibeş sene evveline dönmek ihtiyacını hissediyor. Bunun içindir ki, eski (Menfa yolları) ve (Zindan kapıları) yeniden açılıyor.

Bir vakitler, gene aynı mazi hasretinin sevkiyle muharrir, ressam, şair ve müverrih, bize, Lâle Devri’nin Saadâbad eğlencelerinden bahseder dururdu. Diyebilirim ki, halkın, hele İstanbul halkının mühim bir kısmı, umumî harpte yegâne ucuz gıda olarak bununla beslendi.

***

Falih Rıfkı’nın bize hatırlattığı devir, Türk milletinin geçirdiği ve geçirebileceği felâket devirlerinin en facıalısı, en dehşetlisi ve ruha en çok bezginlik verenidir. Eğer, muharririn keskin ve yüksek zekâsı bu devir üstüne berrak bir aydınlık gibi aksetmemiş olsaydı, biz ona doğru başımızı çevirip, tekrar bakmak arzu ve cesaretini kendimizde bulamıyacaktık. Fakat (Zeytidağı)nda, bizi, harbi umumî Suriye’sinin levhaları, Cemal Paşa’nın çehresi veya Dördüncü Ordunun vaziyeti değil, bütün bunlar üstüne vuran ışığın müheyyiç parıltısı alâkadar ediyor. Bu ışık, Türk münevveri dediğimiz garip ve münzevî mahlûkun ruhundaki sinsi yangından çıkıyor. Fakat, haddi zatinde duman ve isle karışarak bulanık bir madde haline girmiş olan bu ateş unsuru, ince ve mütekâmil bir zekânın süzgecinden geçerek o kadar duru ve şeffaf bir aydınlık haline girmiştir ki, bunun her aksettiği yerde âdeta bir şafak, söker gibi oluyor. Ve şafak nerede sökerse söksün ruha yeni bir fer ve taravet verir.

Her memleketin muharrirleri kendilerine göre Cihan Harbi’nin fecaatlerinden bahsetmişlerdir. O cehennem kapısı kapanalı on iki yılı geçiyor. Fakat, Cihan Harbi mevzuu, hâlâ üstünde dumanı tüten en taze ve en sıcak mevzulardan biridir. Buna dair en güzel kitap, daha geçen yıl Almanya’da çıktı. Buna dair en güzel ikinci kitabın doğuş şerefi de bizim memlekete düştü. Onun içindir ki, bu eser bizce enternasyonal bir kıymeti haiz olmak lâzımgelir.

Bilmem, Cihan Harbinin umumî mikyasındâ, Türk ordusu Filistin ve Suriye cephelerinin veya Mısır seferinin siyasî ve askerî ehemmiyeti ne idi. Ona dair yazılmış askerî ve siyasî muhtıra ve kitaplarda bunun, içyüzü müthiş bir haile unsuruyla dolu ve dışyüzü kabaca gülünç, zavallı bir cihangirlik tecrübesinden başka bir şey olmadığını öğreniyoruz.

***

(Zeytindağı)nın tezi, belki, münhasıran bu değildir. Esasen müellif, kitabın başında hiçbir tezi olmadığını söylüyor ve maksadının bugünün gençlerine (… saltanatın, Suriye’de, Filistin ve Hicaz’daki son senelerinin manzarasını göstermek)ten ibaret olduğunu haber veriyor.

***

(Zeytindağı) bir bakıma göre, bize, Beni-israil’in Mısırdan “Huruc”u gibi geldi. Fatih Rıfkı’nın birer âyet şeklindeki cümleleri kısa, veciz, dolgun ve tamam fıkraları, içten gelen bir ahenkle dolu çıplak ve alâyişsiz üslûbu da, bizdeki bu hissi -yani Tevrattan bir (hicret) veya (ukubet) kıssası okayorum hissini tekit eder.

Evet, Cemal Paşa’nın Mısır seferi bir (hurucu) andırıyor. Fakat, tersine bir huruç. Ve bu defa, Beni-israilin yerini almış olanlar, Tiyh sahrasında, kendi fesat ve isyanları yüzünden değil, başlarında yürüyenlerin günah ve hatası yüzünden nikbet ve perişanlığa uğruyor.

Binbir türlü dersler yüklü olan bu küçük kitapta en ziyade gençlik için üzerinde durulması icap eden nokta budur. Falih Rıfkı’nın 1914-de “üç, beş, yedi” yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bugünkü Türk gençliği, şefler ve rehberler tarafından muttasıl aldatılıp yarı yolda bırakılmanın zehirini asla tatmamıştır. Gene, Falih Rıfkı’nın dediği gibi bugünkü kırkını boylamış nesle mensup olanların hemen hepsi, ömürlerini hep bu zehrin meraretleriyle ve bu nevi iyman ve hayal bozgunluklariyle geçirmiştir. Bu bakımdan, bize göre, Cihan harbinin en büyük ve en tüyler ürpertici iki hailesi, Sarıkamış’la Mısır seferi olmuştur.

Bu iki badireye karışmış olan Türk gençleri için, yürekte en unulmaz yarayı bırakan şey, alelâde bir harp mağlûbiyetinin hıncı değildir. Enver Paşa’yı, Türk ordusunun en seçme cüzülerinden birini parçalanmış bir dev naaşi gibi düşmanın ve düşman tabiatin eline terk edip Sultan Hanımın aguşuna koşarken görenler ve Süveyş kanalı dönüşü ferdasında Cemal Paşa’nın, bir Asyalı hükümdar haşmetile Avrupa seyahatine çıktığını işitenler, yalnız Osmanlı İmparatorluğunun atisinden değil, yalnız harbin neticesinden değil, vatandan, milletten bütün iyilik, doğruluk ve fazilet prensiplerinden ümitlerini kesmişlerdi.

(Zeytindağı)nın bazı yerlerindeki sinizim, işte, bu ümitsizlikten, bu ahlâkî füturdan geliyor.

Eğer, bu eserde lirik unsur, kritik unsura galip gelmiş bulunsaydı, Musset ile Falih Rıfkı arasındaki bütün tezatlara rağmen, (Bir asır çocuğunun itirafları)nı hatırlamak kabil olacaktı. Biz, o neslin evlâtlarıyız ki, romantik şairin dediği gibi “çok eskimiş bir dünyaya çok erken gelmiş” bulunuyorduk.

***

Bugünkü cemiyet müesseselerinin bile kuruluşunu kâfi derecede plânlı ve nizamlı bulmayacak kadar modern telâkkilerin önünde yürüyen Falih Rıfkı’nın, baştan başa feci bir kahostan ibaret Osmanlı İmparatorluğunun içinde ve bu kahosun en tipik ferdiyetlerinden birinin emrinde nasıl vazife aldığını ve nasıl çalıştığını tayin etmek, bize, dolaşık bir facianın tahlili kadar müşkül ve acıklı geliyor. Bu itibar ile, Falih Rıfkı, eserinin adına (Zeytindağı) değil (Golgota Tepesi) demeli idi.

Gene bunun içindir ki, insan, Falih Rıfkı’nın kitabını okuyup bitirdikten sonra -eserin edebî kısmının bütün tadına rağmen- adeta bir kâbustan uyanmış gibi oluyor. Çöl, Mekke yolu, namazda su satan Arap hacılar, Buharalı çocuk, Ortodoks patrikinin tacı, Havran şeyhlerinin kokusu, bir süprüntü arabasından sarkan kol, Şefikül Müeyyed’in sakalı, Göz yaşları duvarı, Kamame kilisesinin kapısı, anahtarlı hoca, urban elinde parçalanan Türk zabiti, bir ziyafet gecesinin sonunda siyah örtülü kadının tayfi ve kıldan maskeli adam… Ve daha bilmem ne, ve daha bilmem ne…

Bütün bu haşin ve korkunç tezatlarla dolu, bu karma karışık âlemden şimdi nekadar uzağız! Hamdolsun uyandık. Bu bir fena rüya idi.

Hayır. Bu, bir rüya değil, bir hakikatti. Bu, bizim bütün ömrümüzdür. Biz, gençliğimizi bu cehennemin içine gömdük.

Eğer, arasıra, içimizden biri, bunun küllerini deşmek lüzumunu hissediyorsa, bu, gözlerini yekpâre Türk vatanı içinde açmış olan Türk gencinin yüreğinde herhangi bir mazi hasretini ebediyyen söndürmek içindir.