[Vedat Nedim Tör, Millet İktisadiyatı / Ağustos, 1932]
Başvekil İsmet Paşa hazretlerinin İzmir’de Gazi heykelinin açılması münasebetile söylediği nutukta biz, Gazi hazretlerine karşı eşsiz bir belâgatle tasvir olunan vefa ve muhabbet şiymesinin yanında, millî iktisadiyatımızın en güzel idrak ve en güzel ifade edilmiş formüllerini buluyoruz.
***
Her fırsat düştükçe memleketimizde tabiat şartlarının mükemmeliyetinden dem vurup dururuz:
Türkiye, hayvancılık için en müsait bir ülkedir.
Türkiye, meyvacılık için misli bulunmaz bir yurttur.
Türkiye, pamukçulukta bir ikinci Mısır olabilir.
Kısaca, Türkiye kadar tabiat tarafından şımartılmış memleketler parmakla sayılabilir.
Filhakika yurdumuzun iktisat haritası, tıpkı renklerin bütün nüanslarını gösteren bir boya kataloğu gibi, tabiat ve iklim şartlarının bütün çeşitlerini gözlerimizin önüne serer.
Yalnız tabiat ve iklim şartları itibarile değil, ayni zamanda bildiğimiz ve bilmediğimiz yeryüzü ve yeraltı servetleri itibarile de Türkiye gıbta ve hayranlıkla seyrolunan bir diyardır.
Fındık, incir, zeytin, Ayintap fıstığı, palamut, tiftik, miyankökü, kömür, odun gibi bir çok emtiamızı tabiatın ihsanına borçluyuz.
Fakat aklımızın bir tecrit ameliyesile bir müddet için bunun aksini düşünelim: Fındıksız, incirsiz, zeytinsiz, palamutsuz, tiftiksiz, kömürsüz, odunsuz bir Türkiyede yaşaşaydık, halimiz nice olurdu?
Hayvancılığımızın, meyvacılığımızın, pamukçuluğumuzun seviyesini de biliyoruz. O halde, tabiatın ihsanlarile geçiniyoruz. Ve onun müsait şartlarından istifade edemiyoruz.
Halbuki, insan oğlunun ideali, tabiatı uysal bir malzeme gibi kullanmaktadır. Milletlerin medeniyet seviyeleri tabiata tabiiyet veya hakimiyet derecelerile ölçülür.
İnsanın tabiat üzerindeki hakimiyet derecesinin artması neticesidir ki, bazı mümtaz memleketlere has sandığımız ziraat emtiasının yetiştirme sahası genişlemiş ve dolayısile dünya piyasalarında rekabet cidali keskinleşmiştir.
Meselâ tiftik, Türkiyenin monopolü kalsaydı hiç şüphe yok ki, bu günkü acıklı vaziyete düşmezdi.
Kuru üzümcülükte Ege mıntakasının yegâneliği baki kalsaydı, karşımıza bir Kaliforniya, bir Avusturalya, bir Yunanistan bir İran çıkmasaydı endişelenmeğe hiç mahal yoktu.
Tütünün yetişme sırrı anlaşılıp ta bir çok memleketler tütüncülük yapmağa kalkışmasaydı, bu derece kuşkulanmazdık.
Kısaca, tabiat monopolleri, mutlak ve rakipsiz bir kıymet olmak vasıflarını gittikçe kaybediyor. Tat, koku, renk gibi bazı nisbî kalite farkları ise ucuzluk, bir örneklilik, zarif ambalâj, satışta dürüstlük gibi faikiyetler karşısında çok kere solda sıfır kalıyor.
İşte bizim ıstırabımızın ana kaynağı.
Tabiat monopolleri ehemmiyetlerini kaybetmeğe, ve an’anevî ziraat yerini rasyonel, ilmî ziraate terketmeğe başlamasile, Türk ziraat emtiasının da sürüm davası karşımıza dikilmiştir.
Bu günkü sıkıntıyı buhranla izah etmek ve bununla iktifa etmek asıl meseleyi görmemektir. Eğer buhran olmasaydı, biz yine cihan piyasalarında gerilediğimize şahit olacaktık. Nitekim ziraat emtiamızın buhrandan evvel de dünya pazarlarında maruz kaldıkları rekabet mücadelesinin seyri takip edilirse, aleyhimize olan temayül vuzuhla görülebilir.
Dünya piyasalarında monopol vasıflarını kaybeden ziraî emtiamızın rekabet kabiliyetlerini arttırmak davasını her madde için müstakil bir kül halinde ortaya koymak icabeder. Bu ne sadece bir istihsal, ne munhasıran bir sürüm, ne de başlı başına bir kredi mes’elesidir.
Henüz bir türlü tatbik olunamıyan men’i tağşiş kanunu, Âli iktisat meclisinin ruznamesine alınan ihracat kredisi mes’elesi, yer, yer kurulan ziraî kredi kooperatifleri, ihracat ofisi ticaret mümessillikleri gibi teşkilât davanın unsurlarile perakende olarak uğraştığımızı gösteren emarelerdir.
***
Tağiş, mücerret bir mefhumdur. Kredi, mücerret bir mefhumdur. Sürüm, mücerret bir mefhumdur. Bütün bu mücerret mefhumları konkreleştirmek, müşahhaslaştırmak, maddeleştirmek icabeder.
Her madde için ayrı istihsal şartları, ayrı tağşiş imkânları, ayrı kredi vaziyetleri; ayrı standart ve ambalâj usulleri, ayrı sürüm yolları olduğuna göre bütün bu mes’eleleri maddeden tecrit ederek mütalea etmenin imkânı yoktur.
Bizde, ekseriyet üzere, teşkilât mefhumunu mücerretleştirmeğe, maddeden ayırmağa doğru bir temayül vardır. Halbuki, teşkilât, madde için yapılır. Mefhum için teşkilât yapılmaz. Madde için yapılan teşkilât bir ihtisas organıdır. Orada mütehassıs kendisini evinde duyar ve tekemmül eder.
İhtisas organları ayni zamanda yeni unsur yetiştirmek için de bir mekteptir. Halbuki umumî ve mücerret mefhumlar için yapılan teşkilât içinde yeni unsur yetiştirmek şöyle dursun mütehassıslar, ihtisaslarını unuturlar: Bürokratlaşırlar.
Bütün ziraat ve sanayi teşkilâtımızın tarihi bu hükmümüzü teyit eder.
Ne kadar ziraat memur tanıyoruz ki, işine başladığı zaman bir ziraat şubesinin amatör veya mütehassısıydı; fakat zamanla bir «Kalem efendisi» olmuştur. Ve yine ne kadar mütehassıs sanayicilerimiz vardır ki, bu günkü sanayi teşkilâtımız içinde muafiyet tezkeresi doldurmak yüzünden kâtipleşmiştir. Eleman, madde teşkilâtı içinde yetişir ve tekemmül eder.
O halde yapılması lâzımgelen iş: madde teşkilâtlarımızı kurmak ve mevcut mefhum teşkilâtlarını maddeleştirmektir.
***
Bir malın rekabet kabiliyeti istihsalden, istihlâke kadar muhtelif âmillerin muhassalasıdır. Dünya piyasalarında karşılaşan rakip malların talihi üzerinde müessir olan bu muhtelif âmilleri en ziyade zaptü rapt altına almış olan milletlerdir ki, rekabet cidalinde muvaffak olurlar.
Münferit iktisadiyattan, teşkilâtlı iktisadiyata geçmek zarureti bundan ileri gelmektedir.
Ziraî emtiamızdan hiç birinin rekabet kabiliyeti üzerinde müessir olan âmillere hâkim vaziyette değiliz.
İstihsal ve sürüm işlerimiz, tabiat nasıl hükmederse, fert nasıl bilirse, talih nasıl isterse öyle cereyan edip gidiyor.
Halbuki bütün millî varlığımızın talihi, bu istihsal ve sürüm işlerinin düzelmesine, iktisadiyatımızın tanzimine bağlıdır.
Bu kadar hayatî bir davada ne kadar hassas davransak yeridir.
Onun için tabiatın cilvelerine, ferdin kifayetsizliğine, talihin oyunlarına karşı cephe almak icabeder.
Bu zaruret, prensip itibarile kabul edildi mi, o vakit Devletçilik yolunda peszinde liberal an’aneler, ferdiyetçi hasis endişeler önünde zikzaklar yapmadan ilerliyebiliriz.
Devletçilik, bölünmek kabul etmiyen bir bütünlüktür. Yarı devletçilik, tam bir liberalizmden daha menfî olabilir. Devletin iktisat işlerine müdahalesinden şikâyet edenler, Devletçiliği suçlu çıkarmak istiyorlar. Halbuki hangi iktisat sahasında Devletçiliğin tam bir tatbikine şahit oluyoruz?
Gerek ziraî, gerek sınaî istihsal sahasındaki hudutsuz başıboşluğu bu itibarla bir an evvel nizam altına almak lâzımdır.
Münakalât siyasetimizin vahdeti bilhassa millî tarife siyasetinde ifadesini bulmalıdır.
Kredi sahasında nâzım bir siyasete ve kredi menbaları ne olursa olsun isale edilecek kredilerin, hiç olmazsa, tek zaviyeden kontroluna muhtacız. Tek kredi değilse bile, ilk adımda tek kontrol bu siyasetimizin şiarı olmalıdır. Emtiamızın sürümü sahasında ise hâkim olan henüz tam bir liberalizmdir.
Millî iktisadiyatımızın bütün faaliyet sahaları için zarurî gördüğümüz millî kontrolü, bilhassa bu sahada tahakkuk ettirmek icabeder.
Türk Devletçiliğinin gayesini İsmet Paşanın İzmir nutkunda en veciz bir tarzda izah edilmiş buluyoruz:
«İktisatta millî varlığı müdafaa etmek ve iktisatta geri bırakıldığımız mesafeleri kapatmak mecbariyeti iktisadî devletçiliğimizin izahıdır.»
Millî varlığımızı müdafaa etmek ve geri bırakıldığımız mesafeleri kapatmak devletçiliğimizin ana ve esas gayeleri olduğuna göre, bu hedeflere götürecek siyaseti bir plân etrafında tebellür ettirmek icabeder.
İşte Türk Devletinin iktisat plânı, bizi bu günkü mücerretlikten kurtaracak ve her mes’eleyi umumi siyasetimize bağlı bir parça, fakat başlı başına müşahhas maddî bir dava olarak mütalea edecektir.
O vakit meselâ, fındık, pamuk, üzüm, incir, tütün gibi belli başlı mahsullerimizin istihsalinden sürüm safhasına kadar teknik ve iktisadî bütün dertlerile meşgul bulunan, bu emtiamızın gerek millî, gerekse beynelmilel vaziyetini adım adım takip eden, kısaca istihsal ve sürüm hayatımızdaki bu günkü başıboşluğa mukabil her mahsule ait bütün rekabet unsurlarını tetkik ve mürakabe altında tutan mercilerimiz olacaktır. Bu sayede ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bileceğiz. Askerî sahada millî varlığımızı müdafaa etmek için böyle yaptık ve böyle yapıyoruz. İktisadî sahada da ayni yoldan gitmek bir zarurettir.
Askerî sahada geri bırakıldığımız mesafeleri kapatmak için, askerlik tekniğimizin, askerlik bilgimizin, askerlik kabiliyetimizin hiç bir zaman kendiliğinden oluverişini beklemedik. Askerî varlığımızın her safhası ayrı ayrı şuurlu, ihtisaslı plânlı ve disiplinli bir imal işidir.
bir idare ile vazıyet etmişse, iktisadî varlığımızın müdafaası ve geri bırakıldığımız mesafelerin sür’atle kazanılması için de ayni suretle devletin işe kül halinde müdahalesi şarttır.
Devlet ordusunun yanında başıbozuk teşkilâta nasıl müsaade edilmezse, iktisadî hayatımızı da başıbozukluktan kurtarmalıyız.
***
İnkilap ve Kadro Çıktı!
Yazan: Şevket Süreyya