[Burhan Asaf Belge, Cihan İçinde Türkiye / Eylül 1932]
Tanzimat ricali, garp devletlerine karşı bazı taahhütlere girişmişlerdi: Mal ve can koruyabilecek bir asayiş ve bu asayişi temin edebilecek bir idare. Taksimatı mülkiyeyi ve Belediye teşkilâtını ilk olarak onlar yapmışlardır. Fakat bütün bu işlerin muktedir ve mütehassıs bir kadro’suz yürüyemiyeceğini düşünerek «Mülkiyei Şahane»yi açmakla, cidden kendilerine göre isabetli ve esaslı bir programcılık zihniyeti göstermişlerdir. -Temeyyüz etmiş valilerin maiyetinde idare bakımından ameliyat ve tatbikat görmeleri faydalı addedilen Mülkiye-mezunları için «Maiyet memurlukları» ihdas etmek ve, nahiye teşkilâtından vilâyet makamına kadar, alaydan yetişme idare memurlarını mektepten mezun olanlarla değiştirmek gibi prensipler, ilk ağızda, bir hayli güzel neticeler vermiştir. Genç kaymakamlar, gittikleri yerlerde, yolları ve köprüleri yaptırmayı bir mektep ve bir «guraba hastahanesi» inşa ettirmeyi, pazar yoksa açtırmayı varsa takviye eylemeyi meslek aşkının ilk hızı ile şiar edinmişlerdi. Kabilse hattâ bunlara, bir de «Belediye bahçesi» ilâve ederlerdi.
Fakat bu neviden işler, tekrarlana tekrarlana, gittikçe klâsikleşti; İmparatorluğun menfî iktisat çerçevesi içinde görüşü daralan Mülkiyeli’nin ihatası daha fazla gelişemedi, ve bahsı geçen icraat, gittikçe «icraat» vasfını da kaybederek zarurî ve bir çok kazalarda gitgide ya mühmel yahut imkânsız mevzular halini aldı.
Şurası kayda değer ki, Tanzimatın, esasen daha ileri gayeleri yoktu. İdare kurulmuştu; elemanı yetiştirilmişti; artık iyi kötü işliyebilirdi. Memleketin istiklâline, refahına, ticarî ve sınaî umranına matuf bir görüş, Tanzimat devletinin aklından bile geçmediği için, bu bahsi geçen mahallî ve beledî mahiyette icraatı idare memurunun şahsî kabiliyetine yahut kabiliyetsizliğine havale etmekte hiç bir beis görmedi.
Hulâsa idareci ve idarei-maslahatçı Tanzimat, gayelerine göre bir teşkilât ve teşkilâtına göre eleman yetiştirme meselelerini pek âlâ halletmişti. Gerçi bu devrin en parlak günlerinde bile, devlet bir gölge-devlet, devlet otoritesi de bir gölge-otorite idi. Fakat, bu gölge-devlet ile gölge-otoriteyi memleketin her tarafında temsil hakkı ancak en yüksek idare memuruna verilmişti. Bir tanzimat-sonu hareketi olan Meşrutiyet, memleketi bu halde buldu. Bir tarafta devlet otoritesi ve bir tarafta merkezi umumî otoritesi diye bir ikilik hasıl olunca, az sonra, bunlardan birini diğerinin üstüne geçirmek mecburiyetini hissetti. Otorite, bir çok yerlerde kâtibi mes’ullerin eline geçti. Ancak sayılı ve gözde ittihatçı olan idare memurları idi ki, otoritelerin her ikisini de şahıslarında cemeylemekle rejimin dahilî siyasetini (bir hayli serbest tefsir hakkı ile de olsa) az çok vahdetle tatbik edebiliyorlardı. Meselâ, öyle valiler vardı ki, bunlardan bazıları sarih bir emir telâkki etmeksizin dahi mühim icraata geçebiliyorlar, bazıları da, kendilerinde emir hilâfına hareket etmek salâhiyetini görüyorlardı. Bazı yerlerde de, kıymetli bir idare memurunun kâtibi mes’ul şerrine karşı az çok himaye edildiği görülüyordu. Yani, siyasî otorite, inkısam ile vahdet formülleri arasında, şahıslara göre türlü şekiller almış ve türlü tezebzüplere sebep olmuştu. Fakat: İdare kadrosu ile Politika kadrosunu gerek gayeler, gerek teşkilâtlar, gerek ise eleman yetiştirme bakımından birleştirmek Meşrutiyet rejiminin aklına gelmemişti. Eğer gelmiş olsa idi, Mülkiye mektebini politikalaştıracaktı.
Bunu yapacağına, büyük idare memurluklarını merkezi umumiye ve komitacılıkları mücerrep zevata tevdi etti. Fırkanın belli başlı iktisadî ve içtimaî bir programı olmadığı için, dava fırkanın nüfuzunu hâkim kılmaktan ibaret kaldı. Bu da emniyet altına alındıktan sonra, artık bir İzmir valisi Rahmi Bey, meselâ vagon ticaretine başlıyabilirdi. Tanizmatın Mülkiyesi ise, bir takım idareciler yetiştirmekte devam edebilirdi. Doğrusu, Meşrutiyet devrinin iktidar fırkası, ne modern bir devlet teşkilâtına ne de «fırka» denilen şeyin demokratik ve yahut inkılâbî mana ve rolüne vukuf peyda edemeden, mütareke ile burunburuna geldi.
Bu suretle, hem, Tanzimatın bile kendine göre bir kadroyu «Mülkiyei Şahane» ile yapmağa çalıştığını hem de Meşrutiyetin bu hususta daha anlayışsız hareket ettiğini işaret etmiş olduk.
Halbuki, devrimizde, idare kadrosunu yetiştirmeğe ayni Mülkiye mektebi memur olduğu gibi, siyasî kadronun yetiştirilmesi için de, alınmış hiç bir tedbir görmüyoruz. Kaldı ki, Millî kurtuluş inkılâbı gibi çıkış ve varış noktaları muayyen bir hareketi idare eden bir inkılâp fırkası için, prensiplerin sarahaten tayini kadar bu prensiplere bağlanacak ve onları her türlü tecavüzden masun tutacak genç-kadronun yetiştirilmesi mühimdir.
Hemen söyliyelim ki, millî kurtuluş inkılâbımız «vahdet» prensipini başa geçirdiği için, idare ile fırkada ikiliği kabul edemez. Binaenaleyh, kadroyu yetiştirecek olan müessese, Mülkiye mektebi yahut mevcut Hukuk Fakülteleri ile yanyana yaşıyamaz. Yeni ve genç kadroyu, kanaatimizce, ancak bir Fırka Mektebi yetiştirebilir. Öyle bir Fırka Mektebi ki, ondan mezun olacak gençler, gerek idarede, gerek hariciye memurluklarında, gerek adliyede gerek ise matbuat sahasında, ayni görüşler ve ayni siyasî terbiye ile yer alsınlar.
Öyle ki, idare kadrosuna ayrılan gençlerimiz, Ecola des Sciences Politiques’in programından âriyet olarak alınmış «Hukuku idare», «İlmi idare» ve bunların birer tatbikat şubesini teşkil eden «İdarei umumiyei vilâyat» ve «İdarei hususiyei vilâyat» ile değil, millî kurtuluş inkılâbının bütün prensipleri ile birden mücehhez olarak işbaşına geçeceklerdir.
Öyle ki, hariciye kadrosuna ayrılan gençlerimiz, bu kadroya, gene Ecole des Sciences Politiques’in programından keza âriyet olarak alınmış mağşuş bir «tarihi siyasî» ve çoktan hükümsüz kalmış bir «hukuku umumiyei düvel ve hukuku hususiyei düvel» ile mücehhez ve kosmopolit bir dünyayı telâkki tarzının bridge partilerine Londradaki terzinin elbisesi ile oturan ve manikürlü tırnakların üzerinden yavan ve kalp mondanite bahisleri kaydıran züppeleri gibi değil, milletin geniş kültür tarihinden Avrupanın «müstemlekecilik tarihi»nden olduğu kadar haberdar ve rejimin bütün iç ve dış -iktisada ait davalarını müdrik şayanı emniyet mümessilleri olarak katılacaklardır.
Öyle ki, adliyeye intisap edecek gençlerimiz, rejimin hak ve adalet mefhumunu, Roma Hukuku’nun kim bilir kaçıncı basübadelmevtinde değil, Anadolu köylüsünün fedakârlıklar ve feragatler destanında arıyacaklardır.
Ve nihayet matbuat sahasına atılacak olan gençlerimiz, bize bugünkü matbuatın hazin manzarasını değil, inkılâbın prensiplerini iyi bilen ve bunların tarzı tatbikini münakaşa, tenkit ve kontrol eden hem terbiye hem de esaslı bir siyaset unsuru matbuatı yaşatacaklardır.
Fakat bütün bu işlerin yapılabilmesi için, Mülkiye Mektebinin ve Hukuk Fakültemizin meczedilerek bir Fırka Mektebi’ne kalbedilmeleri lâzımdır. Ankarada bulunması şart olan böyle bir mektep, inkılâbımıza göre bir «cihanı telâkki tarzı»nı verdikten sonra, bize; idarî, iktisadî ve malî sahalardaki teşkilâtçı ve tuttuğunu koparıcı ileri elemanı; haricî sahadaki siyasî ve iktisadî tahsil ve terbiyesi yerinde çalışkan unsuru; kitabı ve mercii inkılâbın prensipleri olan adliyeciyi ve nihayet, inkılâp devletini inkılâp prensipleri namına kontrol eden ileri görüşlü gazeteciyi yetiştirecektir.
FIRKA MEKTEBİ.