[İsmail Hüsrev Tökin, Polemik / Temmuz 1932]

İstanbul Liman Şirketi Müdürü Ahmet Hamdi Bey, yeni neşretmeğe başladığı Kooperatif mecmuasının ikinci sayısında Şevket Süreyyanın beş numaralı Kadroda çıkan “Plan mefhumu hakkında” isimli yazısını tenkit mevzuu olarak almıştır. Şevket Süreyya kampta bulunduğu için bu tenkide bizzat cevap veremiyecektir. Kadronun tezlerinden birini alâkadar eden bu tenkide verilecek cevabın gecikmesini de muvafık bulmadık. Hamdi Beyle biz konuşacağız. Şevket Süreyya avdetinde veya ilerde lüzum görüldüğü takdirde bu meseleye tekrar avdet edecektir.

***

Şevket Süreyya Plan makalesinde nelerden bahsetmişti? Kısaca bunlar üzerinde duralım:

1- Makale, planın tekniğini yani tatbikî meselelerini değil felsefesini, yani plânın telâkki tarzını münakaşa eden bir yazıydı. Orada biz, planlaşmak zaruretinin nasıl her defasında muayyen bir cemiyet hareketinin muhassılası yani mevcut cemiyet münasebetlerile istihsal kuvvetleri arasındaki tezadın tasfiyesi temayülünden doğan ve bu itibarla her defasında mevzuu bahis cemiyete göre değişen bir hadise olduğunu görürüz. Bu itibarla Şevket Süreyyanın yazısı yalnız sosyolojik bir tahlilden ibarettir. Planın tatbikatına müteallik meseleler ise, böyle bir makalenin mevzuu olmaktan ziyade bir plan dairesinin neşredeceği bir teknik mecmuada yer bulabilir.

2- Binaenaleyh planın tekniği değil de felsefesi mevzuu bahsolunca akla şunların gelmesi gayet tabiidir:

a- Planı bilfiil tatbik eden Sovyet Cümhuriyetlerinin plan telâkkisi.

b- Plana geçmek temayülünü gösteren Avrupanın plan telâkkisi.

c- Planı inkılâbının mühim şartlarından biri addedilen millî kurtuluş Türkiyesinin plan telâkkisi.

Nitekim Şevket Süreyya da ayni şekilde hareket ederek bu memleketlerdeki planlaşma XXX içtimaî zaruretlerine temas etmiş ve bunların vasıflarını ayrı ayrı göstermiştir. Fakat bütün bunları yaparken sadet haricine çıkarak planın teknik meselelerine girmemiş, işin sadece telâkki sahasında kalmıştır. Bu üç cephenin karakteristiğini şöyle yapmıştır:

a- Bize planı bilfiil tatbik eden Sovyet Cümhuriyetlerinde plan mefhumu üzerinde mevcut iki esaslı fikir cereyanını tanıtmıştır:

1- Müvazene taraftarları. 2- Direktif taraftarları. Şevket Süreyya bu iki cereyanın her ikisini ayrı ayrı izah ettikten sonra, Sovyet zimamdarlarının yaptığı gibi direktifi müvazeneye tercih etmemiş, her iki görüşün haklı ve özlü tarafları olduğunu söylemiştir: “Rus Sosyalist cemiiyetinin bugünkü keyfiyeti düşünülünce, her iki noktai nazarın kendi bakımından doğruluğunu müşahede etmemek kabil değildir. Aşikârdır ki, yeni Rus cemiyeti, eski cemiyetin şartlarından uzaklaştıkça ve eski cemiyetin unsurlarından bünyesini kurtardıkça, orada insanın cemiyetin kör kuvvetlerine karşı olan tâbiiyeti gittikçe azalacaktır. Fakat bu eski şartların ve unsurların yaşayabildiği müddetçe ve yaşayabildiği nisbette, plân mefhumunun, cemiyetin seyrine tam ve kayit ve şartlarla fazla mukayyet olmadan bir müdahale ediş şeklinde alınamıyacağı da aşikârdır.

a- Avrupada planlaşma fikrinin en büyük nazariyecisi olarak Prof. Werner Sombart’ı görüyoruz. Şevket Süreyya Sombart’ın plandan ne anladığını kısaca izah ediyor ve bu büyük hocanın kapitalist şartlar içinde nasıl planlaşma imkânları aradığını anlatıyor. Ve Türkiye millî kurtuluş davası bakımından Sombart’ta kıymetli olan noktalara nazarı dikkatimizi çeviriyor.

2- Şevket Süreyya, Türkiye için planı tanzim olunmuş bir iş birliği olarak almıştır.

Hamdi Bey, Şevketin, planı, tanzim olunmuş bir iş birliği şeklinde göstermesinde yeni bir şey bulmıyor. Halbuki, bizce bu birlik bir çok yeni şeyler ve bir çok değişen şeyler ifade eder.

Şevketin kasdettiği plan bir sosyalist plan değildir. Yani cemiyette mülkiyeti tasfiye ederek istihsal vasıtaları üzerinde içtimaî mülkiyeti tesis eden bir nizamın iktisat planı değildir. Millî kurtuluş hareketlerinin böyle bir davası yoktur. Büyük sermayenin kâr zihniyetiyle muayyen istihsal branşlarını kartelleştirmesi veya tröstleştirmesi şeklinde de bir teknik plan millî kurtuluş hareketlerinin mevzuu olamaz. Birincisinde şahsî mülkiyetin tasfiyesi, ikinciside millî menfaatler zararına şahsî mülkiyetin takviyesi vardır. Birincisinde faktör amele sınıfıdır. İkincisinde şahsi sermayenin kâr temayülüdür. Şevket Süreyya makalesinde bu iki tarz planlaşma hareket ve temayülünü şiddetle reddetmiştir. Şevket diyor ki: “Avrupada modern tekniğin daha ilk inkişaf hamlelerinde, kendi millî sanayiinden mahrum kılınan ve Avrupada modern tekniğin daha ilk inkişaf aninden itibaren mahkûm kılındığı yarı müstemleke şartları içerisinde, geri, iktisaden tâbi ve pasif bir iptidaî memleket hayatı geçirmiş olan Türkiyede büyük istihsal vasıtaları üstünde başka memleketlerde doğan keskin sınıf tezatlarını, geniş iktisadî menfaat mücadelelerini hülâsa plansız bir cemiyet nizamının, planlı bir cemiyet şekline istihalesini zarurî kılan büyük istihsal anarşisini görmeyiz.” Binaenaleyh bugünkü millî kurtuluş şartları içinde plan işi Türkiyede tamamen başka bir mâna ifade eder. Türkiyedeki planlaşma fikri ne münkeşif istihsal kuvvetlerile (teknikle) mevcut istihsal münasebetlerinin bir sınıf lehine tasfiyesi zaruretinden, ne de büyük şahsî sermaye menfaatlarının inhisarcı temayüllerinden gıdasını alır. Müstemlekeciliğe karşı bir isyan olan millî kurtuluş hareketlerinde planı, hem millî bünye içinde ileride doğabilecek veya mevcut tezatları, milletin yüksek menfaatleri namına tasfiye ve hem de bütün millete şamil bir iş birliği yani bir iş iştiraki temin etmek davası olarak anlamalıyız. Bu iş birliğinin tesisinde iktisadî hayata müdahale eden ana faktör, devlettir. Şevket Süreyyaya göre devlet: “On dokuzuncu asır Avrupası için tamamen meçhul olan ve o asırın şartlarile hakikaten kabili telif olmıyan, tesahüp ve idare edici bir iktisat faktörü halinde yeni Türk cemiyetinin seyrini istikametlendirecektir.” Fakat bu devlet, ne bir Sosyalist nizamda, ne de bir kapitalist rejimde olduğu gibi her hangi bir sınıfın değil, milletin menfaati namına konuşacaktır. Şevket Süreyya bunu şöyle ifade ediyor: “Tekniğin müterakki bulunduğu memleketlerde bazan bir ihtilâli, bazan katastroflarla müterafik bir bünye istihalesini ifade eden plânlı cemiyet mefhumu, bir millî kurtuluş hareketi yaşıyan Türk cemiyetinde tezatsız ve mücadelesiz bir cemiyet doğuşunun, mes’ut bir kurtuluşun ifadesidir.” Fakat Hamdi Bey bu telâkkiye itiraz ediyor: “Bu planla Avrupanın gitmiş olduğu yol arasındaki fark, bu işlerde şahsî sermaye yerine hâkim, faktör olarak devleti ikame etmekten ibarettir.” diyor. Hamdi Beyin bu itirazında bir içtimaî görüş noksanı seziyoruz. Devleti hâkim bir faktör olarak almak esasen başlı başına büyük bir fark ifade etmez mi? Devletin istihsale müdahalesi, vereceği içtimaî neticeler itibarile yep yeni bir şeydir. Bu yeni tip devleti, bir taraftan tekniğin başı boş inkişafından mütevellit içtimaî tezatlar üzerinde baskı, diğer taraftan millî iktisadiyatı yüksek teknik vasıtalarla teçhiz eden fakat bu teçhiz işini millî iktisadiyatın belkemiğini teşkil eden istihsal branşlarının plânlaşması bakımından kendi mülkiyeti altında der’uhte eden bir teşekkül olarak kabul etmek lâzımdır. Memlekette iş birliğini, iş iştirakini yani millî menfaatler namına tanzim edilmiş işi, bu tip devlet temsil edecektir. Şunu da kaydetmeden geçmiyelim ki, Şevket Süreyyanın: “Millî iktisat nizamının menfaatlerine taaruz etmiyen ve cemiyet içinde hâkim tezatlara meydan vermiyen iktisadî teşebbüslerin bu hâkim faktörün (yani devletin) gölgesi altında yaşayabileceğini” söylemesinden maksadı, bugünkü küçük köylülüğün ve küçük teşebbüslerin haiz oldukları atomik karakterden dolayı bunların plan içine alınamıyacaklarını tebarüz ettirmektir. İstihsalâtı ve piyasaya iştiraki bir türlü hesaba gelmiyen küçük küçük teşebbüslerin derhal plana giremiyeceği aşikârdır. Devlet, millî iktisadiyatın seyrine istikamet veren bir faktör olarak inkişaf ettikçe bunlar iktisat planının tâbi umurları haline gelecek ve kendi bünyelerinin zarurî olarak taşıdığı tezatlar, devletin iktisat plânı içinde tedricen keskinliğini kaybedecektir. Binaenaleyh millî kurtuluş hareketlerinin iktisat planı bir sosyalist iktisat planı olamıyacağı için, Sovyet iktisadiyatında gördüğümüz spesifik kanuniyetlerin vücudüne millî kurtuluş iktisadiyatında tesadüf etmemize imkân olmıyacaktır.

Sosyalist iktisadiyatının icaplarından gelen bir kuvvetler müvazenesi fikri de millî kurtuluş iktisadiyatında münakaşa mevzuu olarak kendisine yer bulamıyacaktır. Millî kurtuluş hareketinin iktisat plânında ancak Türkiyenin kendi şartlarından doğmuş ve bu harekete hâs kanuniyetler bulunabilir.

Hamdi Bey planın Türkiye için bu tarzda telâkkisini çok mahdut görüyor ve Türkiye iktisadıyatında bir planlı cemiyetin kuvvetler müvazenesini ve bunun için hesabını soruyor. Hamdi Bey Türkiye için bir sosyalist iktisat planını ve bunun icap ettirdiği kendine mahsus bir kuvvetler müvazenesini hakikî ve yegâne bir iktisat planı telâkki ederek bunu Şevket Süreyyanın makalesinde arıyorsa, bunu ne o makalede ve ne de ileride bulamıyacağını kendisine şimdiden söyliyebiliriz. Bunun için Hamdi Bey şu süali tevcih etmemeliydi:

Şu halde hani yukarda planlı bir cemiyet nizamında, muharririn söylediği kuvvetler müvazenesi ve bunun ince hesabı? Hani bir millî iş birliği?

Hamdi Bey Şevket Süreyyanın yazısında yalnız plan telakkisinin ve bunun prensiplerinin verilmiş olduğunu ve bunun haricinde plâna ait her hususun mevzu dışında bırakıldığını kabul ederse, o zaman yazıda her lâzım olanın söylenmiş olduğunu kolaylıkla görür.

Hamdi Bey, plan mefhumu hakkındaki fikirlerin sekiz sahifeye sığmadığını söylüyor. Biz de ayni kanaatte olmasaydık, plan telâkkimizi izah edecek olan “Planlı Türkiye” ismindeki bir cildin telfini Doktor Vedat nedime havale etmiş olmazdık.

***

Hamdi Beyin makalesinde kendisile aramızda bazı iktisat ıstılahları ve mefhumları üzerinde bir mutabakat bulunmadığını gördük. Bu mutabakatsızlık Hamdi Beyi kullandığımız ıstılahlara başka manalar vermeğe sevketmiştir. Esasen Şevketin makalesi üzerindeki sui tefehhümler de buradan geliyor. Bunlar üzerinde bir parça tevakkuf edersek Hamdi Bey arkadaşımızla aramızda ihtilâf kalmıyacağını zannediyoruz:

Şevket Süreyyanın makalesinde bahsettiği spesifik kanuniyetlerle kuvvetler müvazenesi ayni şey değildir. Bunlar ayrı ayrı manalar ifade eder. Spesifik kanuniyetler, Sovyet iktisadiyatında mevcut olan kanuniyetlerdir.. Kuvvetler muvazenesi ise bir kısmı plancıların bu kanuniyetlere göre bir müvazene tesisi için ortaya attıkları bir taleptir. Binaenaleyh biri mevcut olandır. Diğeri de olması lâzımgelendir. Spesifik kanuniyetler, başka cemiyetlerde olmayan kanuniyetlerdir. Meselâ plansız bir cemiyette istihsal münasebetleri ferdiyetçi ve liberal esaslar dahilinde insiyaki bir tarzda teessüs ettiği halde planlı cemiyette bu münasebetler Sovyet Rusyadaki proleterya devletinin iradî müdahalesi altındadır. Binaenaleyh planlı cemiyetin hareketindeki kanuniyetler, plansız cemiyetin hareketindeki kanuniyetler, plansız cemiyetin hareketindeki kanuniyetlerden farklıdır. Şevket Süreyya kanunla kanuniyeti karıştırmış değildir. Kanun statik, kanuniyet dinamik bir mana ifade eder. Kanun sebeple neticenin alâkasıdır. Kanuniyet ise bu alâkanın zaman dahilindeki seyridir. Şevket “Hadiselerin zincirlenmesi” derken kanunu, dinamik manada kullanmıştır.

***

Hamdi Bey, Şevketin planlı cemiyetle plânsız cemiyetteki buhranların karakterine ait fikirlerine temas ederek diyor ki: “Muharrire nazaran kapitalist cemiyetlerde fazla istihsalden doğan buhranlar, yeni Rusya cemiyetinde istihsal kifayetsizliğinden husule gelebilir. Bu tabir de izah edilmeğe muhtaçtır. İstihsal kifayetsizliği, az istihsal mi, yoksa istihsal planının tanzimindeki yanlışlık mı, yoksa kuvvetler müvazenesinin bozulması mı? Yoksa bunlardan başka bir şey mi? Muharrir kapitalist cemiyette buhranın sebebini fazla istihsal olarak gösterdiğine nazaran Sosyalist bir cemiyete de istihsal kifayetsizliğinden, noksan istihsali kasdetmiş olacaktır. Noksan istihsal, az çalışmaktan yahut fena plan yapmaktan olur. Bu takdirde buhran kapitalist cemiyette olduğu gibi rejimin zarurî ve mukadder bir neticesi değil, belki yanlış ve beceriksiz tatbikinden neş’et eder. Birincisi ile ikincisi arasındaki fark şudur ki, kapitalist cemiyette buhran gayri kabili içtinap bir şey iken planlı bir cemiyette önlenecek bir şeydir. Planlı bir cemiyette istihsal kifayetsizliğinden bir buhran husule geleceğini kabul edersek, ayni cemiyette bir fazla istihsal de olabilecek demektir.

Biz bir istihsal fazlasından ne anlıyoruz? Bize göre istihsal fazlası, teknik değil tamamen içtimaî bir mana ifade eder. Bu tabirle, kapitalist cemiyette istihsal münasabetlerinin anarşik ve plansız olduğunu anlarız. “İstihsal fazlası” tabiri adeta bir remzdir. Bu tabirden fabrikaların ihtiyaçtan fazla istihsal yaptığı manası çıkarılmamalıdır. Esasen buhranı, teknik bir istihsal fazlasından mütevellit addetmek hem bugünkü hem de harpten evvelki vakıalara uymayan bir hüküm olur. Cemiyette istihsal fazlası olduğu iddia edildiği zamanlar, bir çok halk kitlelerinin sefalet içinde bulunduğu görülmüştür. Bugün de ayni hadiseyi görmüyor muyuz? Bunun için istihsal fazlası veren cemiyet dediğimiz zaman bütün cemiyet münasebetlerinin ferdiyetçi ve liberal esaslar dahilinde ve fertlerin iradeleri haricinde teessüs ettiği cemiyeti, plansız cemiyeti anlarız. Şevket Süreyyanın makalesinde istihsal fazlası tabiri bu itibarla bir içtimaî kategori1 olarak kullanılmıştır.

Bir istihsal kifayetsizliğinden ne anlıyoruz? Planlı cemiyette istihsal münasebetleri evvelden tanzim edilmiş bir plana göre ve fertlerin iradeleri haricinde değil, fertlerin iradelerile idare olunur.

İstihsal fazlası remzile ifade ettiğimiz plânsızlık ve anarşi bu cemiyette yoktur. Binaenaleyh istihsal kifayetsizliği de bu cemiyette bir plânsızlığın neticesi değildir. İstihsal kifayetsizliği, cemiyetle tabiatın teknik münasebetini ifade eden bir kategoridir. İnsan tabiata ne kadar az tehakküm ediyorsa, yani teknik ne kadar az münkeşif ise, bir istihsal kifayetsizliği de o kadar mümkündür. Meselâ bir kuraklığın yediği bir senelik pamuk mahsulünün mensucat sanayiinde tesirini göstererek sanayile ziraat arasında bir ademi tevazün (bir istihsal kifayetsizliği) husule getireceği aşikârdır. İstihsal kifayetsizliği bir teknik sebepten tevellüt eder. İnsan buna tekniğin inkişafı nisbetinde mani olabilir. Halbuki istihsal fazlası bir cemiyet anarşisinden gelir. İnsan bunun önüne cemiyetin kuruluşunu değiştirmekle geçebilir. Binaenaleyh beceriksizlik planlı cemiyette nisbî bir şey ifade eder. Bir senenin beceriksizliği gelecek sene o senenin tecrübesile telâfi olunabilir.

Kadro muharrirleri ne harpten evvelki, ne de harpten sonraki buhranları teknik bir istihsal fazlasının eseri addetmişlerdir. Hâkimiyetteki ve Kadrodaki yazılarımızda ilk defa tarafımızdan tebarüz ettirilmiş olduğu gibi bugünkü buhran, cihan iktisadiyatındaki bir bünye tahavvülünden mütevellittir. Bu bünye tahavvülünün başında millî kurtuluş hareketlerinin kuvvetlenmesile bir çok millî pazarların garp sanayiine kapılarını kapaması gelir. Cihan iktisadiyatında harpten evvelki vahdet kalmamıştır. Bugün dünya, mücadele eden üç büyük zıt karargâh halindedir: Bir tarafta empteryalist devletler, diğer tarafta müstemlekeciliğe karşı millî kurtuluş cidalinde bulunan memleketler, bir diğer tarafta da Sosyalizm için mücadele eden Sovyetler. Binaenaleyh dünya buhranının seyrini tayin eden amilleri bu üç karargâhın mütekabil münasebetlerinde aramak lâzımdır. Halbuki Hamdi Bey, bizim bu noktayı görmemiş olduğumuzu farzederek diyor ki: “Avrupadaki sanayi buhranına amil olan Avrupa-amelesi veya patronu, değil, fakat Rusya ve Türkiye çiftçisi ve müstehliki derseniz hadiseyi biraz daha hakikate yakın şekilde ifade etmiş olursunuz.

***

Şevket Süreyya makalesinde, tekniğin alabildiğine inkişafından bir çok içtimai uygunsuzlukların tevellüt ettiğini söylemişti. Hamdi Bey arkadaşımız itiraz ediyor: “Şevket Süreyya Bey de çok iyi bilir ki, Rus ihtilâli tekniğin alabildiğine terakki etmesinden neş’et etmiş bir ihtilâl değildir. Ve tekniğin alabildiğine terakki etmesinden ise doğacak olan şey, ihtilâl değil, buhrandır. Buhranın ise, mutlaka ihtilâli doğurmıyacağı da hadiselerle malûmdur. Rus ihtilâli nasıl tekniğin alabildiğine terakkisinden doğabilir. Rusya tekniğe ihtilâlden evvel değil, ihtilâlden sonra kavuşmuştur. Ve tekniğin beynelmilel mikyasta alabildiğine inkişaf etmiş olması hadisesi de ihtilâlden evvel değil, yine ihtilâlden sonradır. İtalyaya gelelim: Burada devletin iradî müdahalesi, tekniğin alabildiğine ilerlemesile zerre kadar alâkadar değildir. Çünkü İtalyada teknik bu müdahaleden evvel ve hattâ sonra böyle bir müdahaleyi intaç edecek şekilde ilerlemiş değildi. Tekniğin fevkalâde telakki ettiği yerler, Almanya, İngiltere, Amerika gibi memleketlerde ve buralarda olan ne ihlilâl, ne de idarî müdahale değil, fakat yalnız buhrandır. Teknikte, İngiltere ve saireye nazaran çok geri olan Rusya ve İtalyada ise ihtilâl veya idarî müdahale olmuştur. Bir inkılâp hareketile kendi nevinden bir cemiyet müdahalesi yapan Türkiyeye gelince, bu müdahaleyi tekniğin terakkisile alâkadar görmeğe ise hiç imkan yoktur…. Arkadaşımızın makalesinde zayıf ifade edilmiş olduğunu gördüğümüz noktalardan biri de gerek Avrupanın sanayi memleketlerindeki buhranlar, gerek Rusya ve bizim gibi memleketlerdeki ihtilâl ve inkılâpların, bu memleketlerin kendi içlerindeki hadiselerle izah ediyormuş gibi gösterilmesidir. Halbuki, ne Avrupanın sanayi memleketlerinin düştükleri buhran ne de yüksek teknikten mahrum, olmuş Rusya gibi memleketlerin geçirdikleri ihtilâl kendi hudutları ve millî bünyeleri içindeki hadiseler ve tekniğin başı boş inkişafı ile izah edilemez. Avrupanın buhranı, kendi içlerinde keskin sınıf mücadeleleri ve tekniğin plansız inkişafile değil, fakat beynelmilel mikyasta tezatları çok bariz olan Rusya gibi, bizim gibi memleketlerdeki hareketlerle ve dünya mikyasına göre izah olunabilir. Bu tezatlar, böyle millî mikyasta tezatların büyümesi ile değil fakat beynelmilel mikyastaki tezatların büyümesi ve genişlemesi hadisesile izah olunabilir.

Hamdi Bey arkadaşımız bu satırları yazar iken bir noktayi hatırlamamış gibi görünüyor. Şevket Süreyya, evvelki sene mahdut miktarda teksir ettiği Kadro ve İnkılâp broşüründe ve tab’ı bitmek üzere olan Kadro ve İnkılâp kitabında ve hakimiyetteki bir seri yazılarında bu husustaki fikirlerini etraflıca izah etmişti. Misal olarak tab’ı bitmek üzere olan ve ilk matbu formaları elimizde bulunan Kadro ve İnkılâp kitabından bazı cümleler alalım: “Evvelce bir inkılâbın karakteri münhasıran o inkılâbın cereyan ettiği memleketin siyasî ve iktisadî vaziyeti ile izah edilirdi. Şimdi bu izah kâfi değildir. Artık bir memekette inkılâbın seyrini yalnız o memleketin değil, onunla alâkadar bir kısım memleketlerin iktisadî vaziyeti ve cihanın umumî gidişile izah etmezsek rüyet ufkumuz gayet dar kalır. Şimdi her memleket cihan iktisat ve cemiyet zencirinin bir halkası halindedir. Binaenaleyh şimdi bir memlekette meydan alan her hangi bir inkılâbı yalnız o memleketin kendi bünyesinden gelen şartların neticesi gibi değil, cihan iktisat sistemindeki tezatlardan birinin şu veya bu sebeple o memlekette keskinleşmesi ve infilâk etmesi şeklinde görmek lâzımdır.” Diğer bir sahifeyi açalım: “Türk inkılâbı, tekniğin süratle ve muayyen mıntakalarda merkezleşmesi karşısında gittikçe müstemlekeleşen ve gittikçe istiklâlini kaybeden bir yarı müstemlekenin kendini hakirleştiren bütün iktisat ve siyaset sistemlerine karşı tek başına ve bizzat kendi müstakil tekniğini yapmak için kıyamıdır.” Bir cümle daha “Memleketimizin geri tekniğine ve iktisat şartlarımızın iptidaî manzarasına tekniği ve tezatsız bir iktisat nizamına sahip olma cehtinin bir ifadesi binaenaleyh muasır liberal iktisat ve cemiyet nizamına karşı bir isyanıdır.” Şevket Süreyyanın makalesinde bu kanaatlere zıt bir fikir yoktur. Plan makalesini okuyan bunu vüzuhla görür.

Rusyadaki ihtilâl beynelmilel bir tezadın mahsulüdür. İtalyadaki Faşist hareketi, beynelmilel bir tezadın bu memleket dahilinde tevlit ettiği içtimal sarsıntılara karşı bir reaksiyon hareketidir. Millî kurtuluş hareketleri müstemlekeciliğe karşı bir isyandır. Amerikada ve İngilterede ihtilâl olmamasının tarihî sebepleri başkadır: Bunlar evvelâ müstemlekecidir. Burada amele sınıfı müstemlekelerden gelen kâra iştirak eder. Binaenaleyh amele sınıfının bile muayyen tabakaları emperyalizmin bakasında menfaatini görür ve müstemlekeleri kaybettirecek her hangi bir ihtilâl hareketine taraftar değildir. Saniyen bunları kapitalizmin iyi muhafaza edilen metin kaleleridir.

Hamdi Bey, tekniğin alabildiğine harpten sonra inkişaf etmiş olduğunu söylemekle vakıalarla tezada düşmüş oluyor. Meselâ bugün bulunduğu seviyeyi muhafazaya çalışan ve yalnız talî unsurları üzerinde teknik yenilikler yapan muazzam metalurji, harpten evvelki devrin mahsulü değil midir?

***

Hamdi Bey, tekniğin alabildiğine harpten sonra inkişaf etmiş olduğunu başı boş inkişafı, metropollerle müstemlekeler meselesi, buhran meselesi, ilh.. hakkında Hamdi Bey noktai nazarlarımıza o kadar vakıftır ki, Hakimiyeti Milliyede ve Kadrodaki neşriyatımızla bir kül halinde ilk defa bizim tarafımızdan ortaya atılmış olan bu davaların plan yazısı vesilesile bizden yeniden izah edilmesini istemesi, adeta bizi kendi kanaatlerimize zıt bir vaziyet almış olmakla ittiham etmek gibi bir iştir. Bu tarzda bir ilzam tekniği, orijinal olmakla beraber Hamdi Bey de kabul ederler ki, fikir meselelerinde patenta tertibalı almadan bundan böyle şifahen hiç bir şey görüşmemek gibi acaip bir netice verebilir.

Hamdi Bey bu cevabımızdan yazısını fena telâkki etmiş olduğumuz manasını çıkarmamalıdır. Biz Hamdi Beyle hem konuşarak hem yazışarak güzel münakaşalarda bulunmağı her zaman severiz.

1) İçtimaî kategori, içtimaî münasebetlerin nazarî ifadesi demektir.