[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Temmuz 1932]
Her san’at eseri onu vücuda getiren san’atkârdan evvel cemiyetin malıdır. Çünkü, san’atkârın kendisi, bir tesadüfün veya esrarengiz bir takım kudretlerin meydana attığı bir mahlûk değil, doğrudan doğruya cemiyetin mahsulü bir insandır. San’atkâr kendi yarattığı san’at eserinde ve cemiyet kendi doğurduğu bu insanda şuura erer. Victor Hugo şairin tarifini yaparken daha ileri gitmiş: «Şair, kâinatın tannan şuurudur.» demiş.
***
San’atın nazariyesile meşgul münekkitler, kendi fikir ve meyillerine göre bir takım tasnifler yapmışlardır. Meselâ san’atkârları, ferdiyetçi cemiyetçi diye iki sınıfa ayırmışlardır. Bunlara göre PASCAL, STENDHAL, DOSTEİEWSKİ tam birer fert ve ferdiyetçi nümunesidir. Yani bu üç şahsiyetin bulundukları muhit ve yaşadıkları zamanla ne müteaddî, ne passif hiç bir münasebetleri yoktur ve dehalarının, mizaçlarının veya bünyevî teşeküllerinin hususiyetinden başka bariz bir vasıfları görülemez. Şu halde acaba sebep nedir ki, Fransa’dan bir tane Dostoiewski ve Rusya’dan tek bir Stendhal çıkmamıştır ve Pascal’ı, halis bir Fransız olduğu halde, 1860 Fransa’sında tasavvur etmeğe imkan bulamayız?
***
Leningrad’da bir müzeyi gezmiştim. Burada müzenin her salonu yalnız bir nevi eşyaya değil, ilmî metotlara göre her nevi eşya ve vesikalarıyla bir devre tahsis edilmiştir. Meselâ, on sekizinci asra mahsus salona girdiğiniz vakit orada, o devre ait ne varsa, kunduradan vazoya, vazodan tabloya kadar hepsini bir arada bulursunuz. Bu muhtelif ve birbirini tutmayan eşya, hep birden ait oldukları asrı gözünüzün önünde sentetkik bir tarzda tecessüm ettirir.
***
Mizaç, sima, renk ve bünyece biribirinden ayrı görünen ve muayyen bir muhit ve zamana mensup olan insanlar da böyledir. Biz, ne yaparsak yapalım, kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım bu çemberin dışına çıkamayız. Çıksak neye yarar? Nevi şahsına münhasırlık, şahsiyet sahibi olmak değildir. Biz ancak devrimizi, muhitimizi en enmuzecî bir tarzda temsil ettiğimiz vakittir ki, bir şahsiyet sahibi sayılabiliriz.
***
Garip ve anarşik ferdin, çok defa, bir şahsiyet sahibi görünce onu kendisinden zannetmesinin sebebini bunda, yani nevi şahsına münhasırlıkla şahsiyeti biribirine karıştırmasında aramalıdır.
***
Tek başına, bir dağ tepesinde oturan adam nevî şahsına münhasır bir adamdır. Fakat, şahsiyet sahibi değildir. Bu adam neyi ifade ediyor? Nihayet, bir dağ başında oturmayı… Bu hareket olsa olsa ancak bizim acayibimize gitmekle kalır. Onun, bizi, bundan fazla alâkadar edebilmesi için, hayatî, yani umumî bir kıymet ve manayı haiz olması, bir fanteziden ibaret bulunmaması lâzım gelir.
***
Ferdiyetçi Stendhal’in hotkâm ve âsi fertleri bile böyle umumî birer manayi ve hattâ hükmü ifade ederler. Julien Sorel’le Fabrice del Dongo’yu, bunun için biz hâlâ unutmadık.