[İnkılâbın İdeolojisi, Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932]

Bir cemiyetin kudreti, o cemiyet içindeki kuvvet unsurlarının âtıl haline göre değil, hareket haline göre hesap olunur.

Kendi çalışma ve yaratma kudreti tam tezahürünü bulamamış ve enerjisi kanında mahpus kalmış bir insandan, daha çaresiz bir mahlûk tasavvur olunabilir mi? Bir insanı hakirleştiren, bir insanı bizzat kendi nefsine karşı yıkan ve kıymetsizlendiren bu enerji ihtibasının, bir millet hacmini ve eb’adını alması ise âdeta muazzam bir ıstırap olur.

Üstünde yaşadığı tabiat maddesinin her mesamesinden bir kıymet unsuru intişar eden, fakat bir türlü işlenemiyen, bir türlü mağlûp edilemiyen bu vahşi maddenin üstünde kabiliyetini bir «sır» gibi gezdiren bir milletin bütün davasını bir tek kelimede ifade etmek kabildir: İş hasreti. Read the rest of this entry »

Harpsonu matbuatını iki ana gruba ayırabiliriz:

Kazanç matbuatı,

İnkılâp matbuatı.

Kazanç matbuatı için, gazete çıkarmak, her hangi bir dükkân veya fabrika açmak gibi bir «iş»tir.

Kazanç matbuatında gazete, dükkânda satılan mal veya fabrikada yapılan eşya gibi yalnız kazanç için bir «vasıta»dır.

Kazanç matbuatı, piyasada tutunabilmek için geri, fakat kalabalık kütlenin seviyesine ve zevkine düşmek, onun sevki tabiîlerini istismar etmek ve hattâ halkın fikir ve şahsiyet sahibi kısımlarının seviyesini de bu kalabalığın seviyesine indirmek cehdindedir.

Onun için, bir memleketin kazanç matbuatı, ne derece basit, hafifmeşrep, şahsiyetsiz, iptidaî ve cür’etli ise, o memleketin okuyucu kalabalığının irfan ve kültür seviyesi de o kadar sathileştirilmiş demektir. Read the rest of this entry »

[Kronikler, Burhan Asaf Belge / Ağustos, 1932]

İstanbul Darülfünununun ıslahı hakkında İsviçreli mütehassıs M. Malche bir rapor vermiştir.

Bu raporun metni, şu ana kadar, bizim gibi bütün memleketin de meçhulüdür.

Alâkadar makamların bu tarzda hareket etmelerinde bir isabet bulunması ihtimalini red eylememekle beraber, memleket davaları hakkında mütalea beyan etmeğe davet olunmuş mütehassısların vardıkları hükümlere bütün memleketin birden ve zamanında muttali olmasında, şüphe edilmesin ki, büyük bir fayda vardır. M. Malche, çok doğru yahut çok yanlış, çok kıymetli yahut çok kıymetsiz bir rapor vermiş olabilir. Hatta böyle bir rapor, Darülfünun hakkında değil de «Türk süngerciliği»ne ait bulunmuş olsa dahi, doğru olup olmaması neşrinden sonra tesbit edilebilecek bir keyfiyettir. Kaldı ki mütehassısın Darülfünun raporu ancak teknik bazı mütalea ve hükümleri ihtiva edebilir. Çünkü milletin ayni zamanda manevî bir müessesesi olan Darülfünunun manevî ıslahı hakkında hiçbir yabancı mütehassısın mütalea be­yan etmesine imkân olamaz. İnkılâp safhasında bulunan bir millet camiasına en uygun gelecek bir Darülfünun, Avrupa’daki nazirlerinin en iyi bir kopyesi değil, inkılâp davasının en seri ve en tam bir şekilde tahakkukuna yardım edecek, belki de bambaşka evsafta ve muhakkak ki yepyeni bir ilmî görüşle mücehhez bulunacak olan bir hareket ocağı olacaktır. Read the rest of this entry »

[Başyazı / Ağustos, 1932]

Türkiye’de halledilmesini bekliyen bir tütün, bir afyon meselesi olduğu gibi bir de üzüm meselesi vardır. En mühim ihracat mahsullerimiz gibi üzüm de satış imkânsızlıkları ile karşılaşmaktadır. Fakat bütün bu imkânsızlıklar tıpkı diğer mahsullerimizde olduğu gibi bir organizasyon fıkdanından doğmaktadır. Meselâ üzümcülükte harpten evvel piyasayı dikte etmek vaziyetinde bulunan Türkiye bugün bu hâkim mevkiini tamamen kaybetmiştir. Bu piyasayı kaybetme keyfiyeti hem istihsalinin hacmi hemde satış imkânları noktai nazarındandır.

Bazı rakamlara bakalım: Read the rest of this entry »

[Şevket Süreya Aydemir, Polemik / Ağustos, 1932]

Azizim Nurullah Ata Bey:

İtalya’da vaktile her biri bir hükûmete payıtahtlık etmiş on iki şehir varmış ki, bu on iki şehir üstünde Roma, «tek İtalya» harsının ve tefekkûr sisteminin, maddî ve manevî tefevvukunu tesis edebilmek için hâlâ mücadele eder dururmuş!

Bir devlete siyasî merkez olmanın bir şehre temin ettiği ufuk ve idrak genişliğinden mahrum kalan bu on iki şehrin, rejiyonal binaenaleyh dar – fakat hâlâ yaşıyan fikir ve kültür hareketlerine karşı, Roma’nın, ufuk ve idrak genişliğinden gelen tefevvuk mücadelesini tabiî görmek lâzımdır. Çünkü bugünkü Floransa ve bu günkü Venedik, hiç şüphe yok ki, artık, on iki ve on birinci asırların Venedik’i ve Floransa’sı değildir.

Kurunuvustada Avrupa’nın, hemen bütün şehirlerine karşı, asırlarca zanaat ve para hocalığı eden, Floransa şimdi sadece, bir (eyalet şehri)dir. Bugünkü Floransa, ne bir Machiavel, ne bir Mikel-Anj yetiştirebilir. Venedik te öyle değil mi? Read the rest of this entry »

[Burhan Asaf Belge, Polemik / Ağustos, 1932]

Dr. Ettora Rossi, – Giornale di Politica e di Letteratura, da- (Politika ve edebiyat gazetesi)nde Türkiyenin millî kurtuluş inkılâbı hakkında ufak bir tetkik neşretmiştir. Doktorun, Türk dostu olduğu, inkılâbımıza tahsis ettiği cemilekâr sözlerden anlaşılıyor. Şu var ki, millî kurtuluş hareketinin tetkik ve tahlili işinde, bütün esas noktaların üzerinden kayarak noksan ve hatalı bazı hükümlere varmakla, bizi İtalyan münevverlerine ve İtalyan inkılâpçılarına fena takdim etmiştir. Bunun sebebi ise, millî kurtuluş inkılâbımızı, tarihî bir seyrin tabiî ve ahenkli bir neticesi olarak alacağına, bizim günlük matbuatımızda çıkan bazı münferit yazılardan istifade etmesi ve bir de inkılâbımızın hususiyet ve sahsiyetini, onu faşist inkılâbı ile mukayese edarek tayine çalışmasıdır.

Filvaki, Dr. Ettora Rossi, bazı Türk muharrirlerinin de düştükleri hatadan kurtulamıyarak, inkılâbımızı sadece «garplılaşma» hareketi diye vasıflandırdıktan sonra irtibatsız olarak, onun muhtelif ânâtını saymaktadır: Read the rest of this entry »

[İsmail Hüsrev Tökin, Millî İktisat Tetkikleri / Ağustos, 1932]

II.

Geçen makalemizde Osmanlı tarihinde derebeylik rejiminin üç tipini tesbit etmiş ve her birinin ayrı ayrı vasıflarını göstermiştik. Bu üç tip şunlardı: Sipahi derebeyliği, Ruhanî derebeylik, Serbest derebeylik.

Tarihimizde derebeylik sistemi zamanla büyük istihaleler geçirdi. En büyük istihaleyi Sipahi derebeyliğinde müşahede ederiz. Bu istihaleler geçen asırın ilk nısfında Osmanlılar devrinde oldu. Diğer tip derebeyliklerde Cumhuriyet devrine kadar bariz bir tahavvül göremeyiz. Osmanlı idaresi bunları aşağı yukarı aynen muhafaza etti. Meselâ Ruhanî derebeylikte, Cumhuriyetin tekkeleri ilga ettiği güne kadar esasa taallûk eder mahiyette bir değişme olmadı. Yalnız Sultan Mahmut zamanında bektaşi tekkelerine mülhak köylerin adedi tenzil edilmek suretile Bektaşi derebeyliğinde kemmî bir gerileme olmuştu. Saltanat idaresinin «Ekradı şecaat nihat» diye hürmet ettiği şarktaki serbest Kürt derebeyliği ise Cumhuriyet idaresine, bilhassa şeyh Sait isyanına kadar haricî şeklini aynen muhafaza etti. Cumhuriyet hükûmeti Kürt beylerinin arazisinin satın alarak köylüye tevzi etmekle serbest derebeyliğin dahilî bünyesinde bir istihaleye sebep oldu ki, bundan ileride bahsadeceğiz. Bosna ve saire zamanla elimizden çıktığı için buralardaki feodaliteyi mevzuubahis etmiye hiç lüzum yoktur. Read the rest of this entry »

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Ağustos 1932]

«Lâle Devri»nin şuh ve şeyda şairi, bir sofra sonunun hüznüne dair yazdığı maruf mısralarında kırılmış kadehlerden, boşalmış sürahilerden, solup dökülmüş güllerden ve suyu çekilmiş havuzdan bahsederken, bize, yalnız bir adamın, yalnız Damat İbrahim Paşa ikbalinin zevalini değil, zevki, hassasiyeti, terbiyesi, ahlâkı, ilmi, san’atı, siyasî ve içtimaî nizamiyle bütün bir cemiyetin, bir medeniyetin çökmeye başladığını haber veriyordu.

Nedim, bu mısraları söylediği esnada zaten Türk serdarlarının kılıcı kınlarında çoktan pas tutuyordu. Yeniçeri orduları tam zaferlerin ganimet tadını çoktan unutmuş bulunuyorlardı. Hızlarına dünya denizleri dar gelen gemilerin altı, Haliç’in mahsur sularında yosun bağlıyordu. Nerede ise, döğümhanelerdeki örs ile çekiç sesleri işidilmez olacaktır. Nerede ise, şayaktan dibaya, dibadan bürümcüğe kadar türlü bezler dokuyan tezgâhlar, inmeli kollar gibi, taraf taraf hareketten kalacaktır. Hançer kabzalarına küçük zümrüt taşlarından narin serviler hakkeden; kâğıtta, deride ve billûrda altın tozundan güneş ve mehtap oyunları yapan ve çini denilen çamura ilk-bahar ile son-baharın keskin, tatlı ve daussılalı bütün renklerini aksettiren san’atkârların gözlerine perde inecektir. Nerede ise, mimarın pergeli, nakkaşın fırçası ellerinden düşecektir. Ve artık Fuzulî diye bir şair gelmiyecektir. Naimanın yazısında en son kemaline varan Osmanlı nesri, artık tereddiye yüz tutacaktır. Read the rest of this entry »

[Burhan Asaf Belge, Cihan İçinde Türkiye / Ağustos, 1932]

Sözü kesilen murahhas, denizdeki adamın simidi artık ele geçiremiyeceğini anlaması gibi devam eder:

- Efendiler! Tamirat ve harp borçları gibi davaların ruzname harici bırakılmaları onlar hakkında görüşmemize mani olamaz (gürültüler, doğru, işidemiyoruz, sadede! sözleri). Para esası meselesini görüşüyoruz. Para, tediyeler ile, tediyeler borçlarla alâkadardır. Bütün bu işlerin bir kül halinde müzakeresini teklif ediyorum.

İner.

***

Büyük devletlerden birinin başmurahhası: Read the rest of this entry »

[Vedat Nedim Tör, Millet İktisadiyatı / Ağustos, 1932]

Başvekil İsmet Paşa hazretlerinin İzmir’de Gazi heykelinin açılması münasebetile söylediği nutukta biz, Gazi hazretlerine karşı eşsiz bir belâgatle tasvir olunan vefa ve muhabbet şiymesinin yanında, millî iktisadiyatımızın en güzel idrak ve en güzel ifade edilmiş formüllerini buluyoruz.

***

Her fırsat düştükçe memleketimizde tabiat şartlarının mükemmeliyetinden dem vurup dururuz: Read the rest of this entry »