[Şevket Süreyya Aydemir / Ekim 1932]

Türk inkılâbı, Türk teşkilâtçısından bir «İşplânı» bekliyor. Bu iş plânının ilk adımda hedefi; Türkiyede «İçpazar»ın yaratılması ve tanzim edilmesidir.

İçpazar deyince biz, her şeyden evvel, Türkiyede Türk emtiası arz ve talebinin ve bu suretle de Türkiyede Türk emtiasının mübadelesi ve paraya tahvili imkânının bütün memleket mikyasında bir genişlik almasını, yani millî iktisat işlerinin «Memleket – şumulleşmesi»ni anlıyoruz. Bütün hudutlarımızı saran ve memleketin her bucağını birbirine bağlıyan, «vatan – şumul» bir ik­tisat birliği, şimdi millî bir iş plânının, hem tezi, hem mevzuudur. Bu tezin ve bu mevzuun manasını olduğu gibi anlayabilmemiz için şu nokta üstünde biraz duralım:

Bugünkü Türkiye geniş, fakat iptidaî bir köylü memleketidir. Sayısı az modern sanayi müesseselerinin yeni, nakil vasıtalarının ve bunların zarurî kıldığı emtia hareketlerinin nisbî inkişaf manzarasına rağmen iptidailiğin yani mubadele darlığının ve teknik geriliğinin damgası, vatanımızın yüzünden henüz tamamile silinmiş değildir. Ta Akdeniz sahillerinden Cezireyiülyâ yaylâlarına doğru uzanan kalabalık bir aşiretler silsilesi, uzun ve geniş bir seyyar Türkiye vardır ki hâlâ, kurunuvusta oymaklarının âvâre hayatını yaşar.

Mubadeleye sahne olan şehirlerden ve münakalât vasıtalarından uzakta kalan; bilhassa şark vilâyetlerinin hücra yaylalarına, vadilerine yayılan geniş, bir köylü kalabalığı vardır ki hâlâ, burada her köylünün bütün hayatında istihlâk ettiği mübadele maddeleri kıymeti, nihayet bir hiçten ve meselâ bütün hayatı boyunca kullandığı mensucat miktarı, öldüğü zamanda sarındığı kefenden hiç te fazla değildir.

İnce bir sahil parçası müstasna olmak üzere hemen bütün Anadoluda tekniksizlik, mübadelesizlik yahut pazar tıkanıklığı «sâyi» semeresizleştirmiş ve «Sâyin semeresizliği» buralarda Türk vatandaşının ihtivaç derecesini inanılmaz bir iptidaîliğe indirmiştir.

Birçok yerlerde petrol bilinmez. Şeker ancak mahdut kasaba ve köyler ve bu kasaba ve köylerin ancak mahdut evlerine girebilmiştir, ayakkabı henüz çarığın yerini tutamamıştır.

Hülâsa, vatanımızın geniş parçalarında Türk vatandaşı henüz ne bir emtia müstahsili, ne de bir emtia müstehlikidir.1

Buralarda müstahsilin bütün endişesi ancak kendisinin ve ailesinin asgarî hadde indirilmiş ihtiyaçlarını teminden ibarettir.

Bu şerait altında mal mübadelesi yani emtia arz ve talebi tabiatile Türk vatanının ancak mahdut mıntakalarına inhisar etmiş, geniş vatandaş tabakaları bu emtia hareketlerinin haricine çekilmiş, hülâsa memlekette millî emtîa üzerine müstenit bir «İç pazar», yahut memleketin bütün noktalarını biribirine bağlayan «vatanşümul» bir iktisat birliği teessüs edememiştir. Bu suretle de büyük inkılâbımızı millî iktisat sistemimizin hareketliliğine ve zindeliğine dayandırmak şartı tabiatile henüz tahakkuk hedefine varmamış kalmıştır.

Binaenaleyh, vatanımızın bugünkü iktisadî manzarasını, milletimizin iktisadî kabiliyetinin son ve tam ifadesi ve memleketimizin bugünkü iktısadî görünüşün tam bir «milli iktısat» manzarası gibi almamız ve mütalea etmemiz henüz kabil değildir.

Çünkü, mübadele haricinde yaşıyan ve bu suretle memleketin ik­tisat devri daimisinin kenarında veya dışında kalan yüz binlerce Türk ailesinin yaratma ve satın alma kabiliyeti, yani bunların iktisadi vatandaşlık hissesi bugünkü iktisadî sigamıza henüz katılmış değildir. Saniyen bugünkü iktısadî keyfiyetimize, tam bir «millî iktisat» vasfını nasıl verebiliriz ki, ondan bir «millî iktisat» sistemi için esas şart olan «vatanşümul»lüğün, «bütün»lüğün, yani «millî»liğin ebâdı ve manzarası yoktur.

«Bütün»lük, yani millî iktisat işlerinin bütün millete sârî ve bütün milleti ihtiva edici bir faaliyet oluşu ve bu faaliyetin millî hudutlarımız mikyasında inkişaf edişi, yani bütün memleketi ihtiva edici bir vüsat alışı, hülâsa millî iktisatta tamamlık ve birlik,

İşte iç pazar, yahut millî pazar budur.

Bu iç pazarın, bu millî pazarın, yahut bütün memlekete şamil ve milleti ihtiva eden, hülâsa hakikî manasile «bütün» olan yani «millî» olan bu iktisat birliğinin yaratılması,

İşte Türk inkılâbının Türk teşkilâtçısından beklediği millî iş planının mezvuu ve hedefi.

***

Bugünkü Türkiye, geniş, fakat iptidaî, yani «dar mübadeleli ve geri teknikli» bir köylü memleketidir demiştik. Geri ve iptidaî bir cemiyette ziraat, yani toprak işleri, iktisadî istihsal faaliyetlerinin hepsini kendi içinde toplar ve ziraat haricinde bir istihsal faaliyeti âdeta düşünülmez. Böyle bir cemiyet merhalesinde, cemiyetin faal iktisat unsuru, yahut cüzütamı olan köylü ailesi, ziraatin bütün şubelerini (ekincilik, bağ ve bahçecilik, hayvancılık ilâh.) kendi ihtiyacı nisbetinde, fakat kendi elinde tuttuktan başka, en hayatî sanayiin bütün şubelerini de yine kendi kulübesinde yaşatır. Meselâ ileri bir cemiyette ziraî san’atlar, gıda san’atları, geyim san’atları, inşa ve tamir işleri şeklinde ayrılan müstakil sanayi faaliyetleri, iptidaî bir cemiyette köylü ailesinin – yine kendi ihtiyacı nisbetinde işleri meyanındadır. Böyle iptdaî bir cemiyette ziraat adeta, «hem yetiştiren, hem de işleyen» tek bir san’at şubesi halindedir, ve bittabi böyle bir cemiyette mubadelenin genişlemesi, pazar işlerinin memleket mikyasında bir ehemmiyet alması ve mubadelenin memleketin bütün bucaklarını ve bütün vatandaşlarını sökülmez bağlarla biribirine bağlaması için hiçbir sebep mevcut değildir.

Çünkü bu cemiyette istihsal maddeleri, o cemiyeti teşkil eden cüzütamlar, yani köylü aileleri için hep aynıdır, ve istihsalin miktarı müstahsilin zatî ihtiyacile takyit edilmiştir. Binaenaleyh, ne köylerde, ne de adeta yarı köy şeklinde yaşayan ve toprağa merbut olan kasaba ve şehirlerde «içtimaî iş bölümü» yani istihsal işlerinin evvela ziraatle sanayi arasında, sonra da ziraatin ve sanayiin kendi içinde bir takım şubelere bölünüşü ya doğmamış veya inkişaf etmemiş ve genişlememiştir.

İşte şimdi Türk vatanının – ihracat için istihsal yapan bazı mıntakalarile mahdut tevzi merkezleri müstesna olmak üzere – henüz geniş sahalarda göze çarpan manzarası budur.

Binaenaleyh, Türk vatanını siyaseten olduğu gibi iktisaden de tam, ve bütün bir birlik haline getirmek için ilk adım, mubadele varlığının ve teknik geriliğinin eseri olan bu iptidailiğin damgasını da onun yüzünden silmek, yani Türkiyede (içtimaî iş bölümü)nü memleket mikyasında yaratmak ve tanzim etmektir.

İçtimaî iş bölümünün inkişafı ve tanzimi… İşte içpazarın, millî pazarın yaratılışı budur.

***

Bir memlekette ictimaî iş bölümünün ilk inkişaf merhalesi, mahsul yetiştirme işlerinin, mahsul işleme işlerinden ayrılması ziraatin sanayiden tefriki, yani köylü ailesinin, gıda maddelerile ham maddeler müstahsili, fakat sanayi mamulâtı müstehliki haline gelmesile başlar.

Mahsulün işlenmesinin, mahsulün yetiştirilmesi işlerinden ayrılışı, bizzat ziraati bir san’at yani emtia istihsal eden bir iktisat faaliyeti haline kalbediyor ve bu iki istihsal şubesini, mütekabilen birbiri için çalışan, mütekabilen birbirine pazar olan iki millî faaliyet haline koyuyor. Çünkü istihsal ancak kendine hariçte talep bulduğu nisbette fazlalaşır ve mahsul, yani müstahsilin zatî ihtiyacına yarayan şey, ancak diğer mahsullerde kendi karşılığını (kendi kıymet muadilini) bulduğu nisbette emtiaya tahavvül eder, yani mubadeleye tahsis olunabilir.

İlk evvelâ mahsul yetiştirme işlerinin mahsul işleme işleri ile, yani ziraatin sanayile ayrılışı şeklinde tecelli eden bir seyir (Differenciation) gittikçe bir taraftan ziraatin, diğer taraftan sanayiin kendi dahilinde müstakil şubelere ayrılışı, nihayet bunlardan daha tâli diğer bir takım istihsal şubelerine bölünmesi şeklinde derinleşir ve mürekkepleşir. Bu suretle kendi istihsalâtını, diğer şubelerin istihsalâtile karşılaştıran istihsal faaliyetleri artar ve mubadele imkânları çoğalır (bir taraftan muayyen ziraat mahsullerinin istihsalinde ihtisaslaşmış ziraî mıntakalar, diğer taraftan müsait şartlarla inkişaf etmiş sanayi mıntakaları ve şubeleri vücut bularak mübadele memleket mikyasında bir mahiyet alır). Memleketin en hücra bucakları biribirine bağlanır. O ana kadar basit ve passif yani fakir ve geri bir müstahsil olan toprak işçisi bu makanizmada iş kabiliyetini paraya tahvil etme imkânını bularak «İçpazar» yani millî pa­zar doğar ve ilerler.

Hülâsa ictimaî iş bölümünün inkişafı, iç pazarın yaratılması seyrinde bir vaziyeti esasiyedir.

***

Filvaki Anadoluda şarktan garba doğru yaklaştıkça, bazı tipik ziraî istihsâl maddelerini (tütün, meyvalar, pamuk…) köylünün fazla istihsal ettiği ve bu suretle memleketimizin bir kısmında «mahsul»ün mubadele maddesi haline geldiği görülür.

Fakat bunun hususî bir manası vardır. Şu itibarla ki, evvelâ bu sahalar Türk vatanının hey’eti umumiyesi değildir. Bundan başka şu da var ki buralarda inkişaf eden ziraî istihsal işleri – hatta münakale ve mubadele makanizması – hemen munhasıran haricî pazarın, yani ecnebi sermaye piyasalarının arz ve taleplerine tâbi olarak inkişaf etmiş ve yürümekte bulunmuştur. Vakıa munhasıran ziraî ihracat maddelerinin inkişafı memlekete hariçten bir takım kıymetler girişini ve bu suretle de iç pazarda mubadelenin inkişafını icap ettirirse de bu genişleme, içpazarın teşekkülü, yani mubadelenin memleket dahilinde millî bir mahiyet alması için kâfi değildir. Çünkü münhasıran ihracatçı bir istihsal faaliyeti; munhasıran ihracatçı olan memleketin, bir taraftan sermaye hareketlerinde genişlemeler yaratırken, diğer taraftan onun kendi ithalâtçısı olan ecnebi serma­ye piyasalarına karşı tabiiyetini doğurur.

Bilhassa harp sonu devrinde, hammadde ihracatçısı memleketlerin çoğalması, en ileri teknikle çalışanların vaziyete hâkim olup Türkiye gibi geri teknikli ihracatçı memleketlerin ikinci plâna atılmış, hammadde ve gıda maddeleri ihracatçısı memleketleri, kendi tekniklerini mütemadiyen rasyonelleştiren sanayi memleketlerine karşı gittikçe bağlamakta ve geri tekniğin ileri tekniğe tabiiyeti şeklinde tecelli eden «yeni müstemlekecilik» bu suretle doğmaktadır.

Nitekim eski Türkiyede de, bir kısım maddeler ihracatının ve bu suretle bir kısım ihracat mıntakalarında alım kabiliyetinin mütemadi artışına rağmen bu inkişaf, memleketin yarı müstemlekelik vasfını hiçbir suretle azaltmamış, bilâkis arttırmış ve onun etrafındaki menfaat mücadelelerini keskinleştirmişti. Buralarda ihracatın inkişafı içpazarın inkişafına muvazi bir şekilde cereyan etmediği için bu inkişaf eden ihracatçılık mem­leketin muhtelif bucaklarının biribirine bağlanması değil, ihracatçı mıntakalarımızın ecnebi sermaye piyasalarına karşı passif ve mukavemetsiz bir bağlılığı şeklinde tecelli etmişti.

Halbuki biz, bizim tâbiiyetimizi temdit eden tek cepheli bir inkişaf değil, vatan şumulleşmeyi müdafaa ediyoruz. Bir millî iktisadın vatan – şumulleşmesi başka, iktisaden tâbi bir pazar kılınış yine başkadır.

Vatan – şumulleşmek demek, şimdi millî mübadeleye hemen hiç bir şey vermeyen Diyarbekir, Bitlis ve Erzincan köylüsünün İstanbul ve İzmirin fabrikasyon işi olan gıda maddelerini, geyim ve ev eşyasını alabilmesi, İstanbul ve İzmir sanayicisinin de Diyarbekir, Bitlis ve Erzincan köylüsünün yarattığı gıda maddelerini ve ham maddesini kullanması demektir.

Millî iktisadın vatanşümul bir genişlik ve birlik alışında, memleketin her bucağının diğer bucağına, her istihsal şubesinin diğer istihsal şubesine karşı karşılıklı tâbiiyet ve metbuiyeti, fakat bu suretle bir sistem haline gelen millî iktisadın, diğer millî iktisatlara, yahut ecnebi sermaye ve emtia piyasalarına karşı – spesifik emtia ile ağır istihsal vasıtaları müstesna olmak üzere – istiğna ve istiklâli vardır.

***

Harpsonu inkılâplarına kadar «İçtimaî iş bölümü» halk hayatının içinden kendi kendine doğru ve hariçten her hangi bir küvvetin müdahale ve tesirine tâbi olmaksızın kendi kendine inkişaf eder giderdi. Harpsonu inkılâplarına kadar içtimaî iş bölümünün filosoflar ve iktisatçılar dilinde fetiş bir mahiyeti ve adeta mukaddes bir manası vardı.

Filhakika bütün kanuniyetleri başı boş cereyan eden ve bu kanuniyetlerin keyfine hiç bir suretle müdahale edilmeyen liberal bir cemiyette, ictimaî iş bölümünün maddî ifadesî olan (Emtia)nin fetiş bir mahiyet arzettiğini itiraf etmemek mümkün değildir. Burada müstahsıl, bütün makanizması ve bütün arz ve talep plânı evvelden hesap olunmuş bir pazar için değil, ne olduğu ve nerede bulunduğu bilinmeyen meçhul müstehlikler hesabına; hududu ve takati bilinmiyen meçhul bir arz ve talep için çalışır. Mahsulünü bir karanlık uçuruma bırakılan bir tali taşı gibi nereye vuracağını ve nereye varacağını bilmeden pazarın anarşisine atar ve (fiyat) denilen aksisadayı bu uçurumun derinliğinden kendi talihinin hükmünü bekler gibi endişeler içinde bekler.

Fakat Türkiye bir harpsonu inkılâbı geçiriyor ki, bütün harpsonu inkılâpları gibi o da seyrini bir tali oyununun seyrine ve anarşisine hiç bir suretle tâbi kılamaz. Hem işlenmemiş tabiatın, hem geri cemiyet kaidelerinin iptidaî cilvelerine tahakküm ve onları kendi maksadının hedefine ve plânına esir etmek mecburiyeti, bütün harpsonu inkılâpları gibi Türk inkılâbının da vasfıdır.

Bu inkılâpları ve onların inkişaf istikametlerini mütalâa için mutasavvıf filosofun ve mutasavvıf iktisatçının usul ve mantığı kâfi gelemez. Bir inkılâp memleketi için filosof ve mutasavvıf iktisatçı, Nietsche’nin beyaz tüylü masum koyuncuklara benzettiği acip âlim tipidir ki, bunlara verilecek en iyi ceza, onları kendi mantıklarile kendi âlemlerinde başbaşa bırakmaktır.

Halk hayatının içinden doğacak bir iktisadî inkişafı, bir ictimaî iş bölümünü beklemeğe bizim ne vaktimiz, ne de şartlarımız müsait değildir.

Halk hayatının içinden, millî iktısadiyat işlerimizi vatan-şümûl kılacak, millî istiklâlimizin vücut ve bakasına mesnet olacak bir iktisadî inkişafın, millî bir iş taksiminin doğuşunu beklemeğe razı olmak demek, Türk iktisadiyatının bugünkü iptidailiğine ve dağınıklığına, Türk tekniğinin bugünkü geriliğine, hülâsa Türk köylüsünün bugünkü iptidaî istîhsal ve bugünkü aşağı tediye kabiliyetine daha doğrusu onun bugün olduğu kadar yarın da mübadele ve pazar harici kalışına ve bunun mukadder tesirlerine katlanmak ve razı olmak demektir.

Harp sonu inkılâplarından evvel iktisadî hayatın seyrine müdahale ediş, yani hariçten bir takım usuller ve vasıtalarla ictimaî iş taksiminin şu veya bu istikamette inkişaf ettirilişi «sun’î» ve «gayri makul» telâkki edilirdi. Filhakika o devir için böyle bir müdahale hem mevzusuz, hem de manasızdır. Halbuki harp sonu inkılâplarından sonra ve bu inkılâplardan en şayanı dikkat olanından birini yaşatan Türkiye için asıl «sun’î» ve «gayri makul» olan şey bu ictimaî iş taksiminin, inkılabın gayelerine ve menfaatlerine uygun bir şekilde inkişaf ettirilişi işine devletin alâkasız ve müdahalesiz kalışıdır.

Çünkü harpten evvel millet iktisadiyatı, ancak sermaye iktisa­diyatı idi. Halbuki şimdi millet iktisadiyatı, ancak devlet iktisadiyatıdır. Bunun içindir ki ictimaî iş bölümünün, inkılâbın gaye ve menfeatlerine uygun bir istikamette inkişaf ettirilmesi ve tanzim edilmesi işi şimdi, başıboş bir inkişafın insiyâkî bir eseri değil millî bir «iş planı»nın tezi ve mevzuudur.

Türk inkılâbı, Türk teşkilâtçısından bu «Plân»ı bekliyor.

1) Emtia laaletayin «mahsul» demek değildir. Emtia mahsulün müstahsilin zatî ihtiyacından fazla kalan ve pazara sevk, yani mübadeleye arzolunan kısmı demektir.