[Şevket Süreya Aydemir, Polemik / Ağustos, 1932]

Azizim Nurullah Ata Bey:

İtalya’da vaktile her biri bir hükûmete payıtahtlık etmiş on iki şehir varmış ki, bu on iki şehir üstünde Roma, «tek İtalya» harsının ve tefekkûr sisteminin, maddî ve manevî tefevvukunu tesis edebilmek için hâlâ mücadele eder dururmuş!

Bir devlete siyasî merkez olmanın bir şehre temin ettiği ufuk ve idrak genişliğinden mahrum kalan bu on iki şehrin, rejiyonal binaenaleyh dar – fakat hâlâ yaşıyan fikir ve kültür hareketlerine karşı, Roma’nın, ufuk ve idrak genişliğinden gelen tefevvuk mücadelesini tabiî görmek lâzımdır. Çünkü bugünkü Floransa ve bu günkü Venedik, hiç şüphe yok ki, artık, on iki ve on birinci asırların Venedik’i ve Floransa’sı değildir.

Kurunuvustada Avrupa’nın, hemen bütün şehirlerine karşı, asırlarca zanaat ve para hocalığı eden, Floransa şimdi sadece, bir (eyalet şehri)dir. Bugünkü Floransa, ne bir Machiavel, ne bir Mikel-Anj yetiştirebilir. Venedik te öyle değil mi?

Siyasî iktidarı ile beraber fikir ve idrak ufuklarının genişliğini kaybeden ve damları altında bir zaman geniş davalar hallile yorulan mütefekkir, yahut geniş insan kalabalıklarının bediî istiğrakını temsil eden san’atkâr yetiştirirken, daha sonra, ya rejiyonal meselelerin darlığında hapsolunmuş, ya idrakinin inkişafı yarı yolda dumura uğramış «yarım insanlar» veren şehirler, sayılmıyacak kadar çoktur.

Ya bir siyasî iktidarın, ya bir iktisat topluluğunun makarrı ve bu itibarla da geniş kalabalıklara şamil bir kültür tefevvukunun merkezi ve mümessili olmak vasfını kaybeden bütün bu şehirlerde arazı daima ayni olan, şöyle bir istihale görünür:

Derhal bir «eb’at küçülüşü» başlar. Davaların hududu derhal cesametini kaybeder. Ufuk daralır. Hulâsa maddî hayatın her sahasında meydan alan, daralış ve küçülüş, içtimaî hayatın bütün tecellilerine, fikir, san’at, ahlâk telâkkilerine de sirayet eder. Bu eb’at daralışı; siyasî ve iktisadî fonksiyonlarını ebediyyen kaybeden bazı kurunukadime şehirlerinde görüldüğü gibi, tam bir hezal ve iptizal manzarası almasa bile, fikrî ve ruhî darlığın kasveti bütün dimağlara siner. Sahada görünen artık bir takım cücelerdir. Büyük san’atkâr yerine küçük san’atkâr, hakikî münevver yerine yarı münevver, bütün şahsiyetler yerine yarım şahsiyetler, umumî kültür seviyesini her gün biraz daha basitleştirmek için ellerinden geleni yapar dururlar.

***

«Tek İtalya» harsının ve tefekkür sisteminin maddî ve manevî tefevvukunu, bütün İtalya şehirleri üstünde tesis etmek için mücadele eden Roma’ya karşı, Venedik, Floransa veya Turino’nun devam ettirdikleri dar fikir mukavemetini bugün, acaba biraz bizim İstanbul’umuzda da seçmek kabil değil mi? Acaba, bir siyasî merkez olmanın temin ettiği ufuk ve idrak genişliğini birdenbire kaybeden bir şehirde, derhal kendini gösteren eb’at küçülüşünü, bütün tecellilerile İstanbul’da da göremez miyiz? Acaba böyle şehirlerde, adeta yerden mantar biter gibi biten ve halkın umumî görüş seviyesini her gün biraz daha basitleştirmek için binbir hüner gösteren «yarım insan» tipi, şimdi İstanbul’un da sokaklarını adım adım istilâ etmiyor mu?

Çünkü hepimiz görüyoruz ki, İstanbul’da yaşıyan bir kısım okur yazarların seviyesi, İstanbul gazetelerinin, günlük vakayiin darlığında hapsolunmuş hazin vaziyetile hemseviye olduktan sonra, orada yarı münevverlik adeta iyi bir karakter ve binaenaleyh «fikrî hiffet» adeta bir ahlâk haline geldi.

Evvelâ şunu tayin edelim: Yarı münevver kimdir?

Yarı münevverlikte münevverliğin hududunu bir takım tahsil derecelerinin resmî vesikalarile tayine çalışmanın münasebetsizliği âşikârdır. Hayır, burada bizim ölçülerimiz tamamile başkadır: Yarı münevver, ya şahsî veya zümrevî fakat muayyen bir «cihanı telâkki tarzı»ndan mahrum olan adamdır. Hâdiselerin tenevvüü karşısında şuurun şaşalayışı ve bunları izah ölçülerinden mahrum oluşu, yarı münevverde derhal, bütün hâdiselere karşı bir «lâübalilik ve hafifmeşreplik» halini alır. Muhakkak ki, dünyanın en hafifmeşrep adamı, yarı münevverdir. Yarı münevver neye inanır? Yarı münevver neye bağlanır? Bunları tayin mümkün değildir. Çünkü inanış, çünkü inanıp bağlanış, bir şahsiyetin, bir seciyenin alâmetidir. Halbuki yarı münevverlik, her şeyden evvel, şahsiyetsizliğin şahsiyete karşı bir reaksiyondur. Filvaki yarı münevverin şahsiyetsizliği, bazan onda, büyük şahsiyetlere karşı bir hayranlık gibi tecelli eder görünür. Fakat buna inanmamalı. Yarı münevverde hayranlık bir şuur hâdisesi değil, bir insiyakî sürükleniştir. Daha doğrusu bir moda haleti ruhiyesidir. Eğer yarı münevveri, mahza bir garabet olsun diye bir gün, hiç kimsenin bilmediği, kıymeti üstünde hiç kimsenin mutabık kalmadığı bir yabancı isme, meselâ bir Fransız romancısının veya şairinin meşkûk dehasına hayranlığını bir maske gibi yüzüne takıp sokaklarda dolaştırıyorsa buna hayret etmemelidir. Çünkü bu bir snobizmdir ve snob ancak yarı münevverler arasında bulunur. Bazan da yarı münevverin hayranlığı sadece bir kalabalığa uyuş şeklinde tecelli eder. Meselâ, İstanbul yarı münevverleri arasında bazan (Paul Valéry) bazan (André Gide) modadır. Bu hal bazan felsefe veya içtimaiyat sahasında da görülür. Bazı zevat, bir müddet (Dürkhaim)ın bir müddet te (Bergson)un kuyruğundan çekerler. Yarı münevverler kulübü, devrine göre, bazan şu ismin, bazan bu ismin peşinden sürüklenir durur. Bunu da hoş görmek lâzımdır. Çünkü anlaşılmıyan, fakat bir defa sahneye çıkan isimler peşinde kervana katılış, bir «sürü psikolojisi»dir ve sürü psikolojisi, yarı münevverin yarım seciyesini karakterize eden ruhî hallerden biridir.

***

Azizim Nurullah Ata Bey,

Bu yazıları yazmak fikri bana, sizin «Milliyet»te çıkan ve «kadro»dan bahseden bir yazınızı okurken geldi. Kadroyu «anlamıyoruz!» diyenlere cevap veriyor ve onları anlayışsızlıkla itham ediyorsunuz. Bence anlayışsızlık bir ruh düşkünlüğü değildir ve İstanbulda, Kadroyu anlamıyoruz diyenler üstünde konuşurken daha başka bir takım sebepler ve izahlar aramak lâzımdır.

İyi okuyamıyan ve okuduğunu anlıyamıyan insan, hiç şüphe yok ki, Türkiye’nin bütün şehirlerinde mevcuttur. Kadroyu anlıyanların ise azlığını berveçhipeşin kabul etmek icabeder. Fakat ciddî mevzuları anlamıyan ve bu anlamadığı mevzuları ciddiyetinden tecrit edip derhal lâübalileştiren ve karikatürleştiren insan tipi Türkiye’nin yalnız bir şehrinde bulunur: İstanbul’da.

Bu tip, şu yukarda anlatmıya çalıştığımız yarı münevver tipidir. Anlamamak başka, anlamak foksiyonunun tabiî unsurları olan «telâkki» ölçülerini iptizal ettirmek gene başkadır. Anlamıyan, bir masum adamdır. Fakat idrak ve telâkki ölçülerini iptizal ettiren, ciddî insan olmanın bütün kayıtlarından sıyrılıp ta, bir fikrî hezal içinde şahsiyetsizleşen ve hakirleşen insan ancak bir mütereddidir.

Şimdi «Kadro»nun mahiyetini tayin edelim:

Kadronun mevzuu Türk inkılâbının ideolojisi ve muhatabı, inkılâp münevverliğidir. Binaenaleyh Kadro, evvelâ mevzuu muayyen olan, sonra da bu mevzu üstünde neşriyatını yaparken, kendi muhatap külesinin hududunu adeta hendesî bir kat’iyetle çizmiye çalışan bir mecmuadır.

İnkılâp münevveri kimdir?

Bunu tayin için, Kadroya mevzu olan «inkılâp ideolojisi» mefhumunda mutabık kalmak lâzımdır. O zaman inkılâp münevverinin siması, konkretize edilen bu mefhumun arkasından kendi kendine belirir.

İnkılâbımızın ideolojisi, inkılâbımıza esas olan, yani inkılâbımızın mahiyetinde mündemiç bulunan fikrî prensiplerdir. Her inkılâp ya bir fikir sistemini temsil, ya bir fikir sistemine istinat eder diyoruz. Türk inkılâbının da, mahiyetinde tabiatile mündemiç olan, yani onun temsil ettiği bir sıra fikrî ve nazarî unsurlar vardır ki, bunların izah ve tedvin edilişi ve bu suretle de inkılâbımızın, bir takım fikrî unsurları ihtiva eder bir inkılâp halinden çıkarılarak, bir takım muayyen ve müdevven nazarî prensiplere istinat eder bir inkılâp haline getirilişi, bugünün nesli için mühim ve âcil bir inkılâp vasifesidir. İşte inkılâp münevveri, bu vazifeyi idrak eden, bu vazifeyi benimsiyen, yani kendini inkılâbın davalarına veren adam demektir.

İnkılâp münevverini de inkılâpçı olmıyan münevverden ayıran hududun bir takım tahsil derecelerinin resmî vesikalarına göre tayinine çalışmaktaki münasebetsizlik âşikârdır. Fakat bir çok alâmetler vardır ki, bu iki tip insan arasındaki karakter farkını derhal tayine yararlar. İnkılâp münevverinde inkılâpçı idealizm asıldır. İdealizm, yani her şeyden evvel ruhun kendini, kendi mevzuunun tefehhusuna vakfedişi öyle bir ruh haletidir ki, bu halet, ciddî mevzular ve bilhassa inkılâbın seyrine ve inkişafına müteallik fikrî taharriler üzerinde hafifmeşrepliği, bir ahlâk kaidesi olarak berveçhipeşin reddeder.

***

İstanbul’da, yarı münevverler kulübünün alacalı kalabalığı içinde, «Kadroyu anlamıyoruz» diyenlerin yarısından çoğu, şüphe yok ki Kadroyu fiilen okumıyanlardır. Fakat buna rağmen onlardan böyle bir iddianın kanaat halinde duyuluşu, yarı münevverler kulübündeki havanın sarî ciddiyetsizliğindendir. Binaenaleyh onların, bu anlayışsızlık rollerini de o kadar ciddiye almasanız daha iyi olur.

Bence yarı münevveri, en hafîf hava yelpazelerile bile istediğiniz temayüle derhal sevketmek kabildir. O kadar ki, mesela Kadroyu sevmiyen yarı münevverin sever görünmesi, anlamıyan yarı münevverin «anlıyorum» demesi niye kabil olmasın? Buna misal mi istersiniz? Fakat bizzat İstanbul yarı münevverliğinin hayatından, bu bahis üstünde size, binbir misal verebilirim.

Nurullah Ata Bey, bana kalırsa, burada asıl üstünde durulacak dava, Kadronun anlaşılıp anlaşılmamasından ziyade, İstanbul’un yarı okur yazarları arasında günden güne derinleşen ve karanlıklaşan fikrî lâübaliliğin ve fikrî hiffetin dehşet ve fecaatindedir.