[Burhan Asaf Belge / Temmuz 1932]

1932 senesinin Temmuz ayında, masalların dahi kaydetmediği bir hadise oldu: Dünya finans merkezleri birleşti.

Finans merkezleri dediğimiz zaman üç noktayı kasdediyoruz: Londra, Paris ve New-York. Dikkat edilirse, dünyadaki siyasî ve ticarî borç miktarları kaç milyar olursa olsun, alacaklılar, bu üç merkezden biridir. Şimdiye kadar, bu üç merkez arasında görüş ve hareket ayrılıklarına, kendilerinin de birbirlerine karşı alacaklı ve borçlu bulunanları ve bir de, her üçünün de ayrı ayrı, kendi tahsilâtlarını mutlaka başa geçirmek istemeleri sebep oluyordu. Fakat cihan buhranı, her üçünün de şuur ve tahteşşuuruna soktu ki, bu borç ve alacak davalarını birleştirmezler ve kendi davalarını başa geçirmek hastalığından vaz geçmezlerde, neticede, buhran, borçlarla beraber başka şeyleri de tasfiye edecektir.

Daha Laval’in Londra ve New-York seyahatlerinde, her üç merkezin de elele çalışmaları kararlaşmıştı. Ve daha Londra’da Tuna memleketleri meselesi görüşülürken, İngiltere ile Fransa’nın müşterek hareket etmeleri kararlaştırılmıştı. Yalnız en büyük alacaklı Amerika olduğundan, buhrandan en ziyade muztarip olan Amerika olduğundan ve bundan maada da kendi halkına karşı en ziyade borçlu bulunan devlet, keza Amerika olduğundan, bu memleketin finansını temsil eden Hoover, “harp borçları”nın ilgasını açıktan açığa iltizam edemiyor ve evelemirde Avrupa devletlerinin, yani kendisine karşı borçlu olanların, Almanya’yı “tamirat borçları”ndan ibra eylemelerini ve sonra Amerika’ya dönerek “harp borçları”ndan da kendilerinin ibra edilmelerini talep etmelerini, gizliden gizliye teşvik ediyordu.

Denilebilir ki, “tamirat borçları” ile “Harp borçları”nın ilgasi fikri, hemen her yerden evvel, Amerika’da vücut bulmuştur. Üç senedenberi Amerika gazeteleri ve mecmuaları, bunun zaruretinden bahsedip dururlardı, Çünkü Amerika bankerleri, harpsonrasında, Cenup Amerikası ile Çin pazarlarına ve Avrupa’da Alman sanayii ile Polonya maden sanayiine, milyarlarca dolarlık ikrazatta bulunmuşlar ve cihanın bu noklalarını filî hükümleri altına almışlardı.

Harp borçları, nihayet Amerika hükûmetini ve tahvil sahiplerini yani küçük tasarruf erbabını alâkadar edebilirdi. Halbuki harpsonrası kredileri, Gold Standard Exchange sayesinde havadan elde edilmiş mefruz milyarların, senede ve imzaya raptolunarak, peyderpey para şeklinde tahakkuk ederek New-York bankalarına avdetini tazammun eden harikulâde bir finans kombinezonu idi.

Tamirat ve harp borçlarının devamı, işte bu harikulâde kombinezonu suya düşürecek mahiyette idi. Ve bunu en iyi, bir taraftan Amerikan finansı bir taraftan da onun pazarı olan Almanya biliyordu. Öyle ki, itilâf devletlerine silâh ve mühimmat kredileri açarak “harp borçları” gibi o zaman için kârlı bir fasıl açması Amerika’yı nasıl onlar lehine harbe sürükledi ise, bu sefer de, o fasıldan çok daha kârlı olan “harpsonrası kredileri”, ayni Amerika’yı, sarih olarak üç senedenberi Alman davasının müdafii kılmıştır.

Bu, böyle olmak ve tamirat borçları ile “harp borçları”nın ilgası New-York mahafili ve bunların mümesillerince çoktan kararlaştırılmış olmakla beraber, meseleden açıktan açığa bahsetmeğe, elbette ki imkân görülmemiş ve bütün mesele alttan alta ve gizliden gizliye, olgun bir hale getirilmiştir. Davanın, matlup şekilde, halli için, “buhran”, şüphe yok ki büyük bir rol oynamıştır. Eğer öyle olmasa idi ve eğer üç finans merkezi kendi aralarında uyuşmamış olsalardı, hiç, sarahaten Amerika’ya karşı bir müttehit ve kararlı hareketi temsil eden Lausanne konuşmalarını ve kararlarını, Amerika, bu kadar soğukkanlılıkla karşılıyabilir mi idi?

Hulasa edelim:

1. Gold Exchange Standard ile finans merkezleri, milyarlarca krediyi, emtia mubadeleleri ile yani tabiî bir yoldan değil, “kredi ihdası” ile yani sun’î bir yoldan ve doğrudan doğruya, kendi lehlerine kurulmuş bir para sisteminin hususiyetlerinden pervasızca ve zerre kadar ahlâkî endişe göstermeksizin istifade etmek suretiyle, hesap ve defter üzerinde “imal” etmişler ve ikraz eylemişlerdir. Bu işte:

a) Amerika, büyük matlubata maliktir. Bunları tahakkuk ettirmek için harp borçlarından temamen değilse de kısmen, rahat rahat feragat edebilir.

b) İngiltere, Ortaavrupa’daki kredi inhidamının bir çok zararlarını görmüş olmakla beraber 4 milyar İngiliz lirası kadar bir matlubu ile cihan dayinleri arasında, gene birinci derecede bir mevki tutmaktadır. Tamirat tahsilâtında bulunarak Amerika’ya harp borçları tediyatına devam etmesi, menfi de olsa, tediye müvazenesinde cüz’î bir rol oynamaktadır. Her iki borç sisteminin kaldırılmasında, elbette ki ancak menfaat vardır.

c) Fransa, Gold Standard Exchange’ten ikrazatta bulunmak suretiyle istifade etmemiştir. Buna mukabil, muazzam miktarda altın biriktirmiştir ve bu sayede biriktirmiştir. Dünyada altın sisteminin bakasını temin edecek olursa, eldeki altınlara dayanan garantili bir para ve kredi ihracatına geçmesi, tamiratın kalkmasından göreceği zararları, bir kaç defa telâfi edecektir.

2. Finans merkezleri, görülüyor ki, harpten evvelki ve harp esnasındaki “matlup hesapları”na, harpsonrasının en büyük gelir membaı olan Gold Standard Exchange’in temin eylediği “matlup hesapları”nı takdim eylemekte, hem miktar bakımından bir tercih sebebi, hem de “buhran”dan çıkabilmek zaviyesinden “keyfiyet”çe bir fayda umuyorlar.

3. Finans merkezleri, bu hesabı yaparken, “buhran”ı, alelâde fakat “harp borçları” ve “tamirat borçları” gibi cihan tediye müvazenesini felce uğratıcı muameleler yüzünden keskinleşmiş bir “peryodik ve siklik” buhran telâkki ediyorlar. Buhran, başlangıçta, finans merkezlerinin anladıkları manada bir buhrana benzemiş olabilir. Şu var ki, çok geçmeden, diğer buhranlarla bütün benzeyiş noktalarını gittikçe kaybetti ve üç yeni vasıf gösterdi:

a) Serbest mübadele esası kalktı.

b) Para esası yıkıldı.

c) Bir taraftan alacak ve borç arasındaki taahhüt esası sarsılırken bir taraftan da, gittikçe artan devlet müdahaleleri neticesinde, faiz ve fiatın serbestçe teşekkülü ve dolayısı ile “mülkiyet mefhumu” şiddetli darbeler yedi.

Bu üç esas, “buhran”ı, buhranlıktan çıkarmıştır.

Bunun başlıca iki sebebi vardır:

1. Pazarların metropollere karşı isyanı sanayileşmesi.

2. Altın esası ile Gold Standard Exchange arasında, cihan para hacminin, birincisi ile gayri kabili telif ikincisinin ise bakî kalmasını imkânsız kılacak derecede şişmiş olmasıdır. O kadar ki, her zaman için, para emtianın ölçüsü iken, bugün, emtia paranın ölçüsü olmuştur.

Pazarların metropollere karşı isyanı ve sanayileşmesi, cihan iktisat bünyesinde derin bir tahavvülün başladığını göstermektedir. Bu hâreket, kapitalist nizamı sarsacak ve ona yeni bir şekil verecek kadar mühimdir.

Para hacmının şişmesi ise, “para esası” meselesini, yepyeni bir şekilde ortaya salmaktadır. Gold Standard Exchange, iflâs etmiştir. Gold Standard, yani altın esaslı para ise kabili tahakkuk değildir, iki bakıma göre:

Bir kere, mevcut ticarî ve iktisadî muamelelerin yekûnunu örtecek kadar bir paraya karşılık olacak kadar altın yoktur. İnsanlık, şu son çeyrek asır zarfında, iktisadî faaliyetlerini o derece ileri götürmüştür ki, cihan harbına kadar pek güzel kâfi gelen altın, bugün artık bu faaliyetlerin önünde giden yani onları sevk ve tanzim eden bir faktör değil, onların peşinde koşan yani onları tağşiş ve teşviş eden bir unsurdur.

Halbuki insanlık, henüz mevcut dünya nüfusuna göre bir istihsale dahi geçememiştir. Milyonlarca çıplak ve aç vardır. Eğer bunların hepsi hakikî müstehlikler olsalar ne yapacağız? İşte altın esasının geriliğini ve kifayetsizliğini olduğu kadar Gold Standard Exchange sisteminin sebebi zuhurunu da izah eden bir nokta.

Altın esasının, buna rağmen kabul edileceği bir an için (ve ellerinde altın bulunduran finans merkezleri istifade etsinler diye) farzedilse, derhal, altının itibarî kıymetini yükseltmek iycap edecektir. Yalnız bugün için değil, önümüzdeki bütün devre için, altın fiatlarını emtia mubadelelerine ve dünyadaki para envestismanlarına göre adım adım kontrol ederek adım adım yükseltmek icap edecektir. İşte, bir çok benam iktisatçıların (hassatan Keynes) bundan sonra artık ancak “dirige” yani “dümenli” bir altın esasının yaşıyabileceğini iddia etmelerindeki âmil. Altının kifayetsizliğine dayanan bu gibi mülâhazalar, Garp’tan bize, sızıntı halinde gelmektedir. Altının bu son hususiyetini bir sır gibi, saklıyanlar, bu sırrın taraf taraf malûm olduğunu acep biliyorlar mı?

Dümenli altın para esasını kabul ettiğimizi farzettik. Bunu nasıl tatbik edeceğiz?

Emtia istihsalâtının hacmına göre altına kıymet biçmek demek, kısaca, cihan iktisadiyatını bir plânın içine almak demektir. Besbelli bir şey ki, böyle bir işte, ne mevcut nizamın ne de evleviyetle harpten evvelkinin bir rolleri olabilir. Çünkü bu nizamlara göre, altının emtiaya ölçü olması lâzım gelir. Halbuki, vaziyet odur ki, emtianın altına ölçü olması zarureti ile karşılaşmış bulunuyoruz.

Mevcut nizamdan ayrılmamak gayesini gütmek, yahut harpten evvelkine gitmek meyillerini göstermek, “dümenli altın para esası”nın kanuniyetlerini peşinen çiyniyerek, böyle bir nam altında Gold Standard Exchange ihtikârını, gene cihan mikyasında olarak, tekrar eylemek demektir.

Plânlı cihan istihsalâtına göre dümenli altınpara esasının birinci ve sarsılmaz şartı, bizce, hem mevcut nizama, hem harpten evelkine arkasını dönerek yeni nizamı kurmak demektir. Bu uğurda ilk adım da dümenli altın para esasını finans merkezlerinin elinden alarak, devletlere teslim eylemektir. Aksi takdirde, kısa fasılalarla, dağıtılacak altınlar, gene çıktıkları noktalara avdet edecekler ve kısa fasılalarla, gittikçe keskinleşen “buhranlar” olacaktır.

Mevcut nizam tasfiye edilir, plânlı bir istihsale cihanın her noktasında geçilir, para esasının kontrolü devletlere havale bir ferdiyetçi ve perişan bir esastan devletçi ve kontrollü bir esasa geçilirse, biz de “dümenli altın para esası”na taraftarız.

Serbest bir altın para esasını imkânsız kılan ikinci sebebin izahı yukarıki tafsilâttan sonra kolaylaşmıştır.

Altın, üç finans merkezinin elinde birikmiştir. Altın esasına geçilecek diye onlardan altın satın almak, istikrazların en faydasızını ve en pahalısını yapmak demektir. Besbelli bir şey ki, dünyada hâlâ, bir tarafta sanayici sermayeci metropoller ve bir tarafta da geri teknikli ve sermayesiz ziraat ve hammadde memleketleri mevcut oldukça, satın alınan altınlar, çok geçmeden, çıktıkları noktalara avdet edeceklerdir. Çünkü, tediye müvazenesi, daima birincilerin lehine ve daima ikincilerin aleyhine işliyecektir.

Hem sonra, meselâ bir Türkiye, 200,000,000 lirayı altın esasına istinat ettirmek gibi bir lüks uğruna, bunun 80,000,000′unu, çok geçmeden çıkıp gidecek olan bir altına niçin yatırsın? Kendisi için faydasız olması şöyle dursun zararlı olacağı âşikâr bir para esasına geçeceğim diye, neden memleketimiz, altına yatıracağı parayı, muhtaç bulunduğu yüksek istihsal vasıtalarına yatırmayı tercih etmesin? Bahusus ki, para denilen şeyin mahiyeti ve vazifesi, artık, cümle âlem için olduğu gibi, Türkiye’de de temamiyle malûmdur. Para, bir tediye vasıtasıdır. Eğer istihsal ile istihlâk ucuca getirilirse, matbaa kâfidir. Para hariçle bir mübadele vasıtasıdır. Bu da kaç senedenberi döviz ve kambiyo kanalinden temin edilmektedir. Bu işte, tediye müvazenesini korumak ise, kontenjan ve takas usulleri ile başarılmaktadır.

Bu itibarla, ancak başkalarının hayrına işliyecek bir “altın esası”nı kabulde ve bu uğurda, daha ilk adımda 80.000.000 liralık bir külfeti tazammun eden bir fuzulî masrafı millete yükletmekte, Türk devleti’nin hiç bir menfaati yoktur.

Türkiye için doğru olan bu kaideyi, bütün müvazene açıklı milletlelere teşmil edebiliriz.

Altın esasına geçilebilir. Fakat, bunun için, altını dağıtacaklar, altını bedava dağıtmalıdırlar. Altın, çok geçmeden, gene kendi ellerine geçecektir. Gene bedava dağıtmalıdırlar. Ve, bu eğlenceli oyunu, istedikleri kadar, finans merkezleri tekrar edebilirler. Anlaşılıyor ki, “altın esası“, çoktan iflâs etmiştir. “Dümenli altın esası”, hakikaten üzerinde durulacak bir mevzudur. Bu hususta, beynelmilel bir konferans, eğer davayı samimi olarak tetkik ederse, bu esasın kendine mahsus kanuniyetlerine uymakla, yeni cihan nizamının temellerini atabilir. Fakat böyle bir konferans, Lausanne görüşmelerinin zıttına olarak, davayı, finans nıerkezleri menfaati bakımından değil, cihan ve cihan milletleri bakımından tetkik etmelidir. Şu noktaların tespiti, şarttır:

a) Buhran, buhran değildir. Bütün cihan için bir dönüm noktasıdır. Bir sistemin bozukluğunu ve kifayetsizliğini, iktisadi ve içtimaî bütün unsurları bakımından ispat etmektedir.

b) Cihan, makine medeniyetinin ve makine medeniyeti şartlarının bilâ kayit ve şart cihana teşmilini istiyor. Bir Amerika ve bir Efgan yanyana yaşadığı müddetçe, kurtuluş yoktur.

c) Cihan, fertlerin kazançlarına dayanan bir sistemi, bilfiil tasfiye etmektedir. Bu tasfiyenin devamı ve temamlanması için, hiç bir harp ve darp cephesine lüzum yoktur. Çünkü sistem, kifayetsizliği ile, kendi kendisini tasfiye etmektedir. Cihanın özlediği sistem: siyaseten hür ve iktisaden cüzütam milletlerin, müsavî şartlar dahilinde karşılaşmaları ve “milletler arasında tesanüt” şiarını, müsavî hak zaviyesinden tahakkuk ettirmeleridir.

Eğer önümüzdeki iktisat konferansında, bu noktalar nazarı itibara alınarak konuşulursa, Yirminci Asır, kendisinden evelkine nazaran, hakikî makine medeniyeti asrı olur ve ileri teknikle her noktası tecehhüz etmiş cihanın her noktası, şu “Amerikan prosperity’si“ni bilfiil tanımış ve tatmış olur. Aksi takdirde, cihan mikyasında bir derebeyliği göre göre idame etmek istiyen finans, bütün yirminci asır boyunca, bir modern Ortaçağ yaşatmış olmak mes’uliyetini, üzerine alıyor demektir.

***

İmtiyaz Sahibi: Yakup Kadri – Neşriyat Müdürü: Dr. Vedat Nedim

Matbaacılık ve Neşriyat T.A.Ş. İstanbul