[İnkılâbın İdeolojisi, Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932]

Bir cemiyetin kudreti, o cemiyet içindeki kuvvet unsurlarının âtıl haline göre değil, hareket haline göre hesap olunur.

Kendi çalışma ve yaratma kudreti tam tezahürünü bulamamış ve enerjisi kanında mahpus kalmış bir insandan, daha çaresiz bir mahlûk tasavvur olunabilir mi? Bir insanı hakirleştiren, bir insanı bizzat kendi nefsine karşı yıkan ve kıymetsizlendiren bu enerji ihtibasının, bir millet hacmini ve eb’adını alması ise âdeta muazzam bir ıstırap olur.

Üstünde yaşadığı tabiat maddesinin her mesamesinden bir kıymet unsuru intişar eden, fakat bir türlü işlenemiyen, bir türlü mağlûp edilemiyen bu vahşi maddenin üstünde kabiliyetini bir «sır» gibi gezdiren bir milletin bütün davasını bir tek kelimede ifade etmek kabildir: İş hasreti.

Evet. Türk milletinin de işe hasreti var.

Türk toprağının verim kudretinin ve Türk insanının «İş» kabiliyetinin hududu, bugünkünden ibarettir diyebilir miyiz? Hayır! Bugünkü Türk tabiatının başıboş, bakımsız ve asî tahakkümü altında bugünkü Türk insanı, bir geri ye vasıtasız adamdır.

Bunun içindir ki şimdi inkılâbımız, iki cepheli bir cidale girişiyor: Bu cephelerin biri, bizzat içimize, kendi cemiyetimizin perakendeliğine, geriliğine ve vasıtasızlığına, diğeri kendi toprağımızın kör, kısır ve itaat altına alınmamış kuvvetlerine karşıdır. Bu mücadelede bizim, bereketine hudut tasavvur olunamıyan ve henüz el değmemiş yatan bir kuvvet hazinemiz vardır: Millî iş kabiliyeti.

Yeni Türkiyenin inşası ve yeni Türk cemiyetinin kuruluşu demek, Türk milletinin kanında yaşıyan ve henüz el değmemiş yatan bu kuvvet sermayesinin bu kuruculuk ve yapıcılık kudretinin, mil­lî bir iş disiplini altında hesap ve tanzim edilişi demektir.

Hesap disiplin, iş ve inşa… Şimdi şiarımız budur.

***

Yeni Türkiyenin inşası ve yeni Türk cemiyetinin kuruluşu işinin ilk mevzuu, Türk milletinin iş ve inşa kabiliyetinin hesap ve takdiridir. Bu hesap ve takdir işinde para şeklinde sermaye, iş şeklinde sermayenin ancak bir peyki ve bir tâbiidir.

On dokuzuncu asrın eseri olan sermayedar memleketlerde millî sermayenin her zerre terakümü, ya müstemlekelerden çekilen kârlar (yani müstemlekecilik) ya ecir sâyinin istismarı (yani sınıf mücadelesi) hesabına temin olunurdu. On dokuzuncu asırda ancak, para şeklinde ifadesini bulan sermaye, cihanşumul hekemonyasına ve vahdet manzarasına rağmen, bizzat tezatlı ve illetli bir unsurdu. Bu illetli unsurun, bir gün, ya ecirlerin protestosu ya müstemleke milletierinin isyanı neticesinde kendi kendine eriyeceği ve kendi kendine dağılacağı âşikârdı. Eriyiş ve dağılış illeti, on dokuzuncu asır sermayesinin tezatlı mahiyetinde bizzat mündemiçti.

Halbuki on dokuzuncu asrın eseri olan medenî milletlerin bünyesinde bizzarure yaşıyan bu iki tezat unsurunun (yani müstemlekecilik ve sınıf istismarı) yeni Türkiyenin millî nescinde yer tutmak ve hakim bir renk almak ihtimali tabiatile mevcul değildir.

Hayat sahnesine henüz çıkan ve daha inkişafını yapmıyan yeni Türkiyede yüksek teknik, makineli sanayi ve mühim istihsal vasıtaları henüz, kontrolü kabil olmıyan bir hacim almamıştır. Ancak devlet himayesinin istisnaî desteklerile yaşıyabilen bu ferdi sermaye kendi haricinden bir kimseye daima muhtaç olduğu ve geçen asrın Avrupa sermayesini gıdalandıran müstemlekecilik kârlarından, bugün de, yarın da, mahrum bulunduğu için, hiç bir zaman millî iktisadın mahiyetini tayin eden ve ona istikamet veren bir unsur hâlini alamaz.

Hulâsa, yeni Türkiyenin iktisadî kuruluşunda para şeklinde sermaye, memleketin seri ve mucizeli inkişafı için kifayetsizdir ve bu şekil sermayenin inkişaf imkânları, gerek millî, gerek beynelmilel sebeplerle mahduttur ve mukayyettir.

Bunun içindir ki Türkiye, şimdi kendi tanzim ve inşa plânının temeline, kendi bünyesinde hiç bir tezat ve istismar vasfını taşımıyan, binaenaleyh, her türlü inhilâl unsurlarından beriy olan kendi millî «iş» sermayesini koyacaktır. Şimdi millî bir tanzim ve inşa plânının mevzuu ancak, Türk milletinin kanında yanan iş hasretine, cereyan sahası bulmak ve «iş»i realize etmektir.

Binaenaleyh, millî işlerimiz, paramızın miktarı ile değil, paramızın miktarı millî işlerimizle mukayyet olacaktır. Para sermayemiz yoktur, fakat iş sermayemizin bereketine, yani Türk toprağının verim kudretine ve Türk insanının iş kabiliyetine hudut tasavvur olunabilir mi?

Bu kudretin ve bu kabiliyetin talihini, her yerde para adını alan, bazan bir madenin soğukluğunada, bazan bir kâğıdın manasızlığında temsil olunan bir madde parçasının azlığına veya çokluğuna nasıl tâbi kılabiliriz? Bir inkılâbın mukadderatı, bir maddenin kemiyetine bağlanabilir mi?

Hayır. Paramızdan evvel işimizi çoğaltalım ve paramızın miktarını, işlerimizin miktarına tâbi kılalım.

***

Burada ancak umumî olarak işaret edilen bu fikrin biraz tavazzuhu için evvelâ, para mefhumu üzerinde kısaca tevakkufa lüzum vardır:

Para nedir?

Para bir «meta»dır ki bu metaın fiatı1, esas itibarile her zaman, mübadeleye sevkolunan emtianın hacmine, yani kısaca, bir mübadele vasıtası vazifesini gören paraya olan arz ve talebe bağlıdır. Paraya talep artınca para fiatı yükselir. Paraya talep azalınca para fiatı düşer.

Vakıa, ya altın olan ya altınla tebdili kabil bulunan paraların fiat temevvüçlerinde daha karışık bir takım şartların tesirleri vardır. Bunların fiatını yalnız millî piyasalar değil, beynelmilel piyasalar da tayin eder. Çünkü altın, yahut altınla tebdili kabil para, artık yalnız millî bir kıymet olmaktan çıkmış, ayni zamanda beynelmilel talepleri de karşılıyan, millî hudutlar içinde fazla kaldığı zaman harice akan, hulâsa her yerde bir mübadele vasıtası, bir kıymet ölçüsü olmak rolünü oynıyan, beynelmilel bir kıymet haline gelmiştir.

Fakat beynelmilel kıymet ve beynelmilel mübadele vasıtası olmak vasfını bugün, ancak mahdut paralar, o da bir takım kayıtlar ve şartlarla muhafaza edebilmektedirler. Bunlar haricinde kalan paralar, hemen münhasıran millî birer mübadele vasıtası mahiyetini almışlardır.

Bizim paramızın da ancak, millî bir mübadele vasıtası olmak mahiyeti vardır. Paramızın esas karşılığını devletimizin itibarı siyasîsi teşkil eder. Diğer bazı memleketlerde olduğu gibi bi­zim de paramız, «mecburî tedavül kaidesi»ne göre tedavül etmektedir. Binaenaleyh, itibarı siyasîmizi paramızın değil, paramızı itibarı siyasîmizin tâbii saymak ve tâbii kılmak zaruretini berveçhi peşin işaret etmek lâzımdır.

Saniyen, paramızın fiat seviyesini de, gittikçe daha ziyade, millî iktisadiyatımızın dahilî hareketleri tayin etmektedir. İthalât ve ihracat hareketlerinin icap ettirdiği para arz ve taleplerinin devlet kontrolü altına alınması, beynelmilel para ve emtia piyasalarının Türk parası üzerindeki bilvasıta müdahalesini bir hayli azaltmıştır.

Filvaki yarın millî iktisat sahasında açılacak yeni ve çok işlerin lüzum gösterdiği istihsal aletlerinin pek ziyade artacak olan ithalâtı, Türk piyasasında döviz talebini o nispette çoğaltacak, fa­kat bu talep, keza ayni zamanda bir kaç misli artacak olan zirai istihsalâtımızla ve «aynen» tediye suretile karşılanabileceği için bu fazla talep, Türk parasının fiat seviyesinde menfî bir tesir yapamıyacaktır.

Bu noktaları böylece işaret ettikten sonra, Türk parasının hacmını ve Türk iktisadiyatının -muayyen bir zemin içindeki- pa­ra ihtiyacının derecesini tayin eden başlıca âmilleri -umumî hatlarile- şöylece düsturlaştırabiliriz:

Muhtaç olduğumuz para yekûnu = (Dahili ticarete arzolunan yerli ve ecnebi emtianın fiyat yekûnu + Dövizle karşılanan ihracat + müteferrik talepler) / Paranın sürati devri

Bu formülde görüldüğü gibi, paranın tedavül sür’ati, yani muayyen bir zaman içinde elden ele devrediş sür’ati baki kaldığı takdirde, bilhassa dahilî ticaretin hacmi ile, döviz mukabili ihracatın artması, paramızı fiatlandıracak ve azalması da fiattan düşürecektir.

Şu halde dahilî, ticaret hacmimizi, bilhassa ziraat ve sanayi istihsalâtımızı, inşa faaliyetlerimizi, nakliyat hareketlerimizi ve ücretler yekûnunu paramızın miktarının değil, bilâkis paramızın miktarını bu millî hareketlerimiz hacminin tayin etmesi icap ediyor.

Halbuki bugün, paramızın «miktarı» millî iktisadımızın ihtiyaçlarına değil, millî iktisadiyatımızın ihtiyaçları paramızın miktarına tâbi kalmıştır.

Münhasıran millî bir mübadele vasıtası olduğu için paramızın fiatı, dahilî ve idarî tedbirlerle kayıt ve şart altına alınmış, fakat bu idarî istabilizasyon devlete, millî iktisadiyat bünyesine isale edilecek para miktarını, millî iktisadiyatın ihtiyaçlarile mütenasip olarak elâstikî bir şekilde mütemadiyen çoğaltıp azaltmak imkânlarını da vermediği için, tek cepheli bir mahiyet almış ve böylece kalmıştır.

Halbuki, millî iktisadiyatta «müstahsil bir iş» yani meselâ maden işletmeleri, arazi islahatı, yol ve inşa, yahut müstahsil iş ücreti şeklinde karşılığı bulunduktan sonra ve ancak muayyen işlerin icap ettirdiği miktarda paranın mübadele sahasına atılmasının, Türk parasının fiat seviyesi üzerinde -muhtemel spekülâsyonlara ve tezvirlere rağmen- ciddî bir sarsıntı yapmıyacağı kuvvetle ispat olunabilir. Çünkü paramızın yalnız fiat kanunlarına göre temevvüç etmesi ve bu fiatın bilhassa dahilî talebin miktarına göre tayin olunması da teyit eder ki, dahilî pazarda bir plân dahilinde açılacak işler ve çoğaltılacak taleplerle paraya olan talebin arttırılması ve bu fazla talebin de fazla para arzları yani (emisyon) ile karşılanması tamamile kabildir.

Filvaki bu vaziyetin bir enflasyon demek olacağı bazılarının hatırına gelebilir. Halbuki enflasyon millî iktisadiyat işleri başıboş ve münhasıran serbest pazar şartlarına göre dönen, ne istihsal faaliyetlerinin seyri, ne de para hareketleri üzerinde müessir bir devlet müdahalesi bulunmıyan memleketlere has bir hâdisedir. Bu gibi memleketlerde hesap ve kontrol altında tutulması kabil olmıyan iktisadî faaliyetlerin ve dolayisile emisyon hareketlerinin Türkiye gibi, devletçi ve müdahaleci bir memleketten tam ve otomatik bir intizam ile cereyan etmemesi için ciddî bir sebep yoktur. Kaldı ki, enflasyon ve deflasyon, münhasıran piyasaya arzolunan paranın çoğaltılması ve azaltılması demek değildir. Enflasyonu her şeyden evvel mübadele tıkanıklığı tayin eder. Mübadele kanalında karşılığını bulmıyan para, -o memlakette para hacmi ne olursa olsun- fonksiyonsuzlaşır ve bu para, eğer altın esasına göre mübadele olunuyorsa mübadeladen çekilir, karşılıksız ise kıymetinden kaybeder ve düşer. Halbuki mübadele kanalında tıkanıklık olmadıkça, yani mübadeleye isale olunan her para vahidi kıyasisi, devlet bankası haricinde bir iş sahası ve bir talep buluyorsa yine ihraç olunan paranın hacmi ne kadar çok olursa olsun bu emisyon bir enflasyon manası ifade etmez ve para düşmez!

Halbuki vatanımızda iş sahası ve açılacak işler için para, talebi hudutsuz denecek kadar vasidir.

Toprağımızda işlenmeyi ve inşayı bekliyen hesapsız kuvvet unsurları var ki, dar bir para hacminin bütün inşa imkânlarını takyit etmesi yüzünden ölü birer madde halinde kalıyorlar. Bugün hudutlarımız içinde yaşıyan ve çalışma kabiliyetinde olan milyonlarca insandan, sâyinin hakkile kıymetini bulan ve insanî ihtiyaçlarını hakkile realize edilmiş bir sâyin bedeli olan (bol ve fiatlı para) ile geniş geniş temin eden kaç kişi vardır?

Hulâsa; işimizin ve ihtiyaçlarımızın hacmini, paramızın hacmine esir kılmaktan kurtaralım.

Bırakalım ki, Türk vatanında iş çağlıyanı, Türk tabiatının her maddesini ve Türk milletinin her bir insanını neş’eli bir şenlik havası gibi sarsın! Türk toprağının verim kudretine ve Türk insanının iş kabiliyetine hudut tasavvur olunabilir mi?

Türk vatanının yeniden tanzim ve inşası için 160,000,000 liralık bir devlet bütçesi azdır. Yeni Türkiyenin en az «500,000,000» liralık bir varidat bütçesine ihtiyacı var. Bu bütçe bir para bütçesi değil bir iş bütçesi olmalıdır!

Paraya göre iş değil, işe göre para!

İş bütçesinde asıl olan varidat fasılları değil masarifat fasıllarıdır. İş bütçesinde memleketin tanzim ve inşa plânı görünür. Bütün teyidini, inkılâbın, hâdisata tâbi olmak değil, hâdisata tahakküm etmek, müdahale etmek ve emretmek vaz’ından alan bu iş ve inşa plânında vatanın bütün iş ve kuvvet unsurlarının kat’î hesap ve takdiri vardır. İş bütçesinde milletin «iş kabiliyeti» realize edilir. İş bütçesinde, millî iş ve inşa plânı içine alınmasında faide bulunan, zaruret bulunan, her vatandaşın ve her şeyin bir yeri vardır. İş bütçesinde biz, bugün mevcut olmıyan ve fakat yarın doğacak olan millî iş şubelerinin, zengin bir koyunculuğun, müterakki bir ziraatin, yüksek sanayi tekniğinin yolların, bankaların, kara, deniz ve hava vasıtalarının ve hepsinin üstünde, zengin, şen ve medenî yüksek bir milletin şeklini ve inşa plânını buluruz. Millî toprak mahsulâtına ve sanayi maddelerine yüksek fiat, Türk işçisine yüksek ekmek hakkı, Türk pazarına geniş ve hummalı bir mübadele faaliyeti ve nihayet devlet hazinesine çok varidat, iş bütçesinin tabiî neticesidir.

***

Hulâsa;

Şimdi inkılâbımızın mevzuu, millî kuvvet unsurlarımızın, millî bir «iş ve inşa plânı» içinde hesap ve tanzim olunuşudur. Bu unsurlara, yani bir taraftan Türk toprağının tabiatında uyuyan ve henüz işlenmemiş bulunan verim kudretine, diğer taraftan Türk insanının kanında yatan ve henüz işlenmemiş bulunan iş kabiliyetine hayat ve cereyan vermek işi, bugünkü inkılâp neslinin eseri ve mucizesi olacaktır.

Kendi yaratma kabiliyetini bir mucize haline koymıyan, kendi içinde «iş»in, millî hudutlar mikyasında tanzim olunmuş ahengine ve disiplinine istinat etmiyen bir milletin, bu günkü cihanın bu derin tekallübatına mukavemet edebilmesi çok müşkül olur. Kendi hudutlarımızı masun kılmak ve bu hudutlar içinde milleti, hâdisatın bütün tekallübatına karşı hem dilek, hem de mukadderat itibarile mütecanis bir cüzütam halinde tutabilmek için, her şeyden evvel, millet içindeki iş ve iktisat münasebetlerini tanzim ve teşkil etmiye mecburuz.

Hudut birliği, iş birliği, dilek ve mukadderat birliği, yeni «mil­let»in vasfıdır.

1) Burada mevzuubahs olan, paranın «kıymeti» değil, fiatı yani pazardaki kurudur. Üstünde durmak istediğimiz nokta zaten Türk parasının vaziyeti olduğu ve Türk parası ise altunla karşılanmıyan ve binaenaleyh yalnız dahilî fiyat kanunlarına göre tedavül eden bir para bulunduğu için, altun esasında müessir olan kıymet kanunlarının burada nazarı dikkate alınmasına lüzum görülmedi.