[İsmail Hüsrev Tökin, Millî İktisat Tetkikleri / Temmuz 1932]
Bugün Türkiyede toprak meselesile bir parça yakından alâkadar olan bir kimsenin bizdeki toprak münasebetlerinin mazisine bakmak zaruretini duymamasına imkân yoktur. Bu vâdide yekten akla gelen sualler şunlardır: Eskiden Osmanlı İmparatorluğunda toprak üzerinde teessüs etmiş içtimaî-iktısat münasebetlerinin mahiyet ve şekli ne idi? Bugünkü münasebetler nasıl bir inkişafın muhassılasıdır? Bunlar maziye ait neleri muhafaza etmiştir?
Osmanlı tarihlerinde bu suallerin cevaplarını bulamayız. Hattâ bu cevaplara esas olabilecek vesikalara bile toplu bir halde tesadüf etmenin imkânı yoktur. Padişahların sergüzeştlerini nakletmekle vakit israf etmiş olan Osmanlı müverrihleri, Osmanlı İmparatorluğunun içtimaî kuruluşuna ve bu kuruluşun iskeletini teşkil eden unsurlara nazarlarını çevirmeyi daima ihmal etmişlerdir. Onların bize tarih ismi altında dinlettikleri şey, bir «teracimi ahvali ali osman»dı. Bunun için Osmanlı İmparatorluğunun cemiyet ve iktısat nizamını öğrenmek istiyen bir iktisatçının dağınık vesikaları bizzat kendisinin toplayıp bir fikir sistemine göre bina etmesi icap ediyor. Ancak bu sahada bir görüş tarzına, bir fikir sistemine istinat etmeden yapılacak tetkiklerin sıralanmış ve tezatları ayıklanmış bir vesikalar yığını halinde kalmıya mahkûm olduğunu da işaret etmek lâzımdır. Bu itibarla millî inkılâptan sonra Türkiye iktısat tarihine dair yapılan bazı tetkikleri bu nevi etütler sırasına koymak daha doğru olur.
***
Osmanlı tarihinin toprak meselelerini tetkik ederken kurunu vusta Avrupasının toprak münasebetlerini mikyas ve esas olarak almamız ve bizdeki münasebetleri bu mikyasa göre mütalea ederek Osmanlı tarihinde Feodalite veya bilmem hangi nizam vardı veya yoktu gibi münakaşalara girmemiz semeresiz ve aldatıcı neticeler verir. Doğru neticelere varabilmek için herşeyden evvel Osmanlı tarihinin cemiyet münasehetlerini, Osmanlı cemiyetinin içtimaî çehresini, Osmanlı devrinin kendi şartları içinde ve müstakil olarak tesbit ve mütalea etmemiz lâzımdır. Halbuki tarihçilerimizin aşağı yukarı hepsi Osmanlı tarihinin sınıf münasebetleri mevzuubahis olunca, Osmanlı tarihinde Avrupaî bir feodal cemiyet nizamının olup olmadığını aramışlar ve Osmanlı müesseselerinin kendine mahsus olan haricî vasıflarına aldanarak daima yanlış neticelere varmışlardır. Hattâ o derecedeki, bu yanlış neticeler onları, Osmanlılarda bir zamanlar Avrupalıları bile gıpteye sevkedecek kadar adilâne bir sınıf ahengi yaşamış olduğu kanaatına sürüklemiştir. Bir içtimaî görüş, bir metod noksanlığının eseri addettiğimiz bu nevi hüküm ve kanaatları tarih vesikalarile her zaman tekzip kabildir.
***
Tarihte Osmanlı saltanatının cemiyet nesçi çok renkliydi. Birbirinden farklı bir çok cemiyet münasebetlerinin saf veya muhtelit bir halde veya rüşeym olarak yanyana yaşadığı görülüyordu: Bir patriyarhal aşiret nizamının yanında mütekâmil bir şehir lonca sistemine, toprak köleliğine müstenit bir cemiyet tarzının yanında geniş ticarî münasebetlere ilh… tesadüf etmek mümkündü. Fakat mahiyet itibarile birbirinden ayrı olan bütün bu içtimaî münasebetlerin fevkinde ve bütün Osmanlı cemiyetine damgasını vuran tek ve hâkim bir nizam vardı: Derebeylik rejimi. Bütün diğer müesseseler, en iptidaisinden en mütekâmiline kadar bu rejimin içinde ve bunun kanunlarına tâbiydi.
Tarihçilerimiz, derebeylik deyince, bir kimsenin cebirle bir takım kimselere tagallübü tarzını anlarlar. Halbuki tagallüp, bizim kastettiğimiz rejimin unsurlarından ancak biridir. Biz bu kelimeye daha şamil bir mânâ verdik. Onu, aşağıda vasıflarını göreceğimiz Osmanlı tarihindeki bir cemiyet nizamına alem yaptık.
Osmanlı derebeyliğinin üç şeklini tespit etmek mümkündür:
1- Sipahi derebeyliği. 2- Ruhanî derebeylik. 3- Serbest derebeylik.
Haricî şekilleri itibarile birbirinden farklı olan bu üç tip derebeyliğin aralarında sây teşkilâtı bakımından bir iştirak görürüz. Bu iştirak, bu üç tipe bir nizamın üç cephesi manzarasını verir. Binaenaleyh sây teşkilâtı, her içtimaî nizamın olduğu gibi derebeylik rejiminin de esasını ve vasıflarını ihtiva eder. Bu itibarla derebeylik rejimini anlamak için onun sây teşkilâtını tetkik ederken şu metodik noktaları daima göz önünde bulundurmamız lâzımdır: 1- Toprağa tasarruf veya temellük edenlerle toprakta çalışan arasındaki tabiiyet şekilleri. 2- İstihsalin tanzimi işine müdahele tarzı. 3- Mahsule iştirak usulü.
***
1- Sipahi derebeyliği.
Sipahi derebeyliği, timar ve zeamet usulüdür. Tarihçilerimiz şimdiye kadar bu müesseseyi ne bir derebeylik ve ne de bir feodal rejimi olarak almışlardır. Bu müessesenin daima basit bir idarî vasıfı bulunduğunu, sınıfî hiç bir mahiyeti olmadığını göstermiye çalışmışlardır. Köylü ile sipahi yani timar sahibi ile müstahsil arasındaki sây münasebetinin dahilî bünyesini nazarı itibara almıyarak timar müessesesinin yalnız haricî vasıflarını Avrupa feodalitesile mukayese edersek hakikaten bazı farklı neticelere varabiliriz. Tarihçilerimizi aldatan cihet te öyle zannediyoruz ki, bu haricî vasıflar olmuştur.
Kurunu vusta feodal nizamında toprakta çalışan insan hukuken hür değildi. Fakat eski Roma «villa»larındaki «villicus»ler gibi esir, bir «instrumentum vocale» de değildi. Köylü feodale ait arazideki köylerde oturur. Feodale, angarya iş (Frondienst) görmiye ve istihsalâtının muayyen bir kısmını feodale terke mecburdu. Bu mükellefiyetler haricinde istediği gibi istihsalde bulunurdu. Mamafih feodal isterse köylünün bütün mahsulünü alabilirdi.
Osmanlılarda haricî şekli koruyan bazı hususiyetler vardır. Timar arazisinde yaşıyan raaya, toprağa ba tapu mutasarrıftır. Sahibi arz, yani timar eri, varidatı kendisine tahsis olunan araziye bir çiflik, bir malikâne gibi tasarruf edemez. Devlet, toprağın öşrü şerisini almak, mahlûlatını talibine tefviz etmek, ferağ ve intikali vukuunda muayyen olan harcını alarak tapu senedi vermek gibi hakları timar sahibine vermiştir. Mamafih Devlet isterse bu hakları alarak bir başkasına vermekte de serbestir. Fakat bütün bunlar, timar müessesesinin haricî şekilleridir. Sây teşkilâtı noktai nazarından bakarsak köylü ile sahibi arz arasında sıkı bir sınıfî tabiiyet görürüz. Raaya, müstakillen çalıştığı ve yalnız muayyen vergisini verdiği halde hür değildir. Raaya «ziraata kabil yerini üç yıl boz komak sipahiye zarar»1 olduğundan sipahi, üç sene sahibi tarafından ziraat edilmiyen bir yeri alıp bir başkasına ba tapu verebilir. Köylü her sene muayyen miktarda mahsul ekmiye, hiç ekmediği sene ekilmediği veya noksan ekildiği için muayyen miktarda ceza vermiye mecburdur. Timar usulünde köylü istediği zaman toprağını terk edemez. «Timarlardan müteferrik olan raayayı cemetmek kanundur… Ama on beş yıldan ziyade mütemekkin olup oturanı kaldırmak refolunmuştur… İstanbulda bir kimesne mütemekkin olsa göçürmek memnudur…2 Raiyet gitse damı ve çulu sipahinindir. Suvari kovsa damı ve çulu raiyyetin olur».3 Kanunnamenin bu satırları raaya üzerinde sipahi hakkının kat’î ve mutlak olduğunu gösteriyor. Raaya zahiren toprağa ba tapu mutasarrıftır amma, hakikati halde bu tasarruf hakkı surî ve raiyyet mutasarrıf olduğu toprakla beraber sipahiye bağlıdır.
Sipahinin emrinde olan arazı iki nevidir: 1- Sipahinin kendisine mahsus hâsı, hususî toprağı vardır. Bu toprak beylik topraktır. «Tapu olmakla kimseye mülk olmaz… Sahibi timardan kangisiki, akçaya tama edip kendi zamanında ol asıl yeri tapuya verse, kendi zamanında tapu ola. Verdiği kimesne ancak ol timar sahibi zamanında tasarruf ede. Ol sipahi niza edemez. Amma kendudan sonra timar kime müntakil olursa tapuyu ol boza. Kendi dahi bozsa olur».4 Sipahi bu kendi tasarrufu altında bulunan toprağı ortakçıya verir. Ortakçı tıpkı bugün olduğu gibi mülkiyeti olmıyan veya toprağı kâfi gelmiyen köylüdür. 2- Diğer topraklar, varidatı sipahiye tahsis olunan arazidir. Bu arazide köyler vardır. Meselâ beşyüz köyü ihtiva eden bir sancağın iki üçyüz köy icabına göre ikişer, üçerden seksen doksan timara ayrılır. Diğerlerinden de şehzadelere, vüzeraya, beylerbeyilere.. ilh (yani büyük derebeylerine) bir hisse ayırdıktan sonra bakiyesi, hâsı hümayun namile hazinei Devlete bırakılırdı. Devlet bilâhare bunları istediğine timar veya temlik tarikile yani doğrudan doğruya mülk olarak bahşederdi. Sipahi, icabında ölen veya «cilâyı vatan» eden raayanın topraklarını «kendi tasarruf eder. Kendi çiftin sürer veya ortağa verir… Bu gibi yerlerden el çekip yine tapuya verse caizdir. Bunlar finefsülemir raiyyetlik yerlerdir».5 Mamafih sipahinin, münbit ve verimli olan bir yerin sahibine cebirle «cilayı vatan» ettirerek, o yere tasarruf etmesi o devrin keyfi kaideleri altında pek âlâ mümkündü. Sipahinin bazen çiftini kendi sürmiye mecbur olması, onun içtimaî vaziyetinde bir tahavvülü icap ettirir. Sipahinin vasfı istihsale doğrudan doğruya iştirak etmemek başkalarının sâyesinden geçinmekti. Çiftini kendi süren bu nevi sipahiler her halde fakir sipahilerdi.
Sipahî derebeyliği çerçevesi içinde böylece iki tip köylüye tesadüf ediyoruz. Her ikisinin de sipahiye bağlı olmasına rağmen aralarındaki fark birinin istihsal vasıtalarına sahip olması diğerinin bundan mahrum bulunmasıdır.
Raaya, sipahinin muayyen işlerini de görmiye mecburdu. Raayadan alınan mahsulât için sipahilere anbarlar inşası, bağ olan yerlerde muayyen zamanlarda bağlarda çalışmak, mahsulâtın sipahi anbarlarına taşınması ilh… gibi işler, raayanm angarya mesaisini teşkil ediyordu.
Sipahinin mahsule iştiraki vergi şeklinde cereyan eder. Bunun böyle olmasının sebebi, sipahi derebeyliği rejiminin hukuk münasebetlerinin hususî karakterinden tevellüt eder. Çünkü sipahi, Avrupalı feodal gibi toprakta çalışanın mahsulü üzerinde doğrudan doğruya bir mülkiyet hakkına malik değildi. Halbuki gördüğümüz gibi sipahi rejiminin zahirî şeklinde bir serbestî vardır. Müstahsil zahiren müstakil olarak yaşar. Bunun için müstahsilin mahsulüne ancak vergi tarikile iştirak olunabilirdi. Bu vergi ise tamamen sipahinin elinde kalıyor ve bunamukabil Devlet sipahiden harp vukuunda muayyen miktarda kılıçlı çıkarmasını istiyordu. Köylüden alınan vergiyi ikiye ayırmak lâzımdır: Biri dönüm başına diğeri de mahsulden öşür olarak alınan vergidir. Mahsulün öşrünü almak, zannolunduğu gibi yalnız onda bir almak değildi. Bu nisbet mahalline göre değişiyordu. Rumeli ve Anadolu eyaletlerinde yerine göre mahsulden ikide, üçte, dörtte, beşte, altıda, yedide, sekizde, onda bir olarak hisse alınırdı. Binaenaleyh bazı tarihçilerimiz gibi onda bir alındığını iddia ederek sipahi ile raaya arasında adilâne bir münasebetin bulunduğu zehabına düşmek vakıalarla teeyyüt etmiyor.
Vergilerin içinde isimlerile derebeylik nizamını karakterize eden vergiler vardı: Boyunduruk hakkı, kulluk hakkı, ağalık hakkı, ilh…
***
2- Ruhanî derebeylik.
Bu tip derebeylik, tekkelerin ve dini müesseselerin derebeyliğidir. Devlet veya hususî eşhas tarafından bu müesseselere içindeki köylerile beraber geniş arazinin varidatı vakfedilmişti. Bu müesseselerin başında Bektaşı tekkelerile Mevlevî tekkeleri gelir. Misal olarak yalnız Bektaşi tekkelerini alalım: Osmanlı İmparatorluğunun her yerine yazılmış olan Bektaşi tekkeleri, adetleri yüzler hanesini aşan köylere malikti. Meselâ Mucur kasabasına tâbi Hacı Bektaş kariyesindeki «Bektaşi tekkesi, ehalisi Bektaşi tarikatına mensup 362 köyün vardiatile geçinirdi. Bilâhare bu köylerin adedi hükûmet tarafından muhtelif vesilelerle yirmi dörde tenzil olundu».6 «Aynı mahalde Bektaşi tekkesinin rakibi de vardır. Çelebilik müessesesi Hacı Bektaş tekkesinin rakibidir. Çelebilik müessesesinin, Hacı Bektaş civarında seksen köyü vardır. En uzağı, dört saatlik mesafededir».7 «Evliya çelebi zamanında Merzifondaki Bektaşi tekkesi 365 pare köyün iradile geçinirdi».8 «Hacı Bektaşın kısmen dergâha ve kısmen çelebilere mensup olan ehalisi topraksız ve fakirdir. Bugünkü halile dergâh hakikatta yalnız bir ibadethane olmayıp aynı zamanda iktısadî bir müessesedir. Müstakillen dergâha ait olup bağlarda (Dede bağı, Han bağı) ve dergâhta ve çiftliklerde tesbit olunan hayvan miktarı 105, dergâhın çiftliklerinde (Kütükçe çiftliği, Kaya çiftliği, Kızıl öz çiftliği, İlicik çiftliği) ortakçılarla müşterek olan ağnam ve hayvanat adedi 527, dergâh çiftliklerinde tesbit olunan arazi, tarla, bağ, bahçe, kavaklık, çayır, ağaçlık ve kıraç olmak üzere 4.487 dönümdür. Dergâha ait akarat dört yüzden fazla dükkân, buharla müteharrik un değirmeni, dört su değirmeninden ibarettir… Hacı Bektaş ehalisi bazı iktısadî sebeplerden dolayı babalara ve çelebilik müessesine muğber olmakla beraber tamamen sünniler de dahil olduğu halde hepsi tekkenin nüfuzu manevisi altındadır».9 Bütün bunları mahallinde tetkik etmiş olan Hamit Zubeyir Beyden köylünün iğbirarını mucip olan iktısadî sebeplerin mahiyetini de ayrıca sormuştuk. Hamit Bey ihtilâf mevzuunun köylü arazisinin dergâh çiftliklerine ilhak edilmiş olmasından tevellüt ettiğini söylediler.
Bu bir kaç misal tekkelerin nasıl müstakil derebeyi müesseseleri olduğunu ve topraksız köylü kitlelerinin tekkeler arazisinde asırlarca kölelik ve ortakçılıkla geçinmiş ve hepsinin tekkelerin maddî esaretinden başka bir de manevî esaretini çekmiş olduklarını göstermiye kâfidir. Bu ruhanî derebeylik Osmanlı tarihinde cemiyet münasebetleri tetkik olunurken ihmal edilemiyecek kadar mühim bir mevzudur.
***
3- Serbest derebeylik.
Derebeylik rejiminin bu cephesine imparatorluğun her yerinde tesadüf etmek mümkündür. Bu tarz, devlet tarafından hususî eşhasa malikâne, çiftlik olarak doğrudan doğruya temlik edilen veyahut istilâ edildiği zaman içtimaî müesseseleri aynen ipka olunarak timar usulüne tâbi kılmıyan yerlerde görülür. Serbest derebeyliğin en karakteristik nümuneleri, Bosna, Hersek, Eflâk, Buğdan ve şark eyaletlerinde bulunur. Misal olarak yalnız şarktakileri alalım: Milâdî 1600 de intişar etmiş olan «Ali Ayni» Efendinin kavanin risalesinde şu malûmata tesadüf ederiz: «Eyaleti Diyarıbekir, on bir Osmanlı sancağı ve sekiz ekrat beyi sancağı ve beş hükûmettir. Bu sekiz erkat sancağı hini fetihte gerçi sancak tarikile verilmiştir. Sancak itibar olunur. Lâkin yurtluk ve ocaklık üzre olup azil ve nasıp kabul etmez. Fevt olduktan vali marifetile oğullarına verilir. Harice verilmez. Lâkin sancaklar gibi ebvap ve mahsulâtı tahriri defter olunur. İçinde zeamet vardır. Sefer oldukta zaimleri ve erbabı timari ve alay beğisi ile sancak beyi ve sair sancaklar gibi beylerbeyisile konup göçüp bayrağı altında sefer hizmetin eda ederler. Ferman olan hizmete gelmezlerse, sancağı oğluna veya akrabasına verilir. Ama hükûmetler tahrir olunmamıştır. İçinde zeamet ve timar yoktur. Hakimleri mülkiyet üzre zapt ve tasarruf ederler. Mefruzülkalem ve maktuülkadem olup ebvabı mahsulâtı her ne ise kendileri mutasarrıftır… Mefruzülkalem olan beylere divandan cevap yazılır… Eyaleti Vanda, mülkiye üzere dört hükûmet vardır… Eyaleti Şehri Zorda hükûmet veçhile bir sancak vardır… Livayı Bağdatta berveçhi hükûmet idare olunan iki liva vardır… İraktaki hükümeti ümadiye berveçhi mülkiyet idare olunur.»
Bütün bu tam mülkiyet üzre idare olunan yerlerde (Şimdiki şark vilâyetlerinde) hâlâ izlerini gördüğümüz hakikî toprak köleleği hâkimdi. Osmanlı hükûmetinin zafı neticesi veyahut İrana karşı takip ettiği siyaset icabı olarak buralardaki «Ekrat beyleri»nin arazisi Osmanlı arazi teşkilâtının çerçevesi içine alınmamış ve binnetice koyu bir toprak köleliğine müstenit bir derebeyi nizamı bugüne kadar yaşamıştır. Buralarda Beyin, toprakta çalışan üzerindeki hakkı kat’î ve mutlaktır. Mahsule iştirakin kaideleri filân yoktur. Mahsulü eken, mahsulü ile birlikte beyin mülkiyeti altındadır.
Bu tip derebeylik Avrupa derebeyliğinden de daha geridir. Yukarda bahsettiğimiz Roma, devrinin esaretinden farksızdır.
Bosna-Hersek ve Eflâk-Buğdan derebeyliğinin Avrupa Feodalitesinden farkı yoktur. Oralarda istilâlardan sonra Avrupa Feodalitesi aynen ipka edilmiştir. Hattâ bir çok Avrupa tarihçileri buralardaki feodal nizamının Osmanlı toprak münasbatına müessir olduğu kanaatındadırlar.
Bu makalemizin dar çerçevesi içinde yalnız ana hatlarını statik olarak kısaca göstermiye çalıştığımız Osmanlı derebeylik nizamının tarihî istihalelerini ve bu istihaleler neticesi yaşadığımız devire nelerin intikal ettiğini gelecek makalemizde arıyalım.
1) Kanununnamei Ali Osman. Tarih encümeni mecmuası. İlâve. s. 14
2) Bilâhare Anadoluda başlıyan içtimaî tezebzüpler üzerine İstanbula halk akını başlayınca nüfusun fazlasını çıkarmak usulü kaim olmuştur.
3) Kanunname. Keza.
4) Keza.
5) Keza.
6) Bektaşilerin coğrafî tevezzüü. Edebiyat fakültesi mecmuası C.6. sayı 1. 1928.
7) Hacı Bektaş tekkesi. Hamit Zübeyir. Türkiyat mecmuası C.2. 1928.
Bektaşilerin Coğrafî tevezzüü.
9) Hacı Bektaş tekkesi…
[...] Geçen makalemizde Osmanlı tarihinde derebeylik rejiminin üç tipini tesbit etmiş ve her birinin ayrı ayrı vasıflarını göstermiştik. Bu üç tip şunlardı: Sipahi derebeyliği, Ruhanî derebeylik, Serbest derebeylik. [...]
[...] iki makalemizde (1,2) Türkiyede derebeylik rejiminden bahsederken, mütalealarımızın merkezi sikletini derebeyi [...]