<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>KADRO DERGİSİ</title>
	<atom:link href="http://kadrodergisi.com/eskisayilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar</link>
	<description>Eski Sayılar (1932-1934)</description>
	<lastBuildDate>Thu, 05 Aug 2010 22:06:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Fırka Mektebi</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/firka-mektebi/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/firka-mektebi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Aug 2010 22:06:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Burhan Asaf Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=751</guid>
		<description><![CDATA[[Burhan Asaf Belge, Cihan İçinde Türkiye / Eylül 1932] Tanzimat ricali, garp devletlerine karşı bazı taahhütlere girişmişlerdi: Mal ve can koruyabilecek bir asayiş ve bu asayişi temin edebilecek bir idare. Taksimatı mülkiyeyi ve Belediye teşkilâtını ilk olarak onlar yapmışlardır. Fakat bütün bu işlerin muktedir ve mütehassıs bir kadro&#8217;suz yürüyemiyeceğini düşünerek «Mülkiyei Şahane»yi açmakla, cidden kendilerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Burhan Asaf Belge, Cihan İçinde Türkiye / Eylül 1932]</p>
<p>Tanzimat ricali, garp devletlerine karşı bazı taahhütlere girişmişlerdi: Mal ve can koruyabilecek bir asayiş ve bu asayişi temin edebilecek bir idare. Taksimatı mülkiyeyi ve Belediye teşkilâtını ilk olarak onlar yapmışlardır. Fakat bütün bu işlerin muktedir ve mütehassıs bir kadro&#8217;suz yürüyemiyeceğini düşünerek «Mülkiyei Şahane»yi açmakla, cidden kendilerine göre isabetli ve esaslı bir programcılık zihniyeti göstermişlerdir. -Temeyyüz etmiş valilerin maiyetinde idare bakımından ameliyat ve tatbikat görmeleri faydalı addedilen Mülkiye-mezunları için «Maiyet memurlukları» ihdas etmek ve, nahiye teşkilâtından vilâyet makamına kadar, alaydan yetişme idare memurlarını mektepten mezun olanlarla değiştirmek gibi prensipler, ilk ağızda, bir hayli güzel neticeler vermiştir. Genç kaymakamlar, gittikleri yerlerde, yolları ve köprüleri yaptırmayı bir mektep ve bir «guraba hastahanesi» inşa ettirmeyi, pazar yoksa açtırmayı varsa takviye eylemeyi meslek aşkının ilk hızı ile şiar edinmişlerdi. Kabilse hattâ bunlara, bir de «Belediye bahçesi» ilâve ederlerdi.<span id="more-751"></span></p>
<p>Fakat bu neviden işler, tekrarlana tekrarlana, gittikçe klâsikleşti; İmparatorluğun menfî iktisat çerçevesi içinde görüşü daralan Mülkiyeli&#8217;nin ihatası daha fazla gelişemedi, ve bahsı geçen icraat, gittikçe «icraat» vasfını da kaybederek zarurî ve bir çok kazalarda gitgide ya mühmel yahut imkânsız mevzular halini aldı.</p>
<p>Şurası kayda değer ki, Tanzimatın, esasen daha ileri gayeleri yoktu. İdare kurulmuştu; elemanı yetiştirilmişti; artık iyi kötü işliyebilirdi. Memleketin istiklâline, refahına, ticarî ve sınaî umranına matuf bir görüş, Tanzimat devletinin aklından bile geçmediği için, bu bahsi geçen mahallî ve beledî mahiyette icraatı idare memurunun şahsî kabiliyetine yahut kabiliyetsizliğine havale etmekte hiç bir beis görmedi. </p>
<p>Hulâsa idareci ve idarei-maslahatçı Tanzimat, gayelerine göre bir teşkilât ve teşkilâtına göre eleman yetiştirme meselelerini pek âlâ halletmişti. Gerçi bu devrin en parlak günlerinde bile, devlet bir gölge-devlet, devlet otoritesi de bir gölge-otorite idi. Fakat, bu gölge-devlet ile gölge-otoriteyi memleketin her tarafında temsil hakkı ancak en yüksek idare memuruna verilmişti. Bir tanzimat-sonu hareketi olan Meşrutiyet, memleketi bu halde buldu. Bir tarafta devlet otoritesi ve bir tarafta merkezi umumî otoritesi diye bir ikilik hasıl olunca, az sonra, bunlardan birini diğerinin üstüne geçirmek mecburiyetini hissetti. Otorite, bir çok yerlerde kâtibi mes&#8217;ullerin eline geçti. Ancak sayılı ve gözde ittihatçı olan idare memurları idi ki, otoritelerin her ikisini de şahıslarında cemeylemekle rejimin dahilî siyasetini (bir hayli serbest tefsir hakkı ile de olsa) az çok vahdetle tatbik edebiliyorlardı. Meselâ, öyle valiler vardı ki, bunlardan bazıları sarih bir emir telâkki etmeksizin dahi mühim icraata geçebiliyorlar, bazıları da, kendilerinde emir hilâfına hareket etmek salâhiyetini görüyorlardı. Bazı yerlerde de, kıymetli bir idare memurunun kâtibi mes&#8217;ul şerrine karşı az çok himaye edildiği görülüyordu. Yani, siyasî otorite, inkısam ile vahdet formülleri arasında, şahıslara göre türlü şekiller almış ve türlü tezebzüplere sebep olmuştu. Fakat: İdare kadrosu ile Politika kadrosunu gerek gayeler, gerek teşkilâtlar, gerek ise eleman yetiştirme bakımından birleştirmek Meşrutiyet rejiminin aklına gelmemişti. Eğer gelmiş olsa idi, Mülkiye mektebini politikalaştıracaktı.</p>
<p>Bunu yapacağına, büyük idare memurluklarını merkezi umumiye ve komitacılıkları mücerrep zevata tevdi etti. Fırkanın belli başlı iktisadî ve içtimaî bir programı olmadığı için, dava fırkanın nüfuzunu hâkim kılmaktan ibaret kaldı. Bu da emniyet altına alındıktan sonra, artık bir İzmir valisi Rahmi Bey, meselâ vagon ticaretine başlıyabilirdi. Tanizmatın Mülkiyesi ise, bir takım idareciler yetiştirmekte devam edebilirdi. Doğrusu, Meşrutiyet devrinin iktidar fırkası, ne modern bir devlet teşkilâtına ne de «fırka» denilen şeyin demokratik ve yahut inkılâbî mana ve rolüne vukuf peyda edemeden, mütareke ile burunburuna geldi.</p>
<p>Bu suretle, hem, Tanzimatın bile kendine göre bir kadroyu «Mülkiyei Şahane» ile yapmağa çalıştığını hem de Meşrutiyetin bu hususta daha anlayışsız hareket ettiğini işaret etmiş olduk.</p>
<p>Halbuki, devrimizde, idare kadrosunu yetiştirmeğe ayni Mülkiye mektebi memur olduğu gibi, siyasî kadronun yetiştirilmesi için de, alınmış hiç bir tedbir görmüyoruz. Kaldı ki, Millî kurtuluş inkılâbı gibi çıkış ve varış noktaları muayyen bir hareketi idare eden bir inkılâp fırkası için, prensiplerin sarahaten tayini kadar bu prensiplere bağlanacak ve onları her türlü tecavüzden masun tutacak genç-kadronun yetiştirilmesi mühimdir. </p>
<p>Hemen söyliyelim ki, millî kurtuluş inkılâbımız «vahdet» prensipini başa geçirdiği için, idare ile fırkada ikiliği kabul edemez. Binaenaleyh, kadroyu yetiştirecek olan müessese, Mülkiye mektebi yahut mevcut Hukuk Fakülteleri ile yanyana yaşıyamaz. Yeni ve genç kadroyu, kanaatimizce, ancak bir Fırka Mektebi yetiştirebilir. Öyle bir Fırka Mektebi ki, ondan mezun olacak gençler, gerek idarede, gerek hariciye memurluklarında, gerek adliyede gerek ise matbuat sahasında, ayni görüşler ve ayni siyasî terbiye ile yer alsınlar.</p>
<p>Öyle ki, idare kadrosuna ayrılan gençlerimiz, Ecola des Sciences Politiques&#8217;in programından âriyet olarak alınmış «Hukuku idare», «İlmi idare» ve bunların birer tatbikat şubesini teşkil eden «İdarei umumiyei vilâyat» ve «İdarei hususiyei vilâyat» ile değil, millî kurtuluş inkılâbının bütün prensipleri ile birden mücehhez olarak işbaşına geçeceklerdir.</p>
<p>Öyle ki, hariciye kadrosuna ayrılan gençlerimiz, bu kadroya, gene Ecole des Sciences Politiques&#8217;in programından keza âriyet olarak alınmış mağşuş bir «tarihi siyasî» ve çoktan hükümsüz kalmış bir «hukuku umumiyei düvel ve hukuku hususiyei düvel» ile mücehhez ve kosmopolit bir dünyayı telâkki tarzının bridge partilerine Londradaki terzinin elbisesi ile oturan ve manikürlü tırnakların üzerinden yavan ve kalp mondanite bahisleri kaydıran züppeleri gibi değil, milletin geniş kültür tarihinden Avrupanın «müstemlekecilik tarihi»nden olduğu kadar haberdar ve rejimin bütün iç ve dış -iktisada ait davalarını müdrik şayanı emniyet mümessilleri olarak katılacaklardır. </p>
<p>Öyle ki, adliyeye intisap edecek gençlerimiz, rejimin hak ve adalet mefhumunu, Roma Hukuku&#8217;nun kim bilir kaçıncı basübadelmevtinde değil, Anadolu köylüsünün fedakârlıklar ve feragatler destanında arıyacaklardır.</p>
<p>Ve nihayet matbuat sahasına atılacak olan gençlerimiz, bize bugünkü matbuatın hazin manzarasını değil, inkılâbın prensiplerini iyi bilen ve bunların tarzı tatbikini münakaşa, tenkit ve kontrol eden hem terbiye hem de esaslı bir siyaset unsuru matbuatı yaşatacaklardır.</p>
<p>Fakat bütün bu işlerin yapılabilmesi için, Mülkiye Mektebinin ve Hukuk Fakültemizin meczedilerek bir Fırka Mektebi&#8217;ne kalbedilmeleri lâzımdır. Ankarada bulunması şart olan böyle bir mektep, inkılâbımıza göre bir «cihanı telâkki tarzı»nı verdikten sonra, bize; idarî, iktisadî ve malî sahalardaki teşkilâtçı ve tuttuğunu koparıcı ileri elemanı; haricî sahadaki siyasî ve iktisadî tahsil ve terbiyesi yerinde çalışkan unsuru; kitabı ve mercii inkılâbın prensipleri olan adliyeciyi ve nihayet, inkılâp devletini inkılâp prensipleri namına kontrol eden ileri görüşlü gazeteciyi yetiştirecektir.</p>
<p>FIRKA MEKTEBİ.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/firka-mektebi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Toprak Ağalığı</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkiyede-toprak-agaligi/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkiyede-toprak-agaligi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Aug 2010 22:01:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[İsmail Hüsrev Tökin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=739</guid>
		<description><![CDATA[[Millî İktisat Tetkikleri, İsmail Hüsrev Tökin / Eylül 1932] III. Geçen iki makalemizde (1,2) Türkiyede derebeylik rejiminden bahsederken, mütalealarımızın merkezi sikletini derebeyi ismini verdiğimiz içtimaî unsurla köylü arasındaki istihsal münasebetleri teşkil ediyordu: derebeyi ile köylü arasındaki tâbiiyet şekilleri, mahsule iştirak tarzı ilh. Bu içtimaî istihsal münasebetlerinin bir diğer cephesi daha vardır ki, o da toprağa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Millî İktisat Tetkikleri, İsmail Hüsrev Tökin / Eylül 1932]</p>
<p>III.</p>
<p>Geçen iki makalemizde (<a href="http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkiyede-derebeylik-rejimi/">1</a>,<a href="http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkiyede-derebeylik-rejimi-2/">2</a>) Türkiyede derebeylik rejiminden bahsederken, mütalealarımızın merkezi sikletini derebeyi ismini verdiğimiz içtimaî unsurla köylü arasındaki istihsal münasebetleri teşkil ediyordu: derebeyi ile köylü arasındaki tâbiiyet şekilleri, mahsule iştirak tarzı ilh. Bu içtimaî istihsal münasebetlerinin bir diğer cephesi daha vardır ki, o da toprağa tasarruf veya temellük edenle devlet arasındaki hukuk münasebetleridir. Bunlar toprak mülkiyetinin temin ve teyidine müteallik münasebetlerdir. Osmanlılar devrinde bu münasebetlerin tarihî seyrini iki devire ayırmak mümkündür: birinci devir Tanzimattan ve arazi kanununun neşri tarihinden evvel, ikinci devir de sonradır. Yalnız tanzimat ile arazi kanununun neşri tarihi arasında küçük bir intikal safhası vardır ki, bu safhanın tecrübeleri, arazi kanununu hazırlamıştır.<span id="more-739"></span></p>
<p>Birinci devirde arazi sahibi ile devletin münasebatını tanzim eden bir kanun yoktu. Beş buçuk asır süren bu devirde arazinin sureti tasarrufuna dair ahkâm ve muamelât «ahkâmı şer&#8217;iye ve fetavayi şerife» ile faslolunurdu.Yalnız Kanunî Sultan Süleyman zamanında «ahvali mülk ve raiyet» tanzim olunurken bir de ara­zi kanunu neşredilmişti. Bu kanun bir taraftan sipahi ile raiyyet arasındaki münasebetleri yani raayanın sipahi derebeyine olan tâbiiyetini teyit, diğer taraftan da sipahi ile devlet arasındaki münasebetleri tanzim ediyordu.</p>
<p>Birinci devirde arazi rejiminin hukukî kaidesi ne idi?</p>
<p>Osmanlı saltanatının teessüsünden itibaren fetholunan memleketler arazisinin bir kısmı (Rumeli ve Anadolu    arazisi gibi), «<em>Arazii memleket</em>» itibar olunmuştu. Bu arazi, fetholunduğu halde fatihleri arasinda  (Beynelganimin) taksim edilmeksizin, yani timar ve zaimlere tevcih olunmaksızın rakabesi devlete ait olmak üzere tevkif edilen topraklardı. Bu topraklar, muayyen miktarda vergi tahsil edilmek üzere «<em>Arazii emiriye</em>» nami altında, müstahak olanlara verilirdi. Diğer kısmı da fatihleri arasında taksim olunur, yahut Hicaz ve Basra arazisi gibi, yerli müsliman ahali veya Sakız, Midilli ve Kıbrıs adaları arazisi gibi gayri müslim ahali uhtesinde mülk olarak ipka edilirdi. Fatihler arasında taksim veya yerli müsliman ahali uhtesinde ipka ve takrir edilen araziye «<em>Arazii öşriye</em>», fatihleri arasinda taksim veya yerli müsliman ahali uhtesinde takrir edilmiyerek «<em>Arazii memleket</em>» kabilinden mirî arazi ittihaz ve hakkı tasarrufu müslim ve gayrimüslim ahaliye tefviz olunan araziye, âdeta devlet için icara verilmiş arazi hükmünde tutulduğundan «<em>Arazii haraciye</em>» tabir olunurdu.</p>
<p>Temliken ipka kılınmış araziye veya mirî arazi ittihaz olunmuş köy ve mezrealardan mesağı şer&#8217;iyeye istinaden «<em>envaı vücuhu mülkiyet</em>» ile tasarruf edilmek üzere «<em>mülknamei hümayun</em>» ile meccanen temlik veya bedeli mukabilinde satılmış veya mukataa tarikile bir miktar vergiye bağlanmış araziye de «<em>Arazii memlûke</em>» denilirdi. «Arazii memlûke» rakabe ve mülkiyeti malik ve sahibine ait olan topraklardı. Dört kısma ayrılırdı:</p>
<p>1- Öşriye, 2- Haraciye, 3- Mukattaa, 4- Tetimmei sükna itibar olunan mahaller.</p>
<p>Köy ve kasabalar halkına ve ahaliye terk ve tahsis olunan koru, orman, yaylak, kışlak ve meralarla halkın gelip geçtiği yerlere «<em>Arazii metruke</em>» ismi veriliyordu.</p>
<p>Kimseye tahsis olunmıyan fakat insan sadası işidilmiyecek kadar uzak ve işe yaramıyan taşlık, bataklık, ilh. arazi de «<em>Arazii mevat</em>»dı.</p>
<p>Osmanlı saltanatının malî inhitat devirlerinde ihdas olunan emvalin müsaderesi âdetinin verdiği korku sevkile toprak ve mülk sahipleri evlatlarına müsadereden masun irat yapmak ve yahut hakikî bir hayıra tahsis maksadile mülkiyet üzre tahtı tasarruflarında bulunan araziyi veya mirî araziyi dinî müesseselere veya her hangi bir cihete vakfederlerdi. Bu nevi araziye «<em>Arazii mevkufe</em>» denilmişti. Devletin mülkiyet hakkına tecavüzünün tezayüdü nispetinde vakıf arazi ittisa etmiş ve vâsi sahalar işgal etmişti. Vakıf arazi iki kısımdı:</p>
<p>1- Mülkiyet ile tasarruf edilen araziden vakfolunan kısmına «<em>Arazii mevkufei sahiha</em>»,</p>
<p>2- Mirî araziden vakfedilen kısmına da «<em>Arazii mevkufei gayrı sahiha</em>» tabir olunmuştur.</p>
<p>Gürüliyor ki, Osmanlılarda arazi, 1- Arazii memlûke, 2- Arazii miriye, 3- Arazii metruke, 4- Arazii mevat, 5- Ara­zii mevkufe olmak üzere beş kısımdı.</p>
<p>İkinci devir bu arazi münasebetlerine kül halinde tadil veya tasfiye edici bir şey getirmedi. Geçen makalemizde de işaret ettiğimiz gibi yalnız arazinin ihale ve tefvizi işleri devlete verilmiş ve hukuku tasarrufiye de kemali ehemmiyetle temin olunmakla iktifa edilmişti. Devlet, Tanzimata kadar geçen iki buçuk asır zarfında otoritesinin ademi mevcudiyeti ve sui istimaller neticesi olarak tagallüp, ihsan ve suveri saire ile elde edilmiş geniş arazi ve çiftliklere el sürmemiş, bunların hakkı mülkiyetine katiyen dokunmamıştı. Bu itibarla yeni arazi kanunu eski arazi taksimatını aynen şöyle muhafaza ediyordu: «Memaliki devleti aliyede olan arazi beş kısımdır: Kısmı evvel arazii memlûke, yani berveçhi mülkiyet tasarruf olunan yerlerdir. Kısmı sani arazii emiriyedir. Kısmı salis arazii mevkufedir. Kısmı rabi arazii metrukedir. Kısmı hamis arazii mevattir.» (Arazi kanunu. Madde: 1).</p>
<p>«Arazii memlûke dört nevidir:</p>
<p>Nev&#8217;i evvel, kurra ve kasabat derunlarında bulunan arsalar ve kenarlarında bulunup ta tetimmei sükna itibar olunan nihayet nısıf dönüm miktar yerlerdir.</p>
<p>Nev&#8217;i sani, arazii miriyedan bilifraz mesağı şeriyeye binaen envaı vücuhu mülkiyet ile tasarruf olunmak üzere temliki sahih ile temlik olunmuş arazidir.</p>
<p>Nev&#8217;i salis, arazii öşriye ve nev&#8217;î rabi, arazii haraciyedir ki, mesalâ hini fetihte ganimine tevzi veya temlik olunan yerlere ara­zii öşriye ve gayrimüslim olan asıl yerlileri yetlerinde takrir ve ipka kılınan yerlere arazii haraciye denilir. Haracı arazi iki kısımdır: Bir kısmı haracı mukasemedir ki, arazinin hasılatından yerin tahammülüne göre öşürden nısfa kadar alınmak üzere tayin olunmuş şeydi. Diğeri haracı muvazzafdır ki, arazi üzerine maktuiyet veçhile tavzif ve tayin olunmuş olan miktarı muayyen akçedir. Kâffei arazii memlûkenin rakabesi yani zatı ve mülkiyeti sahip ve maliki olan kimseye ait olarak emval ve eşyayı saire gibi tevarüs eder. Vakıf ve rehin ve hibe ve şefea misüllû ahkâm cari olur» (Arazi kanunu. Madde: 2).</p>
<p>***</p>
<p>Geçen yazımızda Osmanlı derebeyliği rejiminde esaslı istihalenin sipahi derebeyliğinde vukua geldiğini görmüştük. Devlet otoritesinin zâfından bilistifade kuvvetli timarlı ve zaimlerin ekserisi, varidatı kendilerine tahsis edilmiş araziyi doğrudan doğruya mülkiyetlerine geçirmişlerdi. Gayri meşru tarzda elde edilmiş olan bu araziye ne tanzimatta ve ne de arazi kanununun neşri esnasında dokunulmamıştı. Timarlı ve zaimlerin tagallüp tarikile araziyi benimsemeleri yani serbest derebeyliğe istihale etmeleri üzerine raaya da toprakla beraber beyin mülkü haline geliyor ve toprak üzerindeki hakkı tasarrufunu kaybediyordu. Hakkı tasarrufu ve sipahi derebeyliğinde haiz olduğu suri hürriyeti gasbolunan köylü bu yeni rejimde (serbest derebeylikte), bu rejimin sây teşkilâtına tâbi olmak mecburiyetinde bırakılmıştı. Bey, topraklarında çalışan köylüyü istediği zaman istediği kadar angarya mesaiye icbar ediyor ve köylünün beye itasına mecbur olduğu aidatı istediği kadar yükseltiyordu. Beyin zevk ve sefa hırsı arttıkça köylünün angarya mesaisi teşdit ediliyor ve mahsulüne daha fazla iştirak olunıyordu. Bir misal: Bulgar hükûmeti, sipahiliğin istihalesile meydana gelmiş serbest derebeyliğin temerküz etmiş olduğu Köstendil ve Radomir havalisinde derebeylik hakkında 1880 tarihlerinde tetkikat yaptırmıştı. Tetkikat raporunda köylünün vaziyeti şöyle tasvir olunuyordu: «Köylü kendi evinde yaşıyor. Fakat üzerinde çalıştığı tarla ve hattâ evinin arsası bile, senede ne kadar mahsul verileceğini, ne kadar angarya iş yapılacağını keyfî olarak tesbit eden sipahi beyine aittir. Her sene verilecek peynirin, yağın, odunun, kömürün, koyun ve kuzunun hattâ çorapların miktarı beyin arzusuna göre tayin olunuyor. Sipahi kesimcinin mükellefiyetlerini tesbit ederken kesimciye kalan gıdayı hiç nazarı itibara almıyor. Kesimcilerin senelerce köklerle ve kepek ekmeğile yaşadıkları görülmüştür».<sup>1</sup></p>
<p>Bulgar hükûmeti 1887&#8242;de bu beylere bir milyon leva tediye ederek topraklarmı satın almış ve bunları köylüye tevzi ederek mahallî bir «reform agrer» yapmıştı. Osmanlı topraklarında bulunan beyler ise beyliklerine devam etmişlerdi.</p>
<p>Raporda bahsi geçen kesimciler, beylerin topraklarında çalışan eski serbest raayanın yeni ismidir. Bey bunlardan artık öşür (vergi) almıyor, senelik mahsule muayyen bir miktarda iştirak ediyor. Bu tarza kesim tâbir olunmuştu. Kesimciliğe tam sipahiliğin inhitat devri olan 16ıncı asırda tesadüf etmiye başlarız. Yalnız bu tip kesimciliği devlet arazisinin mukataa usulile icara verilmesi şeklile karıştırmamak lâzımdır. Mukataa da hattı zatında bir nevi kesimciliktir. Yalnız aradaki fark birinin devlet arazisinde diğerinin de sipahi arazisinde tatbik edilmekte olmasıdır. Esasen mukataa usulünün tarihi çok eskidir. İlk Arap Halifeleri devrindenberi tatbik olunagelmiştir. Maamafih kesimcilik ilhamını her halde mukataa tarzından almış olacaktır.</p>
<p>Menşei sipahilik olan derebeyliğe bugün artık Türkiyede tesadüf edemeyiz. Bu tip derebeylik müruru zamanla ve muhtelif tarihî ve mahallî şartlar altında ve bilhassa mübadele iktisadiyatının inkişafile kurunu vustaî despotik karakterini (angarya mesai, mecburî aidat ve ilh.) tedricen kaybetmiş ye bu rejimi temsil eden unsurlar kısmen şehirlere yerleşerek ticaretle iştigale ve topraklarını ortakçılıkla icara vermiye başlamışlardır. Bugün Anadolunun bazı yerlerinde bu anasırdan dededen kalma ünvanlarını muhafaza edenlere tesadüf edilmektedir: Sipahi oğullarından filânın çiftliği gibi.</p>
<p>Menşei sipahilik olmıyan serbest derebeyliğe gelince: Bu tip derebeyliği ikiye ayırmıştık. Biri mültezimler, muhassiller, âyan, paşalar ve diğer bir sürü nüfuzlu ve nüfuzsuz kimseler tarafından merkezden ve mahallâtan tagallüp, ihsan ve saire tarikile kurulmuş derebeyliktir. Diğeri de Şarktaki Kürt derebeyliğidir.<sup>2</sup></p>
<p>Birinci tip derebeylik te tıpkı sipahi derebeyliği gibi istihaleye uğramıştır. Bu rejimi temsil eden anasır da kurunu vustaî karakterlerini bırakmışlar kasaba ve şehirlerde ticaretle iştigale veya devlette vazife almıya ve topraklarını ortakçılıkla işletmiye başlamışlardır. Yalnız bu tip derebey­lik Şarkta bilhassa cenubu şarkide (Kilis, Antep, Urfa, Birecik, Maraş ilh.) tarihî şekillerini nispeten muhafaza etmiştir. Bunun sebebini komşu Kürt derebeyliğinin tesirlerinde aramak lâzımdır. Buralarda bir çok köyler, bir veya bir kaç kişinin tahtı temellükündedir. Köylü hür olmakla beraber ağa veya beyin mülkü olan arazinin demirbaş müstahsili halindedir. Eksariyetle bir köyün bir veya bir kaç sahibi vardır. Köyler gedikler vasıtasile müteaddit kimseler arasında taksim olumuştur. Gedik, bir müstahsilin ailesi efradı ve çifti ve hayvanile çalışarak maişetini temine kifayet eden araziye derler. Anadolunun garp ve orta kısımlarında arazi münasebetleri derebeylik karakterini daha çok kaybetmiştir. Toprak sahibi, müstahsili tarihte gördüğümüz gibi angarya mesaiye icbar ve müstahsilin mahsulüne keyfî olarak iştirak edemez. Müstahsil ile toprak sahibi arasında hür bir anlaşma vardır. Derebeyliğin mümeyyiz vasfı olan tâbiiyet ve bu tâbiiyetin icap ettirdiği mahsule iştirak tarzları kalmamıştır. Bunun için garbî ve orta Anadoludaki arazi münesabetlerine derebeylik değil, derebeyliğin bir istihalesi olan «toprak ağalığı» ismini vermek münasip olur. Toprak ağalığının mümeyyiz vasıfları şunlardır:</p>
<p>1- Toprak ortakçılıkla işletilir.<sup>3</sup></p>
<p>2- Ortakçı ile toprak sahibi arasındaki istihsal münasebetleri nakit değil ayniyat tarikile cereyan eder.</p>
<p>3- Ortakçı toprak sahibine kurunu vustaî hukuk bağlarile değil, borç (iş üzerinden borçlanma) gibi iktisadî rabıtalarla bağlıdır.</p>
<p>Toprak ağalığında derebeylik rejiminden bakiye kalan unsurlar şunlardır:</p>
<p>1- Ortakçılık tarzı.</p>
<p>2- Toprak sahibi müstahsil arasında ayniyata müstenit istihsal münasebetleri.</p>
<p>3- Topraksız veya toprağı kâfi gelmiyen köylüye mukabil geniş arazi mülkiyeti.</p>
<p>Ortakçılık tarzı derebeylik kadar eskidir. Buna Osmanlılarda olduğu gibi Bizanslılarda da tesadüf olunur. Toprağını işletmek istiyen toprak sahibi ile toprağı kâfi gelmiyen veya olmıyan müstahsil arasındaki münasebetler ortakçılık tarzında cerayan etmiştir. Hattâ Kanunî Sultan Süleymanın kanunnamesinde, şehzadekân arazisinde ortakçılık eden müstahsillerin angarya mesaiden muaf tutulması hakkında kayıtlar vardır.</p>
<p>Anadoluda ortakçılığın şartları nüfus kesafetine bağlıdır. Nüfusu kesif binaenaleyh araziye ihtiyacı olan yerlerde veya arazisi nispeten az mahallerde ortakçılık şartları müstahsilin aleyhinedir. Arazisi geniş fakat nüfusu az olan yerlerde ortakçılık şarfları müstahsilin lehindedir. Meselâ Adana gibi nispeten nüfusu fazla yerlerde mahsulün dörtte biri veya üçte biri müstahsile aittir. Tohum ve toprak, toprak sahibinindir. Antalya gibi nüfusu daha az fakat mevcut nüfusa nazaran yeri çok olan bir vilâyette ortaklama yarıyarıyadır. Toprak sahibi müstahsile daha müsaadekâr davranır.</p>
<p>Mübadele münasebetlerinin inkişaf etmiş olduğu yerlerde iktisadî rabıtalara nakit tevassut etmiye başlayınca toprak ağalığı sermayedar çiftlik işletmesine istihale etmiştir. Sermayedar çiftlik işletmesinde köylü ile toprak sahibi arasındaki münasebetler, sermaye koyanla kol kuvvetini satan arasındaki münasebetler şeklini almış oluyor. Bunun için Adana, İzmir, İstanbul gibi mübadele münasebetlerinin fevkalâde münkeşif olduğu mahallerde sistem olarak toprak ağalığından ziyade sermayedar çiftlik işletmesi hâkimdir.</p>
<p><sup>1) Sakazov: Bulgarische Wirtschftsgeschichte S. 348 1929.</sup><br />
<sup>2) Kürt derebeyliğine ilerde başka bir yazı tahsis edeceğiz.</sup><br />
<sup>3) 3üncü ve 4üncü Kadrodaki yazılarımıza müracaat.</sup></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkiyede-toprak-agaligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçe</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkce/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkce/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Aug 2010 22:03:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yakup Kadri Karaosmanoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=736</guid>
		<description><![CDATA[[Edebiyat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Eylül 1932] Ne zaman Türkçenin ıslah ve tedvini işi ortaya atılsa, daima, Pleiades devrine mensup Fransız şairlerinden birinin şu sözü hatırıma gelir: «Zavallı Fransızcacık; bakımsız, cılız fidan!.» Bundan yüzlerce yıl evvel yazılmış bir risaleden bu yarım cümle bugünkü Türkçe hakkındaki hissimin sadık bir ifadesidir. *** Zavallı Türkçe; bakımsız, cılız&#8230;» Lâkin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Edebiyat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Eylül 1932]</p>
<p>Ne zaman Türkçenin ıslah ve tedvini işi ortaya atılsa, daima, Pleiades devrine mensup Fransız şairlerinden birinin şu sözü hatırıma gelir: «Zavallı Fransızcacık; bakımsız, cılız fidan!.» Bundan yüzlerce yıl evvel yazılmış bir risaleden bu yarım cümle bugünkü Türkçe hakkındaki hissimin sadık bir ifadesidir.</p>
<p>***</p>
<p>Zavallı Türkçe; bakımsız, cılız&#8230;» Lâkin. Türkçe bir fidan değil ki&#8230;</p>
<p>O, bir kocaman çınardı. Önce Arabiyat ve Acemiyat mutasallıflarının, sonra da, bizim, biz Frengiyat <em>snoplarının</em> elinde bir melez lehçe haline girdi. Saffetini kaybetti. Kuvvetten düştü. Kendine uygun olmıyan kalıplar ve kılıflar içinde kötürümleşti. Sarardı, soldu, nihayet, bugün elimizde bulunan amelimanda battal âlet şeklini aldı.<span id="more-736"></span></p>
<p>***</p>
<p>Halbuki, Pleiades şairinin «bakımsız, cılız fidan» dediği şey, şimdi cihana dal budak salmış gürbüz, meyvedar bir ağaçtır. Her dalından bir başka yemişin balları akıyor, ve, gölgesinde yüzlerce yabancı lehçeyi barındırabiliyor.</p>
<p>***</p>
<p>Bundan bir kaç asır evveline kadar bu devrin emsalsiz bir ilim ve felsefe dili olan Almanca bir vahşî ormandı. Renesans ışığıyle kafaları nurlanmış olan yüksek şahsiyetler buraya girmekten çekiniyordu. Luter&#8217;in güzel dilinden, yalnız, cahil keşişlerle, kaba köylüler anlıyordu. Rasional kıymetlerin yegâne neşir, ifade ve mübadele vasıtası Lâtince idi. Büyük Ferederik&#8217;in Almancadan ziyade Fransızca konuştuğunu ve bu lisanla okuyup yazdığını biliriz.</p>
<p>***</p>
<p>Bugünkü İtalyanca, Petrarka&#8217;lardan, Dante&#8217;lerden D&#8217;Annuncio&#8217;lara kadar edebî kültürün en harikulâde semerelerini veren İtalyanca, ancak avam denilen umumî halk tabakalarının basit ihtiyaçlarını, basit düşüncelerini tebliğa kadir bozuk düzen bir lehçe taslağı telâkki ediliyordu. Petrarka bu dille söylediği bazı şiirlerini bir ayıp gibi saklıyordu. Lâkin, bugün, Petrarka&#8217;yı, atî nesilleri Lâtince yazdığı şiirlerinden ziyade bu beğenmediği eserleriyle tanıyor. «İnferno» denilen tunçtan abide bu malzeme ile kurulmuştur.</p>
<p>***</p>
<p>Ya Avrupanın şarkındaki edebî mucizenin kendiliğinden mi oluverdiğini zannedersiniz? Eğer Büyük Petro devrini müteakip muasır <em>Rusça</em> halk dilinden toplanmış kelimeler, tâbirler ve metaforlarla, sarf ve nahiv hususiyetlerile yeni baştan tedvin edilmemiş olsaydı Puşkin&#8217;lerin, Gogol&#8217;lerin, Tolstoi&#8217;lerin meydana gelip yetişmelerine imkân ve ihtimal hasıl olabilir miydi?</p>
<p>***</p>
<p>Bizce, bugün edebiyat sahasında millî Türk dehasının geçirmekte olduğu buhranın başlıca sebebi, işte, <em>Türkçe</em>&#8216;nin bu esaslar dahilinde tasfiye ve tedvin edilmemiş olmasıdır. Yetmiş yıldanberi, sade Türkçeye doğru attığımız bütün adımlara rağmen melezliğinden, çetrefilliğinden ve hantallığından hiç bir şey kaybetmiyen bu ham maddenin, bu gayrisafî külçenin adı ve mahiyeti gene <em>Osmanlıcadır</em>.</p>
<p>Bir çok Arapça ve Acemce kelimeleri, Arap ve Acem kaidelerine göre yapılmış terkipleri atmış olmamız <em>Türkçeye Türkçe</em>liğini aslâ iade etmemiştir.</p>
<p>Bir dilin belkemiği o dilin kendi sentaksıdır. Muasır Türkçenin sentaksı ise Cevdet Paşa zamanında Arap nahvinden, son zamanlarda Fransız gramerinden çıkarılmış ahkâma göre tesbit edilmiştir ve bunun birinden on dokuzuncu asır <em>kitabeti-resmiyeci</em>&#8216;lerinin «inşa» tarzı, öbüründen de «Edebiyatı Cedide»nin ala-franga uslûbu doğmuştur.</p>
<p>Eğer hakikati daha ziyade derinleştirirsek, -itiraf etmemiz lâzımgelir ki- en son devrin kalem erbabı, hemen ekseriyetle, Frenkçe düşünür, yani kafalarının içinde cümlelerini evvelâ Frenkçe teşkil edip, onu, sonradan, Türkçeye çevirirler. Büyük halk kütlelerinin bizim yazılarımızı anlamayışı, bir takım yabancı lûgatlar kullanmamızdan ziyade bu yüzdendir. Bütün medenî lisanlar arasında hesapsız kelime mübadelesi vardır. Elverir ki bu kelimeler yeni girdikleri dilin bütün millî şeraitine uysunlar.</p>
<p>***</p>
<p>Dil meselesinin yeniden ciddî ve kat&#8217;i bir surette mevzuu bahsolduğu bu sırada her şeyden evvel bugünkü <em>Türkçe</em>nin illetlerini tesbit etmemiz lâzımgeliyor. Bundan yirmi sene evvel ortaya bir «yeni lisan» tabiri çıkmıştı. Bu çok yaşamadı. Yerini «güzel Türkçe»ye bıraktı. Sonra, sadece «millî dil» oldu. Bu cereyanın ne kadar mütereddit ve metotsuz bir şey olduğunu kendine tam uygun düşen <em>ismi</em> bir türlü bulamamış olmasından kolayca anlıyabiliriz.</p>
<p>«Yeni lisan», «Güzel Türkçe» «Millî dil» unvanlarını taşıyan bu cereyanın maksat ve gayesi gayet basit ve mahduttu: </p>
<p><em>Arabî ve Farisî kaidelerle yapılmış terkipleri atmak ve nazımda aruz yerine hece veznini kullanmak.</em></p>
<p>Bugün hepimizin yaptığı şey budur. Fakat, aradığımız, hasretini çektiğimiz <em>Türkçe</em>&#8216;den hâlâ meydanda eser yok. Bunu bulmak için ta eski Türkçe metinlere doğru uzun bir seyahat, yapmamız lâzımgelir. «Kodatkobilik»de, «Dede Korkut»da, Türk nesrinin su katılmamış safî çeşnisini sezer gibi oluruz. Yunus Emre&#8217;de Türk nazmının erdiği kemali heyecanla görürüz. Sonra, serpintileri bugüne kadar gelen halk şiirlerinin çok defa yabanî ve iptidaî güzellikleri arasında doğrudan doğruya ruhumuzda çınlıyan sesler duyarız.</p>
<p><em>Yeni bir lisan</em> yapmak, <em>güzel Türkçe</em> diye müphem bir hayalin peşinde koşmak neden? Türkçe, anamızın tatlı dili, bütün saffeti, bütün tazeliğiyle, dağbaşlarından akan kekik kokulu sular gibi, işte, şuradadır.</p>
<p>***</p>
<p>Yapma bir dilin, yapma bir edebiyatın duvarları arasında mahsur kalanlar bunu bir türlü göremiyorlar. Bizi uydurma <em>Osmanlıca</em>&#8216;dan uydurma bir Türkçeye atmak istiyorlar. </p>
<p>Türkçe, Arapça gibi, Lâtince gibi, Germanca gibi <em>ana dillerden biridir. O muhtelif tekâmül merhalelerinden geçti ve kendi gövdesinden dünyaya bir çok lehçeler serpti. Onu, cihangirlik etmiş ve bir sürü medeniyet kurmuş bir ırk asırlardanberi konuştu, yazdı okudu. Bugün, hâlâ, o ırkın evlâtları, muhtelif noktalara dağılmış ve birbirinden ayrı düşmüş olmalarına rağmen gene ayni müşterek şuurla, onu, konuşmakta ve okuyup yazmaktadır.</p>
<p>İşte, biz, Türkçeyi, ayni zamanda, bu geniş ufkun içinde görüp anlamağa çalışmalıyız. Bu ise uzun ve sürekli bir ilim işidir. Biz, dil tetkikatını henüz Anadolu&#8217;da bile yapmamış bulunuyoruz. Halbuki, Anadolu Türk dilinin coğrafyasında bir küçücük koridordur. Asıl geniş tetkikler ve keşifler sahası bunun arkasındaki engin yaylalarda ve uçsuz bucaksız isteplerdedir.</p>
<p>Şimdiye kadar hangi Türk âlimi böyle bir uzun sefer zahmetini göze aldı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/turkce/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fındıkta Devlet Kooperatifi: Devletle Müstahsilin İşbirliğine Doğru</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/findikta-devlet-kooperatifi-devletle-mustahsilin-isbirligine-dogru/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/findikta-devlet-kooperatifi-devletle-mustahsilin-isbirligine-dogru/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Aug 2010 22:01:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Vedat Nedim Tör]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=715</guid>
		<description><![CDATA[[Millet İktisadiyatı, Vedat Nedim Tör / Eylül, 1932] Tütün, üzüm, pamuk, fındık gibi kıymetçe umum ihracatımızın % 42 ilâ 55&#8242;ini tutan ihracat mallarımızın yedi senelik ihracat kıymetleri yekûnunda fındık, dördüncü mevkii tutmuş ve hattâ bazı seneler, mevsim ve piyasa tesirleri neticesinde, üçüncülüğü (1925, 1928 ve 1930 senelerinde) ve hattâ ikinciliği bile (1927 senesinde) kazanmıştır. - [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Millet İktisadiyatı, Vedat Nedim Tör / Eylül, 1932]</p>
<p>Tütün, üzüm, pamuk, fındık gibi kıymetçe umum ihracatımızın % 42 ilâ 55&#8242;ini tutan ihracat mallarımızın yedi senelik ihracat kıymetleri yekûnunda fındık, dördüncü mevkii tutmuş ve hattâ bazı seneler, mevsim ve piyasa tesirleri neticesinde, üçüncülüğü (1925, 1928 ve 1930 senelerinde) ve hattâ ikinciliği bile (1927 senesinde) kazanmıştır.</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>-</td>
<td>Tütün</td>
<td>Üzüm</td>
<td>Pamuk</td>
<td>Fındık</td>
<td>Yekûn</td>
<td>Umum ihracat kıymetinin %&#8217;de</td>
</tr>
<tr>
<td>1924</td>
<td>64.353.563</td>
<td>18.233.531</td>
<td>11.390.539</td>
<td>7.585.887</td>
<td>83.563.520</td>
<td>52</td>
</tr>
<tr>
<td>1925</td>
<td>60.244.493</td>
<td>10.999.246</td>
<td>14.905.946</td>
<td>14.180.679</td>
<td>100.330.364</td>
<td>52</td>
</tr>
<tr>
<td>1926</td>
<td>67.457.261</td>
<td>12.561.233</td>
<td>11.525.386</td>
<td>11.365.075</td>
<td>102.908.955</td>
<td>55</td>
</tr>
<tr>
<td>1927</td>
<td>43.837.051</td>
<td>7.603.691</td>
<td>10.198.591</td>
<td>10.365.365</td>
<td>72.004.689</td>
<td>45</td>
</tr>
<tr>
<td>1928</td>
<td>54.028.234</td>
<td>15.229.484</td>
<td>10.065.678</td>
<td>10.268.650</td>
<td>89.592.046</td>
<td>52</td>
</tr>
<tr>
<td>1929</td>
<td>40.687.158</td>
<td>9.931.374</td>
<td>10.898.015</td>
<td>4.678.070</td>
<td>66.194.617</td>
<td>42</td>
</tr>
<tr>
<td>1930</td>
<td>42.981.058</td>
<td>9.960.306</td>
<td>14.269.667</td>
<td>10.291.508</td>
<td>77.502.539</td>
<td>51</td>
</tr>
<tr>
<td>Lira</td>
<td>355.588.818</td>
<td>84.518.865</td>
<td>83.253.822</td>
<td>68.735.225</td>
<td>592.096.730</td>
<td ></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><span id="more-715"></span></p>
<p>Görülüyor ki, fındık, haricî ticaretimizin terkibinde mühim bir kemiyet unsurudur. Bu itibarla, fındık istihsal ve ticaretimizin talihi, fındığı bizzat istihsal edenlerin ve onun ticaretile geçinenlerin bir davası olmaktan ziyade, doğrudan doğruya millî ihracatımızın seyri üzerinde tesir icraedici bir âmil olarak mütalea edilmelidir.</p>
<p>Fındık mahsulünün -aşağıda göstereceğimiz sebepler neticesinde- bir sene iyi diğer sene fena oluşu, fındıklarımızı haricî piyasalara arzedenlerin rekabet şartlarından gafil bulunuşu neticesinde memleketimizin fındık yetiştirme ve fındık ihraç etme kabiliyeti ve imkanlarından azamî istifadeyi temin edemememizden doğan zararlar, evvelâ millî ticaret blânçomuzun hesabına geçmektedir. Bu böyle olduğu halde, diğer bütün millî mahsullerimiz gibi, fındık ta henüz millî bir iktisat siyasetinin mevzuu olarak ortaya konmamıştır.</p>
<p>Halbuki tütün, üzüm, pamuk, fındık gibi ihracat emtiamız iktisat ordumuzun neferleridir. Nasıl ki, orduya alınan kura efradının sistemli bir talim ve terbiye altında harpetme kabiliyeti tenmiye edilirse, belli başlı ticaret mallarımızın da istihsalden sürüm piyasalarına arzedilinciye kadar geçirdikleri bütün safhalarda rekabet ve mücadele kabiliyetlerini, bilgili ve intizamlı bir idare altına alarak, kuvvetlandirmek, millî iktisat ordumuzun muvaffakıyeti için şarttır.</p>
<p><em>Liberal Türkiyede fındık, üzüm, incir, tütün, pamuk gibi emtiamız, tıpkı insicamsız ve intizamsız başıbozuk çeteler gibi, kendi başlarına buyruk müstahsiller ve hiç bir şeyden pervası olmıyan tacirler tarafından idare olunup giderler. </p>
<p>İktisatta devletçilik, iktisatta başıbozukluğun düşmanıdır.</em></p>
<p>***</p>
<p>Fındığı, devletçi bir siyasetin mevzuu olarak tetkik edelim: </p>
<p>Fındık Türkiyenin muhtelif yerlerinde yetişir. Fakat, bir ihracat malı olarak bizi alâkadar eden fındığın istihsal mıntakası Gireson, Trabzon, Ordu ve Rize vilâyetleridir. Bu itibarla ihracat malı fındığımızın tabiî hududu bu birbirine bitişik dört vilâyetimizle çerçivelenmiş bulumaktadır.</p>
<p>Bu dört vilâyetimizdeki fındıkların sahasını gösteren bir fındık haritasından mahrumuz. Yalnız, fındık mıntakasındaki fındıklık sahasının genişliği hakkında yapılan umumî tahminler, 50 ilâ 55 bin hektar arasında tehalüf etmektedir. Bunun bu dört vilayetten her birine isabet eden miktarı da meçhulümüz olmakla beraber, istihsaldeki ehemmiyeti itibarile önce Gireson vilâyetinin ve sonra sırasile Trabzon, Ordu ve Rize vilayetlerinin geldiğini biliyoruz.</p>
<p>Her seneki hakikî fındık istihsal miktarlarımız da malûm değildir.</p>
<p>Onun için yalnız ihracat istatistiklerimizle iktifa etmek mecburiyetindeyiz. Dahilî istihlâk miktarı da meçhulümüz olduğu için, fındık istihsalimizin istihsal seyri daima tahminlere istinat edegelmektedir.</p>
<p>Mevcudu meçhul bir ordu kabili tasavvur mudur?</p>
<p>Fakat bugün istihsal sahası ve istihsal miktarı meçhul bir fındık ordumuz vardır! Fındık istihsal sahası ve istihsal miktarı meçhul olduğuna göre, dönüm başına randımanı hesap etmenin de imkânsızlığı âşikârdır. Fakat burada da şahsî müşahedelere istinaden mütehassıslarımız dönüm başına hasılatımızı vasatî 60 kilo olarak tahmin etmektedirler.<sup>1</sup></p>
<p>Dönüm başına vasatî 60 kilo fındık randımanı.. Bunun ne ifade ettiğini anlıyabilmek için belli başlı rakiplerimiz olan iki memleketin İspanya ve İtalyanın fındık randımanı hesaplarile mukayese edelim:</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>-</td>
<td>Senevî istihsalât<br />vasati ton</td>
<td>Fındık sahası<br />Hektar</td>
<td>Dönüm başına hasılat<br />Kilo</td>
</tr>
<tr>
<td>İspanya</td>
<td>27.000</td>
<td>17.000</td>
<td>158</td>
</tr>
<tr>
<td>İtalya</td>
<td>16.000</td>
<td>10.000</td>
<td>160</td>
</tr>
<tr>
<td>Türkiye</td>
<td>34.000</td>
<td>55.000</td>
<td>60</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Görülüyor ki, Türkiyede fındık randımanı İspanyaya nispetle % 62 ve İtalyaya nispetle % 63 geridir.</p>
<p>Bu gerilik neden ileri geliyor? Topraklarımızın, iklimimizin, tabiat şartlarımızın müsaitsizliğinden mi?</p>
<p>Fındık mütehassıslarımız, bütün tabiat şartlarımızın fındık yetiştirmek için en müsait, en feyizli, en cömert olduğunu iddia ediyorlar.</p>
<p>O halde bu geriliğin sebebini, sadece fındık yetiştirme tekniğindeki geriliğimizde aramalıyız. Gene fındık mütehassıslarımız, bunun böyle olduğunu itirafta müttefiktirler.. Demek ki, fındık yetiştirme tekniğimiz İspanya ve İtalyadaki kadar ileri olsa ayni sahadan, bugün aldığımız vasatî 33 milyon kilo fındığa mukabil, 80-85 milyon kilo, yani bir buçuk misli, fındık istihsali kabil olacaktır.</p>
<p>Hattâ, ileri fındık yetiştirme tekniğinin tatbiki sayesinde, topraklarımızın dönüm başına kolay kolay 300 kilo fındık verebileceğini tecrübelerile iddia eden mütehassıslarımız, 85 milyon kilo fındık alabilmek için 27 bin hektarın bile kâfi geleceği kanaatindedirler. Bu suretle 28 bin hektar toprak tasarruf edilmiş olur ki, bunun ekilebilir arazisi mahdut ve nüfusu kesif bulunan Karadeniz vilâyetlerimiz için ne büyük bir kazanç ifade edeceği âşikârdır.</p>
<p><em>O halde, bugün 55 bin hektardan aldığımız vasatî 34 milyon ki­lo fındığa mukabil, yalnız 27 bin hektardan 80 milyon kilo fındık almak, yani sahadan % 49 tasarruf etmek ve hasılatı % 150 arttırmak mümkün iken ve bu suretle cihan fındık piyasasında hem keyfiyet, hem kemiyet bakımından hakim bir mevkie geçmek ve memleketimize fındığın her sene temin ettiği vasatî 10 milyon lirayı, hiç olmazsa (en düşük fiatlarla bile) yirmi ilâ otuz milyon liraya çıkarmak kabil iken, bu niçin olamıyor?</em></p>
<p>***</p>
<p>Olamıyor; çünkü:</p>
<p>1- Fındık havzasının bir çok yerlerinde fındık ziraatine müsait olmıyan topraklar fındığa tahsis edilmiştir.</p>
<p>2- Toprak, fındık ziraatinin icap ettirdiği gibi hazırlanmaz.</p>
<p>3- Fidanlar iyi cinslerden seçilmez.</p>
<p>4- Fidan dikme usulümüz sakattır.</p>
<p>5- Fındıklarımız her türlü timar ve bakımdan mahrumdur.</p>
<p>6- Hastalıklarla ve haşerelerle mücadele edilmediğinden ağaçlar haşere ve hastalık yuvası halinde bulunmaktadır.</p>
<p>7- Başka memleketlerde fındıklıklar birer tarhedilmiş bahçe halinde iken, bizde yabanî bir orman manzarası arzeder. Dizkapaklarına kadar yükselen yabanî otlar, hasat tarzı üzerinde müessir olmaktadır.</p>
<p>Fındık ağacında olunca ya kendiliğinden düşer, yahut hafif bir silkme ile yere düşürülür ve yerden toplanır! Halbuki, bizde, olgun fındığın yere düşmesi demek, yabani otlar içinde kaybolması demektir! Buna mani olmak için, bizde fındık daha ham iken, dallarından yolarcasına koparılır. Bu suretle filizler ve dallar kırılır, gelecek senenin meyva tomurcukları zedelenir ve mahsulü azalır.</p>
<p>Mahsulün ham olarak toplanmasından hem kemiyyeten ziyan edilir, hem tabiî neşvü nemasını ikmale müsaade edilmediğinden keyfiyeten de zarar görülür.<sup>2</sup></p>
<p>Bütün bu teknik tefarrüata girişmekten maksadımız, bir noktanın tavazzuhunu temin içindi: o da, fındık işinin sadece bir «meni tağşiş kanunu» ile halledilmiyeceği ve meseleyi başından yani istihsalden yakalamanın icap ettiğidir.</p>
<p>İhraç iskelelerinde yapılan kontrol, hiç şüphesiz ki, fındık ticaretinin başıboşluktan kurtulması için atılmış mühim bir adımdır. Fakat bu, membaından ve mecrasından bozuk gelen bir suyu içerken temizlemeğe benzer. Doğrudan doğruya membaı ve suyu temizlemek daha esaslı ve daha makul bir hareket olmaz mı?</p>
<p>Fındık işini istihsalden düzeltmek için bazı prensipler üzerinde mutabık kalınması icabeder:</p>
<p>1- İhracat mallarımız arasında mühim bir mevki tutan fındık her şeyden önce (millî) vasfını taşıyan bir mahsulümüzdür. Bu itibarla onun talihile doğrudan doğruya millet alâkadardır. Yabancı memleketlere ihrac edilen fındıklarımız şu veya bu vatandaşın malı olabilir. Fakat mevzuu bahsolan Ahmet veya Mehmet efendinin fındıkları değil, Türk fındığıdır.</p>
<p>Ahmet veya Mehmet efendinin fındığı fena çıkarsa, iyi fiat bulamazsa, müşterilerini kaybederse, bundan Türk fındığının itibarı müessir olur.</p>
<p>2- Yukarda saydığımız teknik meseleler, Ahmet veya Mehmet efendinin kendi kendilerine ve kendiliklerinden halledebilecekleri işler değildir. Buna ne manen, ne de maddeten takatları yoktur. Öyle ise:</p>
<p>3- Fındık işi, bir Devlet işidir.</p>
<p><em>Bu üç prensip topyekûn kabul edilmedikçe, fındık işinin bir kül halinde ve esasından halledilmesine başlanamaz.</em></p>
<p>***</p>
<p>Türk devletçiliği, ferdin mülkiyet ve tasarruf haklarını tanır. Yalnız bu hakların kayıtsız ve şartsız istimali, milletin ve devletin yüksek menfaatlerile tearuz etmemelidir.</p>
<p>Tearuz vaki oldu mu, o vakit Devlet, ferdin mülkiyet hakkını milletin menfaatlerile telif edebilmek için, zarurî olan tedbirleri alır.</p>
<p>İktisadî devletçiliğin tatbikat sahasındaki hareket noktası budur. </p>
<p>Şimdi fındık meselelerini tekrar ele alalım:</p>
<p>Fındık bahçeleri sahiplerinin mülkiyet ve tasarruf haklarını kayıtsız ve şartsız istimal etmelerinden, Türk fındıkçılığının, dolayısile millî iktisadiyatımızın menfaatleri müteessir oluyor mu? Muhakkak ki, oluyor. O halde Türk fındıkçılığının ileri menfaatlerini feda etmeden bunları fındık bahçeleri sahiplerinin mülkiyet ve tasarruf haklarile telif edici bir teşkilât şekli bulunmalıdır. Öyle bir taşkilât şekli ki, onda ferdin ve milletin manfaatleri en mükemmel bir tarzda temsil ve temin edilebilsin.</p>
<p>Aşağıda böyle bir teşkilâtın esas hatlarını münakaşaya arzediyoruz.</p>
<p>Böyle bir taşkilât ancak bir (Devlet kooperatifî) olabilir. </p>
<p><em>Devlet kooperatifi, bildiğimiz ve alıştığımız manadaki kooperatif teşekkülünden tamamile başka bir şeydir. Eski manasile kooperatif, küçük müstahsilin, küçük ve dar menfaatlerini her şeyin fevkinde tutan ve tavassut kârlarından cüz&#8217;î bir kısmını müstahsile kazandırmak suretile onun küçük teşebbüsünü koruyan, fakat millî mikyasta bir sermaye terakümüne imkân vermiyen, müterakim sermayeyi küçük müstahsilin zatî ve şahsî menfaatleri için parçalıyan geri ve tedafiî bir teşekküldür.</em></p>
<p>Halbuki, devlet kooperatifi, devletle müstahsilin ortaklığıdır. Devlet kooperatifinde müstahsil, gelirinden ve hattâ mülkiyetinden kaybetmez.</p>
<p>Bu teşkilâtta devlet, istihsal işini millî mikyasta tanzim ve idare eder. Millî menfaatlerin en ileri ve layık mümessili olan devletin bu tanzim ve idare işi yanında, müstahsil de kendi sâyiini ve mülkiyetini işe katan bir yaratıcı unsur olarak çalışır. <em>Devlet kooperatifinde istihsal işinin millî mikyasta ve en elverişli bir teknikle tanzim edilmesinden doğan yüksek nemalar, bu işe, biri tanzim ve himaye kudretini, diğeri sâyiini ve mülkiyetini koyan iki ortak, yani devlet ve müstahsil arasında taksim olunur.</em> </p>
<p>Bu maksatla, fındık havzasındaki fındıklıklar mütehassıs bir heyet tarafından tetkik ettirilir. Gerek toprak, gerek fındık cinslerinin kıymeti bakımından haizi ehemmiyet olan fındıklıkların kıymeti takdir olunur.</p>
<p>Devlet kooperatifinin çerçevesi içine alınacak olan fındıklıkların ilk nüvesi bunlardır. Fakat bu kooperatifin gayesi, mevcut ve kötü tesis olunmuş perakende fındıklıkları işletme plânına almaktan ziyade, henüz mevcut olmıyan ve binaenaleyh üstünde hiç kimsenin hakkı ve müdahalesi bulunmıyan yeni fındık sahalarını en fennî bir şekilde tesis etmektir.</p>
<p>Bu suretle devlet kooperatifi çerçivesine alınan fındıklıkların sahipleri, devletin ortağı ve yeni açılacak ve teşkilâtın asıl servetini teşkil edecek olan fennî fındıklıklar da bu teşkilâtın malı olur.</p>
<p>Bu teşkilâtın teknik işleri mütehassıs bir heyete verilir. </p>
<p>Devlet kooperatifi, bu heyeti, Türkiye fındık havzasının ileri menfaatlerini temin için, en vâsi idarî ve icraî salâhiyetlerle techiz eder.</p>
<p>Devlet fındık kooperatifinin müstahsil ortakları, mütehassıs heyetin tesbit edeceği iş plânı ve direktifleri altında çalışmağa mecburdur.</p>
<p>İş plânına riayet etmemek, Türk iktisadiyatına ihanet etmek sayılır. Bu itibarla bu gayrimillî hareketin mütecasirlerinden mülkiyet hakları nezolunur.</p>
<p>Yukarda saydığımız yetiştirme noksanlarının cezrî bir tarzda ve sür&#8217;atle tamiri ancak fındık sahası ve müstahsilleri, böyle vahdetli ve bilgili bir idare altına alındığı takdirde mümkün olabilecektir. Yoksa yarım tedbir, yarım müdahale her zaman ve her işte olduğu gibi, fındık işlerinde de neticesiz kalmağa mahkûmdur. Fındık istihsalinin düzelmesi demek, ayni zamanda fındık sürümü işlerinin de düzelmesi demektir.</p>
<p>Hâlen mer&#8217;i olan fındık ihracatının mürakabesine dair nizamnamenin 5inci maddesi «<em>Fındıkların kemale ermeden toplanması</em>»nı menetmektedir.</p>
<p>Bu maddenin, bugün için tatbikine imkân olmadığını fındık mütehassıslarının raporları­ndan anlıyoruz:</p>
<p>«<em>Fındıklıklarımızın, maalesef bir orman halinde olması ve altlarının hiç timar görmemiş bulunması yüzünden, hasadı biraz geç bırakmakta tehlike -amma ne tehlike- vardır. Çünkü geç değil, vaktinde bile hasad edilse, fındık mahsulünü, yabancı otların arasında büsbütün değilse de, kısmen kaybetmek tehlikesi mevcuttur. Yani fındık ocaklarının altı o kadar bakımsız, o kadar harap ve o kadar otludur.</em>»</p>
<p>Görülüyor ki, istihsal işlerini tanzim etmeden, sürüm işlerini düzeltmenin imkânı yoktur.</p>
<p>Nümune bahçeleri ihdası suretile, fındık istihsal işlerinin düzelebileceğine de kani değiliz. Halkalı Ziraat mektebinin civarındaki köyler, hâlâ karasapan kullanıyorlar. Nümune bahçeleri, <em>İlim</em> için <em>ilim</em> yapan müesseseler halinde kalmağa mahkûmdur: Muhitlerinde inkılâp yaratamazlar.</p>
<p>***</p>
<p><em>Ziraî hayatımızda özlediğimiz teknik inkılâp, ancak müstahsilleri, bilfiil teşkilâtı ve idaresi altına alan müesseseler sayesinde doğacaktır.</em></p>
<p><sup>1) (Ziraat kongresi ihtisas raporları) birinci cilt. Fındık ziraat mütehassısı Kâzım beyin ve Ragıp Ziya beyin raporları.</p>
<p>2) Fındık yetiştirmeğe ait belli başlı noksanlarımızı ana hatlarile tespitettik. Bu hususta daha fazla malumat edinmek isteyenlere Ziraat kongresi raporlarını okumalarını tavsiye ederiz.</sup></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/findikta-devlet-kooperatifi-devletle-mustahsilin-isbirligine-dogru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İş Hasreti ve 500.000 000 Liralık Türk Bütçesi</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/is-hasreti-ve-500-000-000-liralik-turk-butcesi/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/is-hasreti-ve-500-000-000-liralik-turk-butcesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 22:10:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şevket Süreyya Aydemir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=713</guid>
		<description><![CDATA[[İnkılâbın İdeolojisi, Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932] Bir cemiyetin kudreti, o cemiyet içindeki kuvvet unsurlarının âtıl haline göre değil, hareket haline göre hesap olunur. Kendi çalışma ve yaratma kudreti tam tezahürünü bulamamış ve enerjisi kanında mahpus kalmış bir insandan, daha çaresiz bir mahlûk tasavvur olunabilir mi? Bir insanı hakirleştiren, bir insanı bizzat kendi nefsine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[İnkılâbın İdeolojisi, Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932]</p>
<blockquote><p>Bir cemiyetin kudreti, o cemiyet içindeki kuvvet unsurlarının âtıl haline göre değil, hareket haline göre hesap olunur.</p></blockquote>
<p>Kendi çalışma ve yaratma kudreti tam tezahürünü bulamamış ve enerjisi kanında mahpus kalmış bir insandan, daha çaresiz bir mahlûk tasavvur olunabilir mi? Bir insanı hakirleştiren, bir insanı bizzat kendi nefsine karşı yıkan ve kıymetsizlendiren bu enerji ihtibasının, bir millet hacmini ve eb&#8217;adını alması ise âdeta muazzam bir ıstırap olur.</p>
<p>Üstünde yaşadığı tabiat maddesinin her mesamesinden bir kıymet unsuru intişar eden, fakat bir türlü işlenemiyen, bir türlü mağlûp edilemiyen bu vahşi maddenin üstünde kabiliyetini bir «sır» gibi gezdiren bir milletin bütün davasını bir tek kelimede ifade etmek kabildir: İş hasreti.<span id="more-713"></span></p>
<p>Evet. Türk milletinin de işe hasreti var.</p>
<p>Türk toprağının verim kudretinin ve Türk insanının «İş» kabiliyetinin hududu, bugünkünden ibarettir diyebilir miyiz? Hayır! Bugünkü Türk tabiatının başıboş, bakımsız ve asî tahakkümü altında bugünkü Türk insanı, bir geri ye vasıtasız adamdır. </p>
<p>Bunun içindir ki şimdi inkılâbımız, iki cepheli bir cidale girişiyor: Bu cephelerin biri, bizzat içimize, kendi cemiyetimizin perakendeliğine, geriliğine ve vasıtasızlığına, diğeri kendi toprağımızın kör, kısır ve itaat altına alınmamış kuvvetlerine karşıdır. Bu mücadelede bizim, bereketine hudut tasavvur olunamıyan ve henüz el değmemiş yatan bir kuvvet hazinemiz vardır: Millî iş kabiliyeti.</p>
<p>Yeni Türkiyenin inşası ve yeni Türk cemiyetinin kuruluşu demek, Türk milletinin kanında yaşıyan ve henüz el değmemiş yatan bu kuvvet sermayesinin bu kuruculuk ve yapıcılık kudretinin, mil­lî bir iş disiplini altında hesap ve tanzim edilişi demektir.</p>
<p>Hesap disiplin, iş ve inşa&#8230; Şimdi şiarımız budur.</p>
<p>***</p>
<p>Yeni Türkiyenin inşası ve yeni Türk cemiyetinin kuruluşu işinin ilk mevzuu, Türk milletinin iş ve inşa kabiliyetinin hesap ve takdiridir. Bu hesap ve takdir işinde para şeklinde sermaye, iş şeklinde sermayenin ancak bir peyki ve bir tâbiidir.</p>
<p>On dokuzuncu asrın eseri olan sermayedar memleketlerde millî sermayenin her zerre terakümü, ya müstemlekelerden çekilen kârlar (yani müstemlekecilik) ya ecir sâyinin istismarı (yani sınıf mücadelesi) hesabına temin olunurdu. On dokuzuncu asırda ancak, para şeklinde ifadesini bulan sermaye, cihanşumul hekemonyasına ve vahdet manzarasına rağmen, bizzat tezatlı ve illetli bir unsurdu. Bu illetli unsurun, bir gün, ya ecirlerin protestosu ya müstemleke milletierinin isyanı neticesinde kendi kendine eriyeceği ve kendi kendine dağılacağı âşikârdı. Eriyiş ve dağılış illeti, on dokuzuncu asır sermayesinin tezatlı mahiyetinde bizzat mündemiçti.</p>
<p>Halbuki on dokuzuncu asrın eseri olan medenî milletlerin bünyesinde bizzarure yaşıyan bu iki tezat unsurunun (yani müstemlekecilik ve sınıf istismarı) yeni Türkiyenin millî nescinde yer tutmak ve hakim bir renk almak ihtimali tabiatile mevcul değildir.</p>
<p>Hayat sahnesine henüz çıkan ve daha inkişafını yapmıyan yeni Türkiyede yüksek teknik, makineli sanayi ve mühim istihsal vasıtaları henüz, kontrolü kabil olmıyan bir hacim almamıştır. Ancak devlet himayesinin istisnaî desteklerile yaşıyabilen bu ferdi sermaye kendi haricinden bir kimseye daima muhtaç olduğu ve geçen asrın Avrupa sermayesini gıdalandıran müstemlekecilik kârlarından, bugün de, yarın da, mahrum bulunduğu için, hiç bir zaman millî iktisadın mahiyetini tayin eden ve ona istikamet veren bir unsur hâlini alamaz. </p>
<p>Hulâsa, yeni Türkiyenin iktisadî kuruluşunda para şeklinde sermaye, memleketin seri ve mucizeli inkişafı için kifayetsizdir ve bu şekil sermayenin inkişaf imkânları, gerek millî, gerek beynelmilel sebeplerle mahduttur ve mukayyettir.</p>
<p>Bunun içindir ki Türkiye, şimdi kendi tanzim ve inşa plânının temeline, kendi bünyesinde hiç bir tezat ve istismar vasfını taşımıyan, binaenaleyh, her türlü inhilâl unsurlarından beriy olan kendi millî «iş» sermayesini koyacaktır. Şimdi millî bir tanzim ve inşa plânının mevzuu ancak, Türk milletinin kanında yanan iş hasretine, cereyan sahası bulmak ve «iş»i realize etmektir. </p>
<p>Binaenaleyh, millî işlerimiz, paramızın miktarı ile değil, paramızın miktarı millî işlerimizle mukayyet olacaktır. Para sermayemiz yoktur, fakat iş sermayemizin bereketine, yani Türk toprağının verim kudretine ve Türk insanının iş kabiliyetine hudut tasavvur olunabilir mi?</p>
<p>Bu kudretin ve bu kabiliyetin talihini, her yerde para adını alan, bazan bir madenin soğukluğunada, bazan bir kâğıdın manasızlığında temsil olunan bir madde parçasının azlığına veya çokluğuna nasıl tâbi kılabiliriz? Bir inkılâbın mukadderatı, bir maddenin kemiyetine bağlanabilir mi?</p>
<p>Hayır. Paramızdan evvel işimizi çoğaltalım ve paramızın miktarını, işlerimizin miktarına tâbi kılalım.</p>
<p>***</p>
<p>Burada ancak umumî olarak işaret edilen bu fikrin biraz tavazzuhu için evvelâ, para mefhumu üzerinde kısaca tevakkufa lüzum vardır: </p>
<p>Para nedir?</p>
<p>Para bir «meta»dır ki bu metaın fiatı<sup>1</sup>, esas itibarile her zaman, mübadeleye sevkolunan emtianın hacmine, yani kısaca, bir mübadele vasıtası vazifesini gören paraya olan arz ve talebe bağlıdır. Paraya talep artınca para fiatı yükselir. Paraya talep azalınca para fiatı düşer.</p>
<p>Vakıa, ya altın olan ya altınla tebdili kabil bulunan paraların fiat temevvüçlerinde daha karışık bir takım şartların tesirleri vardır. Bunların fiatını yalnız millî piyasalar değil, beynelmilel piyasalar da tayin eder. Çünkü altın, yahut altınla tebdili kabil para, artık yalnız millî bir kıymet olmaktan çıkmış, ayni zamanda beynelmilel talepleri de karşılıyan, millî hudutlar içinde fazla kaldığı zaman harice akan, hulâsa her yerde bir mübadele vasıtası, bir kıymet ölçüsü olmak rolünü oynıyan, beynelmilel bir kıymet haline gelmiştir.</p>
<p>Fakat beynelmilel kıymet ve beynelmilel mübadele vasıtası olmak vasfını bugün, ancak mahdut paralar, o da bir takım kayıtlar ve şartlarla muhafaza edebilmektedirler. Bunlar haricinde kalan paralar, hemen münhasıran millî birer mübadele vasıtası mahiyetini almışlardır.</p>
<p>Bizim paramızın da ancak, millî bir mübadele vasıtası olmak mahiyeti vardır. Paramızın esas karşılığını devletimizin itibarı siyasîsi teşkil eder. Diğer bazı memleketlerde olduğu gibi bi­zim de paramız, «mecburî tedavül kaidesi»ne göre tedavül etmektedir. Binaenaleyh, itibarı siyasîmizi paramızın değil, paramızı itibarı siyasîmizin tâbii saymak ve tâbii kılmak zaruretini berveçhi peşin işaret etmek lâzımdır.</p>
<p>Saniyen, paramızın fiat seviyesini de, gittikçe daha ziyade, millî iktisadiyatımızın dahilî hareketleri tayin etmektedir. İthalât ve ihracat hareketlerinin icap ettirdiği para arz ve taleplerinin devlet kontrolü altına alınması, beynelmilel para ve emtia piyasalarının Türk parası üzerindeki bilvasıta müdahalesini bir hayli azaltmıştır.</p>
<p>Filvaki yarın millî iktisat sahasında açılacak yeni ve çok işlerin lüzum gösterdiği istihsal aletlerinin pek ziyade artacak olan ithalâtı, Türk piyasasında döviz talebini o nispette çoğaltacak, fa­kat bu talep, keza ayni zamanda bir kaç misli artacak olan zirai istihsalâtımızla ve «aynen» tediye suretile karşılanabileceği için bu fazla talep, Türk parasının fiat seviyesinde menfî bir tesir yapamıyacaktır.</p>
<p>Bu noktaları böylece işaret ettikten sonra, Türk parasının hacmını ve Türk iktisadiyatının -muayyen bir zemin içindeki- pa­ra ihtiyacının derecesini tayin eden başlıca âmilleri -umumî hatlarile- şöylece düsturlaştırabiliriz:</p>
<p>Muhtaç olduğumuz para yekûnu = (Dahili ticarete arzolunan yerli ve ecnebi emtianın fiyat yekûnu + Dövizle karşılanan ihracat + müteferrik talepler) / Paranın sürati devri</p>
<p>Bu formülde görüldüğü gibi, paranın tedavül sür&#8217;ati, yani muayyen bir zaman içinde elden ele devrediş sür&#8217;ati baki kaldığı takdirde, bilhassa dahilî ticaretin hacmi ile, döviz mukabili ihracatın artması, paramızı fiatlandıracak ve azalması da fiattan düşürecektir.</p>
<p>Şu halde dahilî, ticaret hacmimizi, bilhassa ziraat ve sanayi istihsalâtımızı, inşa faaliyetlerimizi, nakliyat hareketlerimizi ve ücretler yekûnunu paramızın miktarının değil, bilâkis paramızın miktarını bu millî hareketlerimiz hacminin tayin etmesi icap ediyor.</p>
<p>Halbuki bugün, paramızın «miktarı» millî iktisadımızın ihtiyaçlarına değil, millî iktisadiyatımızın ihtiyaçları paramızın miktarına tâbi kalmıştır.</p>
<p>Münhasıran millî bir mübadele vasıtası olduğu için paramızın fiatı, dahilî ve idarî tedbirlerle kayıt ve şart altına alınmış, fakat bu idarî istabilizasyon devlete, millî iktisadiyat bünyesine isale edilecek para miktarını, millî iktisadiyatın ihtiyaçlarile mütenasip olarak elâstikî bir şekilde mütemadiyen çoğaltıp azaltmak imkânlarını da vermediği için, tek cepheli bir mahiyet almış ve böylece kalmıştır.</p>
<p>Halbuki, millî iktisadiyatta «müstahsil bir iş» yani meselâ maden işletmeleri, arazi islahatı, yol ve inşa, yahut müstahsil iş ücreti şeklinde karşılığı bulunduktan sonra ve ancak muayyen işlerin icap ettirdiği miktarda paranın mübadele sahasına atılmasının, Türk parasının fiat seviyesi üzerinde -muhtemel spekülâsyonlara ve tezvirlere rağmen- ciddî bir sarsıntı yapmıyacağı kuvvetle ispat olunabilir. Çünkü paramızın yalnız fiat kanunlarına göre temevvüç etmesi ve bu fiatın bilhassa dahilî talebin miktarına göre tayin olunması da teyit eder ki, dahilî pazarda bir plân dahilinde açılacak işler ve çoğaltılacak taleplerle paraya olan talebin arttırılması ve bu fazla talebin de fazla para arzları yani (emisyon) ile karşılanması tamamile kabildir. </p>
<p>Filvaki bu vaziyetin bir enflasyon demek olacağı bazılarının hatırına gelebilir. Halbuki enflasyon millî iktisadiyat işleri başıboş ve münhasıran serbest pazar şartlarına göre dönen, ne istihsal faaliyetlerinin seyri, ne de para hareketleri üzerinde müessir bir devlet müdahalesi bulunmıyan memleketlere has bir hâdisedir. Bu gibi memleketlerde hesap ve kontrol altında tutulması kabil olmıyan iktisadî faaliyetlerin ve dolayisile emisyon hareketlerinin Türkiye gibi, devletçi ve müdahaleci bir memleketten tam ve otomatik bir intizam ile cereyan etmemesi için ciddî bir sebep yoktur. Kaldı ki, enflasyon ve deflasyon, münhasıran piyasaya arzolunan paranın çoğaltılması ve azaltılması demek değildir. Enflasyonu her şeyden evvel mübadele tıkanıklığı tayin eder. Mübadele kanalında karşılığını bulmıyan para, -o memlakette para hacmi ne olursa olsun- fonksiyonsuzlaşır ve bu para, eğer altın esasına göre mübadele olunuyorsa mübadeladen çekilir, karşılıksız ise kıymetinden kaybeder ve düşer. Halbuki mübadele kanalında tıkanıklık olmadıkça, yani mübadeleye isale olunan her para vahidi kıyasisi, devlet bankası haricinde bir iş sahası ve bir talep buluyorsa yine ihraç olunan paranın hacmi ne kadar çok olursa olsun bu emisyon bir enflasyon manası ifade etmez ve para düşmez!</p>
<p>Halbuki vatanımızda iş sahası ve açılacak işler için para, talebi hudutsuz denecek kadar vasidir.</p>
<p>Toprağımızda işlenmeyi ve inşayı bekliyen hesapsız kuvvet unsurları var ki, dar bir para hacminin bütün inşa imkânlarını takyit etmesi yüzünden ölü birer madde halinde kalıyorlar. Bugün hudutlarımız içinde yaşıyan ve çalışma kabiliyetinde olan milyonlarca insandan, sâyinin hakkile kıymetini bulan ve insanî ihtiyaçlarını hakkile realize edilmiş bir sâyin bedeli olan (bol ve fiatlı para) ile geniş geniş temin eden kaç kişi vardır? </p>
<p>Hulâsa; işimizin ve ihtiyaçlarımızın hacmini, paramızın hacmine esir kılmaktan kurtaralım.</p>
<p>Bırakalım ki, Türk vatanında iş çağlıyanı, Türk tabiatının her maddesini ve Türk milletinin her bir insanını neş&#8217;eli bir şenlik havası gibi sarsın! Türk toprağının verim kudretine ve Türk insanının iş kabiliyetine hudut tasavvur olunabilir mi? </p>
<p>Türk vatanının yeniden tanzim ve inşası için 160,000,000 liralık bir devlet bütçesi azdır. Yeni Türkiyenin en az «500,000,000» liralık bir varidat bütçesine ihtiyacı var. Bu bütçe bir para bütçesi değil bir iş bütçesi olmalıdır! </p>
<p>Paraya göre iş değil, işe göre para!</p>
<p>İş bütçesinde asıl olan varidat fasılları değil masarifat fasıllarıdır. İş bütçesinde memleketin tanzim ve inşa plânı görünür. Bütün teyidini, inkılâbın, hâdisata tâbi olmak değil, hâdisata tahakküm etmek, müdahale etmek ve emretmek vaz&#8217;ından alan bu iş ve inşa plânında vatanın bütün iş ve kuvvet unsurlarının kat&#8217;î hesap ve takdiri vardır. İş bütçesinde milletin «iş kabiliyeti» realize edilir. İş bütçesinde, millî iş ve inşa plânı içine alınmasında faide bulunan, zaruret bulunan, her vatandaşın ve her şeyin bir yeri vardır. İş bütçesinde biz, bugün mevcut olmıyan ve fakat yarın doğacak olan millî iş şubelerinin, zengin bir koyunculuğun, müterakki bir ziraatin, yüksek sanayi tekniğinin yolların, bankaların, kara, deniz ve hava vasıtalarının ve hepsinin üstünde, zengin, şen ve medenî yüksek bir milletin şeklini ve inşa plânını buluruz. Millî toprak mahsulâtına ve sanayi maddelerine yüksek fiat, Türk işçisine yüksek ekmek hakkı, Türk pazarına geniş ve hummalı bir mübadele faaliyeti ve nihayet devlet hazinesine çok varidat, iş bütçesinin tabiî neticesidir.</p>
<p>***</p>
<p>Hulâsa;</p>
<p>Şimdi inkılâbımızın mevzuu, millî kuvvet unsurlarımızın, millî bir «iş ve inşa plânı» içinde hesap ve tanzim olunuşudur. Bu unsurlara, yani bir taraftan Türk toprağının tabiatında uyuyan ve henüz işlenmemiş bulunan verim kudretine, diğer taraftan Türk insanının kanında yatan ve henüz işlenmemiş bulunan iş kabiliyetine hayat ve cereyan vermek işi, bugünkü inkılâp neslinin eseri ve mucizesi olacaktır.</p>
<p>Kendi yaratma kabiliyetini bir mucize haline koymıyan, kendi içinde «iş»in, millî hudutlar mikyasında tanzim olunmuş ahengine ve disiplinine istinat etmiyen bir milletin, bu günkü cihanın bu derin tekallübatına mukavemet edebilmesi çok müşkül olur. Kendi hudutlarımızı masun kılmak ve bu hudutlar içinde milleti, hâdisatın bütün tekallübatına karşı hem dilek, hem de mukadderat itibarile mütecanis bir cüzütam halinde tutabilmek için, her şeyden evvel, millet içindeki iş ve iktisat münasebetlerini tanzim ve teşkil etmiye mecburuz.</p>
<p>Hudut birliği, iş birliği, dilek ve mukadderat birliği, yeni «mil­let»in vasfıdır.</p>
<p><sup>1) Burada mevzuubahs olan, paranın «kıymeti» değil, fiatı yani pazardaki kurudur. Üstünde durmak istediğimiz nokta zaten Türk parasının vaziyeti olduğu ve Türk parası ise altunla karşılanmıyan ve binaenaleyh yalnız dahilî fiyat kanunlarına göre tedavül eden bir para bulunduğu için, altun esasında müessir olan kıymet kanunlarının burada nazarı dikkate alınmasına lüzum görülmedi.</sup></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/is-hasreti-ve-500-000-000-liralik-turk-butcesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadro [Başyazı / Eylül 1932]</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/kadro-basyazi-eylul-1932/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/kadro-basyazi-eylul-1932/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2010 22:09:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Başyazı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=702</guid>
		<description><![CDATA[Harpsonu matbuatını iki ana gruba ayırabiliriz: Kazanç matbuatı, İnkılâp matbuatı. Kazanç matbuatı için, gazete çıkarmak, her hangi bir dükkân veya fabrika açmak gibi bir «iş»tir. Kazanç matbuatında gazete, dükkânda satılan mal veya fabrikada yapılan eşya gibi yalnız kazanç için bir «vasıta»dır. Kazanç matbuatı, piyasada tutunabilmek için geri, fakat kalabalık kütlenin seviyesine ve zevkine düşmek, onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Harpsonu matbuatını iki ana gruba ayırabiliriz:</p>
<p>Kazanç matbuatı,</p>
<p>İnkılâp matbuatı.</p>
<p>Kazanç matbuatı için, gazete çıkarmak, her hangi bir dükkân veya fabrika açmak gibi bir «iş»tir.</p>
<p>Kazanç matbuatında gazete, dükkânda satılan mal veya fabrikada yapılan eşya gibi yalnız kazanç için bir «vasıta»dır.</p>
<p>Kazanç matbuatı, piyasada tutunabilmek için geri, fakat kalabalık kütlenin seviyesine ve zevkine düşmek, onun sevki tabiîlerini istismar etmek ve hattâ halkın fikir ve şahsiyet sahibi kısımlarının seviyesini de bu kalabalığın seviyesine indirmek cehdindedir.</p>
<p>Onun için, bir memleketin kazanç matbuatı, ne derece basit, hafifmeşrep, şahsiyetsiz, iptidaî ve cür&#8217;etli ise, o memleketin okuyucu kalabalığının irfan ve kültür seviyesi de o kadar sathileştirilmiş demektir.<span id="more-702"></span></p>
<p>***</p>
<p>İnkılâp matbuati için gazete, inkılâbın idealleri, inkılâbın yayılması, kökleşmesi, derinleşmesi ve inkılâp neslinin şuurlanması, gelişmesi için bir telkin, bir terbiye, bir mücadele cihazıdır.</p>
<p>İnkılâp matbuatı, piyasanın seviyesine düşmez, bizzat seviye yaratır.</p>
<p>İnkılâp matbuatı, okuyucuyu oyalamaz, iymaleder.</p>
<p>İnkılâp matbuatında gazete, «mal» değil, «fabrika»dır.</p>
<p>İnkılâp matbuatı için asıl olan, geri fakat kalabalık kütlenin menfî sevkitabiîlerine uymak değil, onun şuurunu uyandırmak ve günlük hayatın basit maceraları yerine inkılâbın ileri menfaatlerini onda ahlâk haline getirmektir.</p>
<p>***</p>
<p>Türkiye, bir inkılâp memleketidir.</p>
<p>İnkılâp memleketinin bir inkılâp matbuatına hasreti vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/kadro-basyazi-eylul-1932/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arkada Kalan Darülfünun</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/arkada-kalan-darulfunun/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/arkada-kalan-darulfunun/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Jun 2010 22:09:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Burhan Asaf Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=701</guid>
		<description><![CDATA[[Kronikler, Burhan Asaf Belge / Ağustos, 1932] İstanbul Darülfünununun ıslahı hakkında İsviçreli mütehassıs M. Malche bir rapor vermiştir. Bu raporun metni, şu ana kadar, bizim gibi bütün memleketin de meçhulüdür. Alâkadar makamların bu tarzda hareket etmelerinde bir isabet bulunması ihtimalini red eylememekle beraber, memleket davaları hakkında mütalea beyan etmeğe davet olunmuş mütehassısların vardıkları hükümlere bütün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Kronikler, Burhan Asaf Belge / Ağustos, 1932]</p>
<p>İstanbul Darülfünununun ıslahı hakkında İsviçreli mütehassıs M. Malche bir rapor vermiştir.</p>
<p>Bu raporun metni, şu ana kadar, bizim gibi bütün memleketin de meçhulüdür.</p>
<p>Alâkadar makamların bu tarzda hareket etmelerinde bir isabet bulunması ihtimalini red eylememekle beraber, memleket davaları hakkında mütalea beyan etmeğe davet olunmuş mütehassısların vardıkları hükümlere bütün memleketin birden ve zamanında muttali olmasında, şüphe edilmesin ki, büyük bir fayda vardır. M. Malche, çok doğru yahut çok yanlış, çok kıymetli yahut çok kıymetsiz bir rapor vermiş olabilir. Hatta böyle bir rapor, Darülfünun hakkında değil de «Türk süngerciliği»ne ait bulunmuş olsa dahi, doğru olup olmaması neşrinden sonra tesbit edilebilecek bir keyfiyettir. Kaldı ki mütehassısın Darülfünun raporu ancak teknik bazı mütalea ve hükümleri ihtiva edebilir. Çünkü milletin ayni zamanda manevî bir müessesesi olan Darülfünunun manevî ıslahı hakkında hiçbir yabancı mütehassısın mütalea be­yan etmesine imkân olamaz. İnkılâp safhasında bulunan bir millet camiasına en uygun gelecek bir Darülfünun, Avrupa&#8217;daki nazirlerinin en iyi bir kopyesi değil, inkılâp davasının en seri ve en tam bir şekilde tahakkukuna yardım edecek, belki de bambaşka evsafta ve muhakkak ki yepyeni bir ilmî görüşle mücehhez bulunacak olan bir hareket ocağı olacaktır.<span id="more-701"></span></p>
<p>Misal olarak «Ankara tarih kongresi»ni alırsak, bir M. Malche&#8217;nin hiç bir zaman göremiyeceği fakat Türk inkılâpçılarının, üzerinde ehemmiyetle duracakları bir hususiyeti işaret etmek kabil olur.</p>
<p>«Ankara tarih kongresi»nde yeni bir tarih tezi ilân edildi. Bu tez ilân edilirken, İstanbul Darülfünunu hazır bulunuyordu. Bundan elli sene sonra, kogrenin zabitlarını tetkik edecek bir adam, kongrede söz alan İstanbul profesörlerinin hakikaten İstanbul Darülfünun hocalari olduklarına inanamıyacaktır. Çünkü karşı tarafın tamamile ilmî hazırlıkları yanında ekseri İstanbul âlimlerinin ya davayı esasından kavrayamıyan cümle kırıntılarını, yahut ancak bir fikir dağınıklığının zahirî ifadesi olan sıkıcı sükûtlarını müşahede edecektir. Yanlış mehazlar göstermek, asılsız iddialarda bulunmak gibi ya kötü niyete yahut doğrudan doğruya hafifliğe irca edilebilecek müdahaleleri de hesaba katacak olursak İstanbul Darülfünununun tarih kongresinden nekadar hazin bir bilânço ile ayrılmış olduğunu, elli sene sonraki adam, eğer bir Türk ise teessürle, eğer değilse hayretle görecektir. Ve her iki takdirde dahi, inkılâp merkezinin tarih ilmini baştan aşağı yeni bir görüşle tasfiyeye tabi tutmak cehti karşısında İstanbul Darülfünununun bunu kavramakta gösterdiği aczi yahut temerrüdü acaip bir hal olarak kaydedecektir. İnkılâbımız, pek yakında on yaşına girecektir. İktisadî, içtimaî ve siyasî sahaların her birinde derin değişikliklerin başlamasını ve tamamlanmağa doğru devamını ifade eden böyle bir hareketin, memleketin yegâne ilim ve ergin gençlik ocağında akissiz kalması, bizden izahını istiyen bir hazin haldir.</p>
<p>Darülfünun hocaları, Ankara&#8217;nın yarattığı hareketlerin, sözle olsun, peşi sıra gelmekte hususî bir hareketsizlik göstermişlerdir. Her işte ve her defasında, arkada ka­lan, Darülfünun yani Türk gençliğini yetiştirmekte olan müessesenin maneviyeti değil, İstanbul Darülfünununun, kendi hallerinden memnun olan ve kendi ilimlerine kanaat eden hocalarıdır. </p>
<p>«Ankara tarih kongresi» ndeki yüksek mana şu idi: Siyasî istiklâlden sonra ve iktisadî istiklâl mücadelesi doludizgin devam ederken, <em>millî tarihi görüşte de istiklâle varmak</em>. Eğer İstanbul hocaları bu manayı anlamış olsalar idi yeni tarih tezini büsbütün başka bir tarzda takdir edecekler ve ayni görüş istiklâlinin hukukta iktisatta, felsefede ve diğer içtimaî ilim şubelerinde de tesisi lâzım geleceğine, yekten kanaat getireceklerdi. Fakat onlar, hareket tarzları ve kendilerini zorlıyarak bulabildikleri bir kaç mütalea ile asıl bu istiklâli reddettiler. Asıl ilmî görüşte istiklâl olamıyacağını ve ilmin her taraf için bir olduğunu ihsas etmek istediler. Sonra, heyetin ciddî tetkiklerini dinledikçe, davanın gayri millî ve beynelmilel ilim bakımından da özlü olduğunu idrak ettiler. Ne çareki, sapmış oldukları çıkmazı, üstelik, hazırlıksız yani davayı topyekûn ihata etmemiş bulunmaları keyfiyeti, bir tıkaç gibi kapamıştı.</p>
<p>İstanbul Darülfünununun hocaları, Ankara&#8217;nın bu en son eserile temasa girmek vazifesini de, işte böyle bir seyahatle ifa ettiler. Seyahatname, muhakkak ki bir gün yazılacaktır. Bizim burada işaret etmek istediğimiz şey şudur:</p>
<p>Arkada kalan bir Darülfünun vardır. Ona yeni bir isim değil, yeni bir cisim ve yeni bir ruh vermek, Darülfünun gençliğine ve dolayısile inkılâbımıza karşı ödiyeceğimiz müterakim borçların başında gelse gerektir.</p>
<p>Vakıa şudur:</p>
<p>İnkılâp yürüyor ve Darülfünun geridedir!</p>
<p>***</p>
<p>İmtiyaz Sahibi: Yakup Kadri &#8211; Neşriyat Müdürü: Dr. Vedat Nedim<br />
Matbaacılık ve Neşriyat T.A.Ş. &#8211; İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/arkada-kalan-darulfunun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üzüm Meselesi</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/uzum-meselesi/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/uzum-meselesi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Jun 2010 22:06:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kronikler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=676</guid>
		<description><![CDATA[[Başyazı / Ağustos, 1932] Türkiye&#8217;de halledilmesini bekliyen bir tütün, bir afyon meselesi olduğu gibi bir de üzüm meselesi vardır. En mühim ihracat mahsullerimiz gibi üzüm de satış imkânsızlıkları ile karşılaşmaktadır. Fakat bütün bu imkânsızlıklar tıpkı diğer mahsullerimizde olduğu gibi bir organizasyon fıkdanından doğmaktadır. Meselâ üzümcülükte harpten evvel piyasayı dikte etmek vaziyetinde bulunan Türkiye bugün bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Başyazı / Ağustos, 1932]</p>
<p>Türkiye&#8217;de halledilmesini bekliyen bir tütün, bir afyon meselesi olduğu gibi bir de üzüm meselesi vardır. En mühim ihracat mahsullerimiz gibi üzüm de satış imkânsızlıkları ile karşılaşmaktadır. Fakat bütün bu imkânsızlıklar tıpkı diğer mahsullerimizde olduğu gibi bir organizasyon fıkdanından doğmaktadır. Meselâ üzümcülükte harpten evvel piyasayı dikte etmek vaziyetinde bulunan Türkiye bugün bu hâkim mevkiini tamamen kaybetmiştir. Bu piyasayı kaybetme keyfiyeti hem istihsalinin hacmi hemde satış imkânları noktai nazarındandır.</p>
<p>Bazı rakamlara bakalım:<span id="more-676"></span></p>
<h4>Çekirdeksiz kuru üzüm yetiştiren memleketler:</h4>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>-
</td>
<td>1913
</td>
<td>1925-31&#8242;de vasatî istihsal<br /> (ton)
</td>
</tr>
<tr>
<td>1- Kaliforniya
</td>
<td>8.040
</td>
<td>240.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>2- Yunanistan
</td>
<td>106.240
</td>
<td>120.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>3- Türkiye
</td>
<td>52.000
</td>
<td>50.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>4- Avusturalya</td>
<td>500
</td>
<td>45.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>5- İran
</td>
<td>30.000 </td>
<td>40.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>6- İspanya
</td>
<td>24.000
</td>
<td>16.000
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Son sekiz sene zarfında Kalifor­niya istihsali 10 misli, Avusturalya&#8217;nın 6 misli, İran&#8217;ın 2 misli artmıştır. Türkiye ise harpten evvel dünya rekoltesinin dörtte birini verirken bugün onda birini vermektedir.</p>
<p>Rakip memleketler istihsallerini mütemadiyen tevsi ederek piyasalar fetederken bizim üzümlerimiz mütemadiyen fiatlarından kaybetmişlerdir.</p>
<h4>Senelere göre fiatların seyri:</h4>
<table cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td>Sene
</td>
<td>Azamî
</td>
<td>Asgarî
</td>
<td>Vasatî
</td>
</tr>
<tr>
<td>1922/24
</td>
<td>80-100
</td>
<td>&#8211;
</td>
<td>&#8211;
</td>
</tr>
<tr>
<td>1925
</td>
<td>74
</td>
<td>28
</td>
<td>49.46
</td>
</tr>
<tr>
<td>1926
</td>
<td>63
</td>
<td>32
</td>
<td>49.66
</td>
</tr>
<tr>
<td>1927
</td>
<td>62
</td>
<td>28
</td>
<td>44.00
</td>
</tr>
<tr>
<td>1928
</td>
<td>51
</td>
<td>16
</td>
<td>27.00 (büyük sukut senesi)
</td>
</tr>
<tr>
<td>1929
</td>
<td>60
</td>
<td>20
</td>
<td>29.00 (büyük yağmur senesi)
</td>
</tr>
<tr>
<td>1930
</td>
<td>60
</td>
<td>20
</td>
<td>32.00
</td>
</tr>
<tr>
<td>1931
</td>
<td>60
</td>
<td>30
</td>
<td>40.00 (Türkiye ve Yunanistanda<br />büyük donlar)
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Harpten sonra bilhassa son senelerde kaybettiğimiz büyük piyasalardan en mühim ikisini misal alalım:</p>
<p>İngiltere&#8217;ye en ziyade üzüm ithal eden memleket (Korenk üzümü hariç olmak üzere) vasatî 30.000 tonla Avusturalya&#8217;dır. Diğer memleketler şunlardır:</p>
<table cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td>Türkiye
</td>
<td>16.000 tonla 2inci
</td>
</tr>
<tr>
<td>İspanya
</td>
<td>16.000 tonla 3üncü </td>
</tr>
<tr>
<td>Girit
</td>
<td>2.000 tonla 4üncü </td>
</tr>
<tr>
<td>Yunanistan
</td>
<td>1.800 tonla 5inci </td>
</tr>
<tr>
<td>Rusya
</td>
<td>1.600 tonla 6inci</td>
</tr>
<tr>
<td>Cenubî Afrika
</td>
<td>1.000 tonla 7inci </td>
</tr>
<tr>
<td>Sair memleketler
</td>
<td>4.600 </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Türkiye&#8217;nin İngiltere&#8217;nin üzüm ithalâtında mevkii onda birdir. Halbuki harpten evvel 1912&#8242;de Türkiye İngiltere&#8217;ye 21.000 ton üzüm ithal ederek birinci gelirdi. 1912&#8242;de İngiltere&#8217;nin umumî üzüm ithalâtı 24.000 tondu. Harbi müteakıp üzüm istihlâk piyasası fevkalâde genişliyerek istihlâk hemen iki misli oldu. Türkiye bu fırsattan istifade edememiş ve İngiltere&#8217;ye olan satışları üç misli düşmüştür.</p>
<h4>Almanya&#8217;ya üzüm ithal eden başlıca memleketler:</h4>
<table cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td>-
</td>
<td>1930
</td>
<td>1931
</td>
</tr>
<tr>
<td>Türkiye
</td>
<td>17.000 </td>
<td>13.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>Yunanistan
</td>
<td>6.000 </td>
<td>6.500
</td>
</tr>
<tr>
<td>İran
</td>
<td>500</td>
<td>5.000
</td>
</tr>
<tr>
<td>Kalifornia
</td>
<td>6.000 </td>
<td>6.000
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Almanya&#8217;da birincilik mevkiimizi nisbeten muhafaza etmekle beraber son senelerde vaziyetimiz şöyle olmuştur:</p>
<p>1926 senesinde Almanya üzüm ithalâtının yüzde 63.4&#8242;ünü Türkiye verirken 1930 senesinde 54.8&#8242;ini vermiştir. Yunanistan ise 1926&#8242;da Almanya ithalâtında yüzde 13.13 yer tutarken 1930&#8242;da hissesi yüzde 18.7 olmuştur. </p>
<p>Hamburg piyasasında rakiplerimizin mükemmel propaganda teşkilâtları vardır. Mükemmel satış teşkilâtları vardır. Bu işler için hem devlet hem fertler müttehiden çalışır. Rakiplerimiz hem istihsali hem satışı organize etmişlerdir. Halbuki biz bu güne kadar teşkilât namına bir şey yapmadık. Diğer mahsullerimiz gibi üzüm mahsulümüz de başı boş kaldı. İrili ufaklı mutavassıtların tağşişlerine, her türlü hilekârlıklarına mevzu oldu. </p>
<p>Üzüm satışlarımızın başı boşluğuna bir misal verelim: </p>
<h4>1932 mart piyasasına göre Ham­burg&#8217;ta fiatlar:</h4>
<table cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td>-
</td>
<td>4 mart
</td>
<td>17 mart
</td>
<td>31 mart
</td>
</tr>
<tr>
<td>Üzüm numarası</td>
<td colspan="3" rowspan="1">(florin)
</td>
</tr>
<tr>
<td>7
</td>
<td>43 </td>
<td>42
</td>
<td>43.2
</td>
</tr>
<tr>
<td>8
</td>
<td>44</td>
<td>43</td>
<td>45
</td>
</tr>
<tr>
<td>9
</td>
<td>45</td>
<td>45</td>
<td>47
</td>
</tr>
<tr>
<td>10
</td>
<td>50</td>
<td>49</td>
<td>51
</td>
</tr>
<tr>
<td>11
</td>
<td>53
</td>
<td>54
</td>
<td>55
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td>Üzüm numarası</td>
<td>17 şubatta
</td>
<td>Okka ve Türk lirasına tahvil<br /> edildikten sonra
</td>
</tr>
<tr>
<td>7
</td>
<td>44 florin
</td>
<td>48.00 kuruş
</td>
</tr>
<tr>
<td>8
</td>
<td>45 florin</td>
<td>49.00 kuruş</td>
</tr>
<tr>
<td>9
</td>
<td>47 florin</td>
<td>51.18 kuruş</td>
</tr>
<tr>
<td>10
</td>
<td>51 florin</td>
<td>55.57 kuruş</td>
</tr>
<tr>
<td>11
</td>
<td>55 florin</td>
<td>60.00 kuruş</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Mart nihayetinde fiatlar okka başına vasatî üç kuruşluk bir tenezzül gösterdiği halde mart ayı zarfında Türkiye piyasalarında ihracatçı tüccarların tevlit ettikleri panikimsi hareket yüzünden 7 numaralı üzüm 30 kuruşa ve 10 numaralısı da 38 kuruşa satılmıştır. Hamburg&#8217;un 3 kuruşluk tahavvülüne nazaran piyasamızda 10 kuruşluk bir tahavvül olmuştur.</p>
<p>Burada ihracat tüccarlarının oynadıkları menfi rol neticesi hem müstahsilin elinden mahsul değerinden aşağıya çıkmakta hem de mahreç piyasalarda rakiplerimizin mahsullerinden daha pahalı satılmaktadır. Rakiplerimiz iyi ambalâj, iyi fiat, iyi organizasyonla bizim üzümlerimizi daima piyasa harici bırakmıya çalışıyorlar ki, yukarıki rakamlardan bu işte muvaffak oldukları vuzuhla görülmektedir.</p>
<p>Devlet afyon meselesini nasıl bir devlet meselesi yaparak işe müdahale ettise üzüm meselesine de ayni asabiyetle müdahale etmesi ve bu mühim mahsulümüzü başı boşluktan kurtarması (gerekir).</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/uzum-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yarı Münevverler Kulubü</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/yari-munevverler-kulubu/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/yari-munevverler-kulubu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Jun 2010 22:02:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şevket Süreyya Aydemir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=675</guid>
		<description><![CDATA[[Şevket Süreya Aydemir, Polemik / Ağustos, 1932] Azizim Nurullah Ata Bey: İtalya&#8217;da vaktile her biri bir hükûmete payıtahtlık etmiş on iki şehir varmış ki, bu on iki şehir üstünde Roma, «tek İtalya» harsının ve tefekkûr sisteminin, maddî ve manevî tefevvukunu tesis edebilmek için hâlâ mücadele eder dururmuş! Bir devlete siyasî merkez olmanın bir şehre temin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Şevket Süreya Aydemir, Polemik / Ağustos, 1932]</p>
<p>Azizim Nurullah Ata Bey:</p>
<p>İtalya&#8217;da vaktile her biri bir hükûmete payıtahtlık etmiş on iki şehir varmış ki, bu on iki şehir üstünde Roma, «tek İtalya» harsının ve tefekkûr sisteminin, maddî ve manevî tefevvukunu tesis edebilmek için hâlâ mücadele eder dururmuş!</p>
<p>Bir devlete siyasî merkez olmanın bir şehre temin ettiği ufuk ve idrak genişliğinden mahrum kalan bu on iki şehrin, rejiyonal binaenaleyh dar &#8211; fakat hâlâ yaşıyan fikir ve kültür hareketlerine karşı, Roma&#8217;nın, ufuk ve idrak genişliğinden gelen tefevvuk mücadelesini tabiî görmek lâzımdır. Çünkü bugünkü Floransa ve bu günkü Venedik, hiç şüphe yok ki, artık, on iki ve on birinci asırların Venedik&#8217;i ve Floransa&#8217;sı değildir.</p>
<p>Kurunuvustada Avrupa&#8217;nın, hemen bütün şehirlerine karşı, asırlarca zanaat ve para hocalığı eden, Floransa şimdi sadece, bir (eyalet şehri)dir. Bugünkü Floransa, ne bir Machiavel, ne bir Mikel-Anj yetiştirebilir. Venedik te öyle değil mi? <span id="more-675"></span></p>
<p>Siyasî iktidarı ile beraber fikir ve idrak ufuklarının genişliğini kaybeden ve damları altında bir zaman geniş davalar hallile yorulan mütefekkir, yahut geniş insan kalabalıklarının bediî istiğrakını temsil eden san&#8217;atkâr yetiştirirken, daha sonra, ya rejiyonal meselelerin darlığında hapsolunmuş, ya idrakinin inkişafı yarı yolda dumura uğramış «yarım insanlar» veren şehirler, sayılmıyacak kadar çoktur. </p>
<p>Ya bir siyasî iktidarın, ya bir iktisat topluluğunun makarrı ve bu itibarla da geniş kalabalıklara şamil bir kültür tefevvukunun merkezi ve mümessili olmak vasfını kaybeden bütün bu şehirlerde arazı daima ayni olan, şöyle bir istihale görünür: </p>
<p>Derhal bir «eb&#8217;at küçülüşü» başlar. Davaların hududu derhal cesametini kaybeder. Ufuk daralır. Hulâsa maddî hayatın her sahasında meydan alan, daralış ve küçülüş, içtimaî hayatın bütün tecellilerine, fikir, san&#8217;at, ahlâk telâkkilerine de sirayet eder. Bu eb&#8217;at daralışı; siyasî ve iktisadî fonksiyonlarını ebediyyen kaybeden bazı kurunukadime şehirlerinde görüldüğü gibi, tam bir hezal ve iptizal manzarası almasa bile, fikrî ve ruhî darlığın kasveti bütün dimağlara siner. Sahada görünen artık bir takım cücelerdir. Büyük san&#8217;atkâr yerine küçük san&#8217;atkâr, hakikî münevver yerine yarı münevver, bütün şahsiyetler yerine yarım şahsiyetler, umumî kültür seviyesini her gün biraz daha basitleştirmek için ellerinden geleni yapar dururlar.</p>
<p>***</p>
<p>«Tek İtalya» harsının ve tefekkür sisteminin maddî ve manevî tefevvukunu, bütün İtalya şehirleri üstünde tesis etmek için mücadele eden Roma&#8217;ya karşı, Venedik, Floransa veya Turino&#8217;nun devam ettirdikleri dar fikir mukavemetini bugün, acaba biraz bizim İstanbul&#8217;umuzda da seçmek kabil değil mi? Acaba, bir siyasî merkez olmanın temin ettiği ufuk ve idrak genişliğini birdenbire kaybeden bir şehirde, derhal kendini gösteren eb&#8217;at küçülüşünü, bütün tecellilerile İstanbul&#8217;da da göremez miyiz? Acaba böyle şehirlerde, adeta yerden mantar biter gibi biten ve halkın umumî görüş seviyesini her gün biraz daha basitleştirmek için binbir hüner gösteren «yarım insan» tipi, şimdi İstanbul&#8217;un da sokaklarını adım adım istilâ etmiyor mu?</p>
<p>Çünkü hepimiz görüyoruz ki, İstanbul&#8217;da yaşıyan bir kısım okur yazarların seviyesi, İstanbul gazetelerinin, günlük vakayiin darlığında hapsolunmuş hazin vaziyetile hemseviye olduktan sonra, orada yarı münevverlik adeta iyi bir karakter ve binaenaleyh «fikrî hiffet» adeta bir ahlâk haline geldi.</p>
<p>Evvelâ şunu tayin edelim: Yarı münevver kimdir? </p>
<p>Yarı münevverlikte münevverliğin hududunu bir takım tahsil derecelerinin resmî vesikalarile tayine çalışmanın münasebetsizliği âşikârdır. Hayır, burada bizim ölçülerimiz tamamile başkadır: Yarı münevver, ya şahsî veya zümrevî fakat muayyen bir «cihanı telâkki tarzı»ndan mahrum olan adamdır. Hâdiselerin tenevvüü karşısında şuurun şaşalayışı ve bunları izah ölçülerinden mahrum oluşu, yarı münevverde derhal, bütün hâdiselere karşı bir «lâübalilik ve hafifmeşreplik» halini alır. Muhakkak ki, dünyanın en hafifmeşrep adamı, yarı münevverdir. Yarı münevver neye inanır? Yarı münevver neye bağlanır? Bunları tayin mümkün değildir. Çünkü inanış, çünkü inanıp bağlanış, bir şahsiyetin, bir seciyenin alâmetidir. Halbuki yarı münevverlik, her şeyden evvel, şahsiyetsizliğin şahsiyete karşı bir reaksiyondur. Filvaki yarı münevverin şahsiyetsizliği, bazan onda, büyük şahsiyetlere karşı bir hayranlık gibi tecelli eder görünür. Fakat buna inanmamalı. Yarı münevverde hayranlık bir şuur hâdisesi değil, bir insiyakî sürükleniştir. Daha doğrusu bir moda haleti ruhiyesidir. Eğer yarı münevveri, mahza bir garabet olsun diye bir gün, hiç kimsenin bilmediği, kıymeti üstünde hiç kimsenin mutabık kalmadığı bir yabancı isme, meselâ bir Fransız romancısının veya şairinin meşkûk dehasına hayranlığını bir maske gibi yüzüne takıp sokaklarda dolaştırıyorsa buna hayret etmemelidir. Çünkü bu bir snobizmdir ve snob ancak yarı münevverler arasında bulunur. Bazan da yarı münevverin hayranlığı sadece bir kalabalığa uyuş şeklinde tecelli eder. Meselâ, İstanbul yarı münevverleri arasında bazan (Paul Valéry) bazan (André Gide) modadır. Bu hal bazan felsefe veya içtimaiyat sahasında da görülür. Bazı zevat, bir müddet (Dürkhaim)ın bir müddet te (Bergson)un kuyruğundan çekerler. Yarı münevverler kulübü, devrine göre, bazan şu ismin, bazan bu ismin peşinden sürüklenir durur. Bunu da hoş görmek lâzımdır. Çünkü anlaşılmıyan, fakat bir defa sahneye çıkan isimler peşinde kervana katılış, bir «sürü psikolojisi»dir ve sürü psikolojisi, yarı münevverin yarım seciyesini karakterize eden ruhî hallerden biridir.</p>
<p>***</p>
<p>Azizim Nurullah Ata Bey,</p>
<p>Bu yazıları yazmak fikri bana, sizin «Milliyet»te çıkan ve «kadro»dan bahseden bir yazınızı okurken geldi. Kadroyu «anlamıyoruz!» diyenlere cevap veriyor ve onları anlayışsızlıkla itham ediyorsunuz. Bence anlayışsızlık bir ruh düşkünlüğü değildir ve İstanbulda, Kadroyu anlamıyoruz diyenler üstünde konuşurken daha başka bir takım sebepler ve izahlar aramak lâzımdır. </p>
<p>İyi okuyamıyan ve okuduğunu anlıyamıyan insan, hiç şüphe yok ki, Türkiye&#8217;nin bütün şehirlerinde mevcuttur. Kadroyu anlıyanların ise azlığını berveçhipeşin kabul etmek icabeder. Fakat ciddî mevzuları anlamıyan ve bu anlamadığı mevzuları ciddiyetinden tecrit edip derhal lâübalileştiren ve karikatürleştiren insan tipi Türkiye&#8217;nin yalnız bir şehrinde bulunur: İstanbul&#8217;da. </p>
<p>Bu tip, şu yukarda anlatmıya çalıştığımız yarı münevver tipidir. Anlamamak başka, anlamak foksiyonunun tabiî unsurları olan «telâkki» ölçülerini iptizal ettirmek gene başkadır. Anlamıyan, bir masum adamdır. Fakat idrak ve telâkki ölçülerini iptizal ettiren, ciddî insan olmanın bütün kayıtlarından sıyrılıp ta, bir fikrî hezal içinde şahsiyetsizleşen ve hakirleşen insan ancak bir mütereddidir.</p>
<p>Şimdi «Kadro»nun mahiyetini tayin edelim:</p>
<p>Kadronun mevzuu Türk inkılâbının ideolojisi ve muhatabı, inkılâp münevverliğidir. Binaenaleyh Kadro, evvelâ mevzuu muayyen olan, sonra da bu mevzu üstünde neşriyatını yaparken, kendi muhatap külesinin hududunu adeta hendesî bir kat&#8217;iyetle çizmiye çalışan bir mecmuadır. </p>
<p>İnkılâp münevveri kimdir? </p>
<p>Bunu tayin için, Kadroya mevzu olan «inkılâp ideolojisi» mefhumunda mutabık kalmak lâzımdır. O zaman inkılâp münevverinin siması, konkretize edilen bu mefhumun arkasından kendi kendine belirir.</p>
<p>İnkılâbımızın ideolojisi, inkılâbımıza esas olan, yani inkılâbımızın mahiyetinde mündemiç bulunan fikrî prensiplerdir. Her inkılâp ya bir fikir sistemini temsil, ya bir fikir sistemine istinat eder diyoruz. Türk inkılâbının da, mahiyetinde tabiatile mündemiç olan, yani onun temsil ettiği bir sıra fikrî ve nazarî unsurlar vardır ki, bunların izah ve tedvin edilişi ve bu suretle de inkılâbımızın, bir takım fikrî unsurları ihtiva eder bir inkılâp halinden çıkarılarak, bir takım muayyen ve müdevven nazarî prensiplere istinat eder bir inkılâp haline getirilişi, bugünün nesli için mühim ve âcil bir inkılâp vasifesidir. İşte inkılâp münevveri, bu vazifeyi idrak eden, bu vazifeyi benimsiyen, yani kendini inkılâbın davalarına veren adam demektir. </p>
<p>İnkılâp münevverini de inkılâpçı olmıyan münevverden ayıran hududun bir takım tahsil derecelerinin resmî vesikalarına göre tayinine çalışmaktaki münasebetsizlik âşikârdır. Fakat bir çok alâmetler vardır ki, bu iki tip insan arasındaki karakter farkını derhal tayine yararlar. İnkılâp münevverinde inkılâpçı idealizm asıldır. İdealizm, yani her şeyden evvel ruhun kendini, kendi mevzuunun tefehhusuna vakfedişi öyle bir ruh haletidir ki, bu halet, ciddî mevzular ve bilhassa inkılâbın seyrine ve inkişafına müteallik fikrî taharriler üzerinde hafifmeşrepliği, bir ahlâk kaidesi olarak berveçhipeşin reddeder.</p>
<p>***</p>
<p>İstanbul&#8217;da, yarı münevverler kulübünün alacalı kalabalığı içinde, «Kadroyu anlamıyoruz» diyenlerin yarısından çoğu, şüphe yok ki Kadroyu fiilen okumıyanlardır. Fakat buna rağmen onlardan böyle bir iddianın kanaat halinde duyuluşu, yarı münevverler kulübündeki havanın sarî ciddiyetsizliğindendir. Binaenaleyh onların, bu anlayışsızlık rollerini de o kadar ciddiye almasanız daha iyi olur.</p>
<p>Bence yarı münevveri, en hafîf hava yelpazelerile bile istediğiniz temayüle derhal sevketmek kabildir. O kadar ki, mesela Kadroyu sevmiyen yarı münevverin sever görünmesi, anlamıyan yarı münevverin «anlıyorum» demesi niye kabil olmasın? Buna misal mi istersiniz? Fakat bizzat İstanbul yarı münevverliğinin hayatından, bu bahis üstünde size, binbir misal verebilirim.</p>
<p>Nurullah Ata Bey, bana kalırsa, burada asıl üstünde durulacak dava, Kadronun anlaşılıp anlaşılmamasından ziyade, İstanbul&#8217;un yarı okur yazarları arasında günden güne derinleşen ve karanlıklaşan fikrî lâübaliliğin ve fikrî hiffetin dehşet ve fecaatindedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/yari-munevverler-kulubu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Faşizm ve Türk Millî Kurtuluş Hareketi</title>
		<link>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/fasizm-ve-turk-milli-kurtulus-hareketi/</link>
		<comments>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/fasizm-ve-turk-milli-kurtulus-hareketi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2010 22:05:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kadro</dc:creator>
				<category><![CDATA[Burhan Asaf Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://kadrodergisi.com/eskisayilar/?p=673</guid>
		<description><![CDATA[[Burhan Asaf Belge, Polemik / Ağustos, 1932] Dr. Ettora Rossi, &#8211; Giornale di Politica e di Letteratura, da- (Politika ve edebiyat gazetesi)nde Türkiyenin millî kurtuluş inkılâbı hakkında ufak bir tetkik neşretmiştir. Doktorun, Türk dostu olduğu, inkılâbımıza tahsis ettiği cemilekâr sözlerden anlaşılıyor. Şu var ki, millî kurtuluş hareketinin tetkik ve tahlili işinde, bütün esas noktaların üzerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[Burhan Asaf Belge, Polemik / Ağustos, 1932]</p>
<p>Dr. Ettora Rossi, &#8211; Giornale di Politica e di Letteratura, da- (Politika ve edebiyat gazetesi)nde Türkiyenin millî kurtuluş inkılâbı hakkında ufak bir tetkik neşretmiştir. Doktorun, Türk dostu olduğu, inkılâbımıza tahsis ettiği cemilekâr sözlerden anlaşılıyor. Şu var ki, millî kurtuluş hareketinin tetkik ve tahlili işinde, bütün esas noktaların üzerinden kayarak noksan ve hatalı bazı hükümlere varmakla, bizi İtalyan münevverlerine ve İtalyan inkılâpçılarına fena takdim etmiştir. Bunun sebebi ise, millî kurtuluş inkılâbımızı, tarihî bir seyrin tabiî ve ahenkli bir neticesi olarak alacağına, bizim günlük matbuatımızda çıkan bazı münferit yazılardan istifade etmesi ve bir de inkılâbımızın hususiyet ve sahsiyetini, onu faşist inkılâbı ile mukayese edarek tayine çalışmasıdır.</p>
<p>Filvaki, Dr. Ettora Rossi, bazı Türk muharrirlerinin de düştükleri hatadan kurtulamıyarak, inkılâbımızı sadece «<em>garplılaşma</em>» hareketi diye vasıflandırdıktan sonra irtibatsız olarak, onun muhtelif ânâtını saymaktadır:<span id="more-673"></span></p>
<p>Padişahlık ve hilâfetin ilgası, İtalya ceza kanunu ile İsviçre kanunu medenîsinin kabulü, din ye dünya işlerinin birbirinden ayrılması, Lâtin harflerinin kabulü ve saire. Eğer inkılâbımızın mevzuu, basit bir «garplılaşma» olsaydı, onun inkişaf seyri de, garp müessesatı içtimaiye ve siyasiyesini ve garp mevzuatı medeniyesini muhtelif garp memleketlerinde tetkik ederek en iyisi nerede ise, onu alıp memlekete getirmekten ibaret olurdu. Ve Türk inkılâbının başlıca tanıtıcı vasfı, garbı eklektik bir görüşle taklitten ibaret olurdu. Dr. Rossi, hakkımızda böyle bir tetkik yaparken ve bu esnada bu gibi hükümlere varırken bilmeli idi ki, böyle bir görüş, bizde «<em>Tanzimat</em>» ile başlamış, İttihat ve Terakki rejimi ile devam etmiş ve nihayet serbest fırkanın İzmir macerası ile mutlak surette tarih arşimize havale edilmistir. Türk İnkılâpçıları, taklit devresinin kapandığını ve Türk topraklarına has olan iktisadî, içtimaî ve siyasî rejim şeklinin ancak o toprakların şeniyetlerine uygun orijinal bir yaratıcılıkla meydana getirilebileceğini, ifadeleşen millî şuurun hareket ve vakıa olmuş bir şiarı olarak peşinen ilân etmişlerdir.</p>
<p><em>Öyle ki, «garplılaşma» faslına sokulması mümkün hareketlerimize inkılâbımızın gayeleri nazarile bakmak doğrudan doğruya inkılâbımızın kadrini indirmekle birdir.</em></p>
<p>Bizim bu gibi hareketlerimizi olsa olsa, büyük gayeye yürürken, «şef»imizin bir işareti üzerine derhal tahakkuk ettirdiğimiz muvaffakıyetler şeklinde telâkki etmek kabildir. Öyle muvaffakıyetler ki, muhafazakar milletler için belki her birisi gaye addedilebilecek fütuhattır. Fakat öyle fütuhat ki, tarihin en derin en manalı ve en tam inkılâplarından birini tamamlamağa karar vermiş olan Türk milleti, onları şöylece ve geçerken elde etmiştir.</p>
<p>***</p>
<p>Halk Fırkası programından bazı maddeler alarak, millî inkılâbımızı faşist inkılâbının şimdilik henüz pek genç bir kopyesi telâkki etmek te, ancak «garplılaşma» esası ile kabili izah bir sakat hükümdür. Türk inkılâbının gayesi, garplılaşmak olsaydı, Dr. Rossi&#8217;nin kısa süren bir muhakeme silsilesinden sonra, Türk milletinin en yeni garp rejimlerinden biri olan faşizmi almağa kalkıştığını söylemesinde bir beis olmazdı. Ve böyle bir iddia, Balkan milletlerinden her hangi birisi namına ileri sürülmüş olsaydı, belki de yerinde olurdu; çünkü o milletlerin kararlarını tayin eden arzu, üç çeyrek asırdanberi «<em>garba benzemek</em>»tir. Fakat Türk inkılâpçıları, milleti millet ve memleketi memleket yapmak işini hiç bir zaman, model üzerinde kanaviçe işlemek gibi, basit bir ameliye telâkki etmemişlerdir.</p>
<p>Nitekim, bir zamanlar, hususile bazı Fransız muharrirleri, Ankara inkılâpçılarının Fransız inkılâbının geçikmiş bir adaptasyonunu yaptıklarını ileri sürmüşlerdi. Bazıları da bugün, Ankaranın Moskova mektebinin dümen suyunu takip eylemekte olduğunu iddia eylemektedirler. Türk inkılâbına bir mana ve istikamet atfeylemek istiyenlerin şimdiye kadar ittifak edememiş olmaları, Ankara&#8217;nın ancak kendine has ve kaideleri, prensipleri kendisince tesbit edilmiş bir hareketi temsil eylemekte olduğunu göstermez mi?</p>
<p>***</p>
<p>Dr. Rossi&#8217;nin müsaadelerile, faşizm ile Kemalizm&#8217;i birbirinden ayıran bazı vasıfları aşağıda gösterelim:</p>
<p>1- <em>Faşizm, yarı-kapitalist bir İtalya&#8217;yı kapitalizm&#8217;in sınıf tezadından ve bu tezadın doğurduğu dahilî anarşi ile bu anarşinin makesi olan demagojinin ve bürokratik idare cihazından (demokrasi ve parlamentoculuk) kurtarmak hareketidir.</em> </p>
<p>Korporasyonlar rejimi ile, sınıf tezadının halli yerine sınıf tezadının tehlikesiz bir şekilde istikrarlandırılması cihetine gitmiştir.</p>
<p><em>Millî kurtuluş inkılâbı ise, bir yarı müstemleke olan Osmanlı imparatorluğunun yerine müstakil Türk vatanının bu günkü tarihî şartlara göre ikamesidir.</em></p>
<p>Bu günkü tarihî şartlar derken, bittabi sınıf tezatları kastedilmektedir.</p>
<p>Türk milleti, inkılâbına, <em>sınıflaşmamış</em> bir millet bünyesi ile başladığı için, sınıflaşmayı reddedecek ve imkânsız kılacak tedbirler almakta ve bu tedbirleri gittikçe derinleştirmekte ve mürekkepleştirmektedir. Büyük istihsal vasıtalarının devlete tahsisi, ileri ve plânlı bir devletçiliğin kabul ve tedvini bundan ileri gelmektedir.</p>
<p>2- <em>Faşizm, demokratik zaruretler dolayısile, müstemlekeciliğin zevali devresi olan harpsonrasında; müstemlekeciliği başlıca şiarlarından biri olarak ilâna mecbur kalmıştır. Bu sebepledir ki, iç iktisatta devletçi olan faşizm, dış iktisatta, yani beynelmilel iktisatta liberal olmak tezadına düşmüştür. </p>
<p>Kemalizm, müstemlekeciliğe karşı bir isyandır.</em> Millî kurtuluş harbini, müstemlekeciliğin hariçten gelen muavin kuvvetlerine (Yunan ordusu) ve dahilde takviye etmek istediği muavin kuvvetlere (Saray ve Galata) karşı yapmış ve ihtilâllerin hususiyetlerinden biri olan «barricade» mücadelelerine, cephe harbinin ihtişamlı ebadını vermiştir. Yaptığı muharebenin malûm manada bir muharebe olmadığı, hem muharebenin cereyanı (Türk kadınının, istiklâl ve namus cephesine, sırtında cephane taşıması), hem de neticelenmesi tarzından (mağlûp ettiği ordunun siyasî şerefleri yerine, muahedesini yani Lausanne&#8217;ı doğrudan doğruya emperyalistlerle aktetmesi) anlaşılmaktadır.</p>
<p>Müstemlekeciliğe karşı bir aksülameli bütün şuurile temsil ettiği içindir ki, Kemalizm, samimî olarak, iç iktisatta da, dış iktisatta da devletçidir.</p>
<p>Ve bu itibarla, hem içeriye, hem dışarıya doğru, yani hem sınıflar, hem de milletler bakımından tezadı reddeylemektedir.</p>
<p>3- <em>Faşizm, bir yarı-kapitalist bünyeye has bir hareket olduğu için, gerek tam kapitalist, gerekse henüz kapitalistleşmemiş bünyelere uygun gelmemektedir.</em></p>
<p>İspanya&#8217;da muvaffak olamamıştır. Almanya&#8217;da ise şekil değiştirmeğe ve çok daha sola kaçmağa mahkûmdur.</p>
<p><em>Kemalizm&#8217;ies millî kurtuluş hareketlerini henüz tahakkuk ettirememiş milletler için daima bir ideal ve bir ideoloji kaynağı teşkil edecektir.</em></p>
<p>Dr. Rossi&#8217;yi, iki yanlış faraziye hataya sürüklemiştir:</p>
<p>A)  Türkiye&#8217;nin aynen garplılaşmakta olduğu zehabı.</p>
<p>B)  Fırkamızın programındaki maddeleri, o maddeleri ilham etmiş olan iktisadî, siyasî ve tarihî şartları bir kül halinde aramağa çalışmadan takdire kalkışması.</p>
<p>Eğer kurtuluş inkılâbımızla faşizm arasında, kapitalizmi ve onun siyasî bir ifadesi olan demokrasi&#8217;yi telâkki hususunda bir benzerlik varsa, bunu, bizim faşizmi taklide yeltenmemiz gibi, hem inkılâbımızın orijinal vasıfları aleyhine ifade edilmiş bir hüküm, hem de zatı meseleye uygun olmıyan bir hatalı görüşe istinat ettireceğine, harpsonrasının belki de bütün milletler için müşterek bir tarihî zaruretine raptetmiş olsaydı, hiç şüphesiz, hem daha bilgili, hem de dostluğa daha fazla uygun bir mütaleada bulunmuş olurdu. </p>
<p>İcmal edelim:</p>
<p><em>Türk inkılâbı, bütün diğerleri gibi, bir harpsonrası hareketi olmak ve ancak bu itibarla ve pek tabiî olarak diğerlerile bazı benzeme noktaları ihtiva eylemekle beraber, harpsonrasının millî ve beynelmilel manada en adaletli ve en ileri hareketini teşkil etmek iddiasındadır. Onun böyle olduğunun şimdiye kadar meçhul kalması, Türk milletinin cibilli bir vasfından, şamata ve tefahürden hoşlanmamasından başka bir şeye atfedilemez.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://kadrodergisi.com/eskisayilar/fasizm-ve-turk-milli-kurtulus-hareketi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
