[İsmail Hüsrev Tökin, Millî İktisat Tetkikleri / Ağustos, 1932]
II.
Geçen makalemizde Osmanlı tarihinde derebeylik rejiminin üç tipini tesbit etmiş ve her birinin ayrı ayrı vasıflarını göstermiştik. Bu üç tip şunlardı: Sipahi derebeyliği, Ruhanî derebeylik, Serbest derebeylik.
Tarihimizde derebeylik sistemi zamanla büyük istihaleler geçirdi. En büyük istihaleyi Sipahi derebeyliğinde müşahede ederiz. Bu istihaleler geçen asırın ilk nısfında Osmanlılar devrinde oldu. Diğer tip derebeyliklerde Cumhuriyet devrine kadar bariz bir tahavvül göremeyiz. Osmanlı idaresi bunları aşağı yukarı aynen muhafaza etti. Meselâ Ruhanî derebeylikte, Cumhuriyetin tekkeleri ilga ettiği güne kadar esasa taallûk eder mahiyette bir değişme olmadı. Yalnız Sultan Mahmut zamanında bektaşi tekkelerine mülhak köylerin adedi tenzil edilmek suretile Bektaşi derebeyliğinde kemmî bir gerileme olmuştu. Saltanat idaresinin «Ekradı şecaat nihat» diye hürmet ettiği şarktaki serbest Kürt derebeyliği ise Cumhuriyet idaresine, bilhassa şeyh Sait isyanına kadar haricî şeklini aynen muhafaza etti. Cumhuriyet hükûmeti Kürt beylerinin arazisinin satın alarak köylüye tevzi etmekle serbest derebeyliğin dahilî bünyesinde bir istihaleye sebep oldu ki, bundan ileride bahsadeceğiz. Bosna ve saire zamanla elimizden çıktığı için buralardaki feodaliteyi mevzuubahis etmiye hiç lüzum yoktur.
Osmanlı devrinde Sipahi derebeyliğinde gördüğümüz istihaleyi tevlit eden sebepleri iki kısma ayırmak mümkündür:
1- Malî müzayeka dolayısile timar ve zaametlerin spekülâsyon mevzuu olması.
2- Saltanat merkezinin eyaletler ve vilâyetler üzerindeki otoritesinin yıkılması.
Timarlar üzerindeki spekülâsyon şöyle başlamış ve cereyan etmişti:
A- Büyük ve varidatı çok timar ve zaametler mahlûl oldukça talibine tevcih edilmiyerek hükûmet tarafından mirî mukatıat ilhak olunmıya başlanmıştı.
B- Bir takım timar ve zaametler, sarayı hümayun ağalarına çıraklık olarak veriliyor ve eyalet sipahilerine mahsus dirlikler veziri âzam ile diğer devlet erkânı tarafından kendi mensuplarına ihsan ediliyordu.
C- Bir timar veya zaamet mahlûl olduğu zaman vali ve mutasarrıflar istihkaka bakmıyarak kim fazla rüşvet verirse timarları ona veriyorlardı.
D- Gûya müruru zamanla bazı timarların varidatı pek fazla tenakus ettiğinden kimse talip olmadığı için bunların beratı sepete konulmıya başlanmıştı. Halbuki bunların içinde varidatı pek yüksek ve talibi pek fazla timarlar vardı. Bunlara, vali ve mutasarrıflara mekel olmak üzere «sepet timarı» denilmişti.
E- Bir harp vukuunda vali ve mutasarrıflar, erbabı timar ve zaametin zenginlerinden para alırlar ve bir bahane ile fakirleri götürürlerdi.
«Koçi» bey, risalesinde bu spekülâsyon işlerini şöyle anlatıyor:
«Vüzera… iç halkına mütabeat ve hevalarına muvafakat idüp her ne mürat etseler diriğ eylemez oldular. Anlar dahi nice yüz yıl mukaddem fetholunmuş kariye ve mezreaları birer tarik ile kimin paşimenlik, kimin arpalık, kimin temlik ittirüp ve kendulara tamam ve istiğna geldikten sonra her biri tevabiine nice timarlar ve zaametler ittirüp erbabı seyfin dirliklerin kateylediler». «Aslında ve cinsinde dirlik tasarruf etmiyen şehir oğlanı raaya kısmından bir alay fürumaye ki, bir şeye yaramaz ol makule eşhasa iptida emirlerin rayekân idüp zaamet ve timar mürat idenler, bir günde yüz bin akçe timara istihkak eder oldular. Mahlûlât dahi kanunu kadimin gayri asitanei saadet tarafından verilmiye başlayup erkân ve vükelâ, düşen mahlûlü tevabi ve müteallikatına verip memaliki islâmiyede vâki olan timar ve zaametin güzideleri hilâfı şeri şerif ve mugayırı kanunu münif kimini temlik, kimini arpalık, kimini paşmenlik, kimini havası hümayuna ilhak idüp kimini vakıf ve kimini bedeni sihhatta olan nice kimesnelere tekaütlük üzre verüp bilcümle zaamet ve timar ekâbir mekeli oldu». «Bunun için memaliki mahrusada zaamet ve timarların öşrü nizasız olup madası bilkülliye nizalıdır». «Her adamın elinde on beş yirmi kıta mukarrername vardır». «Böylece timar ve zaamet hali hercümerç olup alup satan belursuz oldu».
Bir Bulgar müverrihi timar usulünün teşevvüş devrinden bahsederken 18inci asırın ortalarında Makedonya’da 25-30 haneli köylerin 18-20 kişiye birden verilmiş olduğunu söyliyor.1 Bu anarşi sipahi adedini de fevkalâde düşürmüştü. Vaktile 100,000-200,000 kişi olan Osmanlı sipahi ordusu 1786 Rus harbinde 20,000 kişiye tenezzül etmişti.
Timar spekülâsyonu Sipahi derebeyliğinin Serbest derebeyliğe tahavvülüne ve Serbest derebeyliğin inkişaf ve ittisaına sebep oldu. Sipahi derebeyliğinde raaya ile sipahi arasında zahiri olmakla beraber bir serbesti vardı. Sipahi, varidatı kendine tahsis olunan arazinin maliki değildi. Sipahiliğin en mümeyyiz vasfı da bu idi. Fakat timar işlerinin karışması üzerine bir çok sipahi ve zaimler bu araziyi kendilerine mülk yaptılar. Mülkiyetlerine geçirdiler. Esasen merkezden timarların mühim bir kısmı ötekine berikine temlik (mülk olarak) suretile ihsan edilmiş ve sipahilik kemmî bir tenakusa uğramıştı. Devlet otoritesi eyaletler üzerindeki nüfuzunu kaybettikçe derebeyler istiklâllerini ilâna ve merkezi tanımamıya başladılar. Mahallî hakimiyetlerini arttırdılar. Yeni teessüs ve eskileri tevsi eden bu serbest derebeyliğe zamanla yeni yeni içtimaî unsurlar da iltihak etmiye başladı. Bunlar mültezimler, muhassiller, voyvodalar, âyanlardı. Devlet, timar ve zaamet olarak kimseye tevcih etmediği hâslarının varidatını mültezimler ve muhassiller vasıtasile tahsil ediyordu. Mültezim mirî arazinin muaccele ve müeccele gibi rüsumu emiriyesini deruhte ve iltizam eder ve buna mukabil devlete maktuan muayyen miktarda para verir ve bu gibi arazinin ihale ve tefvizi hususunda tıpkı sipahi gibi sahibi arz itibar olunurdu. İltizam usulü Devlet varidatını arttırmak maksadile ve ilk zamanlar yalnız Devlete ait hâsların ilzamı suretile Sultan Süleyman zamanında damat Sadırazam Rüstem Paşa tarafından ihdas edilmişti. Bilâhaer büyük zaamet sahipleri de (Büyük derebeyleri) zaametlerini ilzama başlamışlardı. Tanzimattan sonraki mültezimlerle bu mültezimleri birbirine karıştırmamak lâzımdır. İkinci tip mültezim yalnız âşarın tahsili işini üzerine almıştı. Halbuki tanzimatın ilga ettiği birincisi sahibi arzdı.
Muhassil, mirî arazinin varidatını tahsile memurdu. O da bir kaza veya liva dahilinde mirî arazinin ihale ve tefvizi işlerini görür ve sahibi arz addolunurdu. Ayan ve voyvodalar ise, memleketin sahibi nüfuz kimseleri idi. Bunlar mahallî idarî ve malî işlerle meşgul olurlardı. Ahali tarafından seçilir ve bilâhare ahaliye başbelâsı kesilirlerdi. Devlet bunları fermanlı ilân ederek derebeyliklerini tasdik etmişti. Kendilerine «âyanı vilâyet ve iş erleri» diye hitap ederdi. Devlet otoritesi gevşedikçe bütün bu içtimaî anasır taşraları ellerine geçirdiler. İçlerinde köyler ve köylüler bulunan vasi araziye tesahüp ettiler. Köylünün varidatına istedikleri gibi iştirak ettiler. İstedikleri gibi vergiler tarhettiler. Sipahi derebeyliklerindeki istihaleyi tevlit eden bütün bu sebepler de ayrıca büyük ve umumî bir sebebin neticesiydi: Osmanlı imparatorluğu, artık büyük istilâlar devrini yaşamış ve hudutlarda daima mağlûbiyetlerle karşılaşıyordu. İstilâların getirdiği bol ganimet varidatı tükenmiş ve lüzumsuz harpler, israf ve sefahatler büyük masraf kapıları açmıştı. Bunları kapamak için Osmanlı saltanatı ve Osmanlı derebeyliği gözlerini dahile çevirmişti. Kuruyan varidat menbalarına timarlar üzerinde spekülâsyon ve raayanın hudutsuz istismarı tarikile can vermeğe çalışıyordu. Raayanın nasıl istismar edildiğini «Kâtip Çelebi»nin «Düsturülamel» risalesinden (1645) okuyalım:
«Rakımılhuruf bin kırk beş tarihine gelince, on iki sene memaliki mahrusada gezüp ekser kariyeleri harap görüp Şahı Acem memalikinden Hemeden ve Tebriz ülkelerine vardıkta on beş yirmi menzil kadar mesafede bir harap kariye görmek vâki olmadı». «Yirmi seneye karip zamanda taşralar bilkülliye berbat olduğu haddi tevatura ermiştir. Bu telâşın sebebi izaf ve müzaaf tekâliftir. Baisi âzamı odur ki, emanet ehline verilmek ve naehil ve gaddarın hakkından gelinmek lâzım iken cümle menasip (belegan mabelâğ beyü limeniyezit) olup iştira eden melâin istical ile ol maddeden verdiği mali habisi maziyede cem ve gaspla sây üzere iken zaruret behanesile birine dahi bey edüp ol vardıkta dahi ziyade taaddi eder. Raaya fıkarası, taz’if olunan tekâlifi şakke uhdesinden gelemezler iken zalimlerin bu veçhile
taaddisine takat getirüp alem harap olduğuna şüphe yoktur».
Devlet otoritesinin yıkılması vilâyetlere şu manzarayı vermişti: Anadolu ve Rumeli âdeta Tavaifi Mülûk devrine dönmüştü. Meselâ Trabzon ve Lâzistan Tuzcu oğlunun, Diyarbekir ve Harput tarafları Ekrat beylerinin ve Boy beylerinin, Musul Abdulhalil zadelerin, Sürye Şahabilerin, vasatî Anadolu Cabbar zadenin (Çapan oğlunun) İzmir tarafları Kara Osman oğullarının, Balkan ve Tuna havalisi Pazvant oğlunun, Yılık oğlunun, Makedonya Serezli İsmail Beyin, Cenubî Arnavutluk Tepedelenlilerin, Şimal kısmı İşkodralı Mustafa Paşanın, Bolu Hacı Ahmet oğullarının, Kastamoni Tahmisci oğlunun ilh. elinde idi. Yalnız İstanbul ve civarı saltanata tâbi idi. Fakat hakikati halde burası da yeniçerilerle bektaşi dervişlerinin hükmü altına girmişti. Hükûmet Alemdar zamanında bütün bu derebeylerini ve âyanları İstanbula davet ederek onlarla bir ittifak aktetmek zâfını bile göstermişti.
***
Tarihlerimiz Osmanlılarda derebeyliğin bir tasfiyesi devrinden bahsederler. Bu devir Sultan Mahmut devridir. Hakikaten Sultan Mahmut zamanında yukarda isimlerini yazdığımız derebeyleri ve âyanlar tedricen temizlenmişti. Fakat bu temizlik hiç bir zaman derebeylik rejiminin kül halinde tasfiyesi değildi. Devlet içtimaî bir temizlik değil, tamamen siyasî bir temizlik yapmıştı. Zorba ve âsi derebeylerinin yerine uslu ve Devlete muti derebeyleri gelmişti. Derebeylerinin tasfiyesi esnasında beylerin, âyanların, voyvodaların, mültezimlerin ve sairenin ellerinden gayri meşru yollarla edindikleri toprakları alınarak köylüye tevzi edilmişti. Bunların mülkiyetleri aynen muhafaza edilmişti. Şarktaki Ekrat beylerile tekkelerin derebeyliği bu tasfiye işinin haricinde kalmıştı. Tasfiye Şarka kadar uzanmamıştı. Sipahi derebeyliği de 1839′da yeni askerî teşkilât yapılırken ilga olundu ve timar arazisi mirî araziye ilhak olunarak timar sahiplerine maaş bağlandı. Timar toprakları yine köylüye tevzi olunmadı. Hem esasen timar ve zaamet arazisinin pek mühim bir kısmı bu tarihe kadar mülk olarak bir çok kimselere geçmiş ve timarlı adedi pek azalmıştı.
1848′de neşrolunan arazi kanunu zahiren bir ziraî reform gibi görünebilir. Çünkü bu kanunla «Arazii miriyenin rakabesi canibi beytülmale ait olarak ihale ve tefvizi tarafı devleti aliyeden icra olunagelen tarla, çayır, yayla, kışlak ve korular ve emsali yerlerdir ki, mukaddema ferağ ve mahlûlât vukuunda sahibi arz itibar olunan timar ve zaamet eshabının ve bir aralık mültezim ve muhassillerin izin ve tefvizile tasarruf olunurken muahharan bunların ilgası hasebile halen tarafı devleti aliyeden bu hususa memur olan zatın izin ve tefvizile tasarruf olunup mutasarrıfları yedlerine balâsı tuğralı tapu senetleri» (arazi kanunu. madde-3.) verildi. Bu kanunla arazinin idaresi derebeylerinin, voyvodaların, âyanların, mültezimlerin, muhassillerin ellerinden alınarak Devlete veriliyor. Şüphesiz bu bir reformdu. Şahısların toprak üzerindeki keyfî hareketleri refediliyor ve Devlet, toprakların ihale ve tefvizi işlerini üzerine alıyor. Fakat bu kanun bir reform agrer, yani toprakları büyük arazi sahiplerinin elinden alarak köylüye tevzi eden bir idarî müdahalenin teyidi değildi. Bu kanun da evvelki islâhat gibi yalnız zahiri eşkâle temas etmiş, toprak üzerindeki derebeylik mülkiyetini tasfiye etmemişti. Kanunun yaptığı en büyük iş, muhtelif tarihî şartlar altında teessüs etmiş arazi mülkiyetini tesbit ve temin etmekten ibaret kalmıştı.
***
Gelecek ve son yazımızda bünyeye taallûk etmiyen bu haricî istihaleler neticesinde derebeylik rejiminin nasıl bir şekil aldığını ve bu günkü toprak münasebatında eski derebeylikten hangi unsurların kalktığını arıyalım.
1) İ. İvanof. Severna Makedonia. St. 208. Sofia Bulgarca.