[Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932]

İstanbul’un mütareke senelerindeki tarihini yazacak olan çocuklarımız ve torunlarımız, o günlerin bütün levsine ve iman teşettütlerine rağmen, millî istiklâl mefkûresini tatlı bir alev gibi bu esir şehrin vicdanına akıtan bir avuç genç ve cür’etli muharririn aziz simaları üstünde bilhassa duracaklardır. Falih Rıfkı bu muharrirlerden biridir.

Mütareke yıllarında bir taraftan müstevlilerin ve Galata unsurlarının tehdit ve tahkirlerine, diğer taraftan, başlarında fes, fakat beyinlerinde harâbâtî bir Şarklılığın bütün masiyetlerini gezdiren yerli mürtecilerin kin ve iftiralarına kahramanca mukavemet eden bu genç mücadelecinin talihi, zafer günlerinden sonra da tamamile değişmiş değildir. Millî mücadelenin zaferinden sonra da Falih Rıfkı, her sahada libasını değiştiren, fa­kat ahlâkını ve silâhlarını hiç bir zaman değiştirmiyen fesat ve muhalefet muharrirlerinin, daimî kin ve gayzlarının ilk hedefi olarak kalmıştır.

Maamafih bundan ne çıkar? İsimleri etrafında bir taraftan haset, kin ve tehevvür dalgalarını, diğer taraftan şeref ve muhabbet halesini toplıyan ve toplamıya lâyık olan insanlar, ancak, mücadelede yerini ve vazifesini bilen ve mücadelesinde kendini, kendi davasının işareti ve senbolü haline getirep insanlardır. Falih Rıfkı da bu insanlardan biridir.

Falih Rıfkıyı ben, bilhassa son yazılarile tanıdıktan sonradır ki, onun peşini, yazı hayatına ilk atıldığı gündenberi bir an bile bırakmıyan ve her zaman mürteci ve düşman karargâhtan gelen gayz ve iftira selinin sebebini ve manasını kavrıyabildim. Falih Rıfkıya karşı hiç bir zaman «bitaraf» kalınılmaz. Bu ayarda bir adam, ya mutlak olarak sevilir, ya ondan mutlak ola­rak nefret edilir. Zaten daima mücadele içinde yaşıyan, müca­delede yerini ve cephesini tayin eden bir insan karşısında «bi­taraf»lığın hiç bir manası yoktur. O kendi şahsiyeti ve kendi vazifesi ile inkılâp cephesinde yerini nasıl tayin etmişse, bu yolda onunla karşılaşan herkesin de, ona karşı yerinin ve cephesinin öylece taayyün etmesi tabiatile lâzımgelir. Nitekim bu netice, Falih’in hayatında da daima böyle olagelmiştir.

Türk inkılâbının şu on yıllık tarihinde, inkılâbın aleyhîne müteveccih en küçük bir hâdise gösterilemez ki, bu hâdise, matbuat sahasında ilk sert ve amansız takbihini Falih Rıfkının kaleminden almış olmasın!

Fikirlerin karıştığı, kalemlerin tereddüde kaçtığı, «vaziyete intizar» ve «opportunizm» kurdunun bütün zayıf imanları karıştırdığı zamanlarda, ancak en büyük şeflerin dimağında kaybolmıyan vuzuh ve katiyet, bu şeflerin dimağından, ilk evvelâ Falih’in kalemi yolile gazete sayfasına akar. Matbuat sahasında cephelerin taayyün etmesi ancak ondan sonradır.

Zaten bir inkılâbın üç mühim tipi vardır ki, bu üç tipten birinin yokluğu, inkılâbın temposunu pek alâ zayıflatabilir. Bu tipler şunlardır: 1- İş başında teşkilatçı, yahut şef. 2- Kıt’a başında emir adamı. 3- Sayfa başında muharrir.

Falih Rıfkı inkılâbın sayfa başında muharriridir ve en lâyık muharriridir.

Şüpheli veya zayıf imanın ifadesi olan opportunism, vaziyete intizar ve kara kalabalığa hoş görünmek endişesi, Falih Rıfkının bilmediği bir şeydir.

***

İnkılâp neslinin en zengin müşahedeli ve binaenaleyh en geniş ufuklu muharriri Falih Rıfkı’dır, denilebilir. Fakat o müşahedelerinin siklet ve tenevvüü altında ezilmez. Bilâkis, dünya hacminde bir yığın tutan ve hiç bir yıpranmak bilmiyen intibalarını tasnif ve mütalea etmesini bilir.

Falih Rıfkı’yı sevmiyenlerin, onu daima, ya ılık bir plajda, ya bir rahat seyyah vapurunda ömür çürütüyor diye itham ettikleri senelerde o bize, muasır Türk edebiyatının en güzel eserlerini yarattı. Falih Rıfkı bugünkü neslin, sade en mücadeleci değil, ayni zamanda, en san’atkar, en sistemli çalışan ve en velût çalışan muharrirlerinden biridir. Son on yıllık inkılâp nesli içinde bize bir (Zeytin dağı) veren, gittigi yerlerden bir (Deniz aşırı) bir (Yeni Rusya) bir (Moskova – Roma) getiren daha kaç muharririmiz vardır? Hem bir Zeytin dağı ki, onun irtifaı, bizim millî edebiyatımız için, daha uzun seneler eşsiz ve rakipsiz kalacaktır. Bir Deniz aşırı, bir Yeni Rusya, bir Moskova-Roma ki, biz bu kıymette eserlerin kendi edebiyatımız için şakını, uzun yıllardanberi bir hasret gibi içimizde sezer, fakat bu hasretimizi şekilleştiremez ve tarif edemezdik.

***

Son yıllarda Moskova ve Roma, dünyanın her yerinde kötü muharririn, ucuz gazete karilerini kolayca avlıyabilmesi için bir istismar mevzuu olup kalmıştır. Şimdi her dilde bir Roma ve bir Moskova edebiyatı var. Hattâ Türk kitapçılarının vitrinlerinde bile artık, Bolşeviklik âlemi, Komünistlik nedir? Faşizmin iç yüzü gibi merakı gıcıklayıcı isimler taşıyan bir takım hüviyeti meşkûk eserler, eski macera romanlarının yerini tutuyor. Fakat Falih Rıfkı’nın Moskova ve Roma’sının, bu harcıâlem sürüm edebiyatile hiç bir alâkası yoktur.

Moskova ve Roma’da biz, taklit olunmaz bir yazı tekniği ile, bütün ölçüleri kemalini bulmuş hür ve engin bir görüşün hayret verici imtizacını görürüz. Olgun san’atkâr, olgun mütefekkir ve olgun vazife adamı, bir yazı eserinde, ancak bu kitapta olduğu kadar birbirile kaynaşabilir.

Moskova – Roma bir kütle kitabı değil, bir rehber ve münevver kitabıdır. Eserin bu seciyesini her noktadan evvel işaret etmek lâzımdır.

Falih’in «Yeni Rusya»sını okuyupta (artık ben komünist oldum!) diyen birisinin hikâyesini dinlemiştim. Fakat bu hiç bir şey ifade etmez. Falih’in bu kadar yıllık neşriyatını okuyupta milliyetçi olmıyan bu adam, eğer Yeni Rusya’yı değil de «Robenson Krozoe»yi okumuş olsaydı, bu defa da derhal, Hayırsız adaya koşmak ve orada bir kazazede gemici hayatı geçirmeyi özliyecekti. Çünkü bu adam, kendine hitap etmiyen bir kitabı okuyan ve kanaatlerinde şahsiyeti olmıyan bir zayıf adamdır. Fakat cemiyat içinde hükümler, muvazenesiz adamların malûl tezahürlerine göre değil, normal ekseriyetin makul telâkkilerine göre hesap olunur. Bize göre Yeni Rusya gibi Moskova ve Roma’da, Türk nasyonalizminin en salâbetli ve en kıymetli iki eseridir.

***

Moskova ve Roma’da biz, Moskova ve Roma’dan evvel, harpsonu ihtilâllerinin metodunu ve tekniğini buluyoruz. Moskova ve Roma, Ankara’dan ayrıdır. Fakat harpsonu ihtilâli metodu ve harpsonu ihtilâli teknigi, her biri bir harpsonu ihtilâlini temsil eden Ankara, Roma ve Moskova’nın müşterek mülkiyetidir. Şef nedir? Kadro ne demektir? Disiplin tutar, kafa büyültür, fakat kalp hudutsuzlaştırır sözünün bir ihtilâl kadrosu için manası nedir? Hulâsa inkılâp nasıl bir sırdır ki, onda, şekilsiz bir halk kalabalığının, bir gün bir müşahhas kudreti olan şef, irade, fikir ve gönül kudretlerinin tılsımlı ahengi içinde bir milletin talihini bir kutuptan, diğer kutba bir mucize gibi nasıl tevcih edebilir? Bunu görmek istiyenler için Moskova – Roma hakikî bir düstur kitabıdır. Çünkü siyasî kültür, Türk inkılâp neslinin, maalesef henüz kâfi derecede istinas etmediği bir mefhumdur. Halbuki bir inkılâbın mukadderatını nihayet, onu yürüten neslin siyasî kültürü tayin edecektir. Moskova ve Roma’da biz, siyasî kültür mefhumunun satırlar haline getirilmiş prensiplerini buluruz. Bununla beraber Moskova ve Roma, iki ihtilâl tekniğinin ve iki ihtilâl metodunun sadece bir müşahede ve hikâyesi değildir. Bu eserde, bizzat bir ihtilâlîn oğlu ve bir ihtilâl merkezinin ileri mücadelecisi olan Falih Rıfkı’nın şahsında, bir Türk mefkûrecisinin, kendi şahsiyetinden bir zerre bile vermeden iki büyük cemiyet hareketini, nasıl objektif bir tetkik mevzuu yapabileceğinin canlı misali verilmiştir.

***

Bir inkılâp devrinde, inanılacak prensiplerin, hazır ve münakaşadan berî mafhumlar halinde ruhlara isalesi, geniş halk kütlelerinin imanını teşkil için lâzımdır. Fakat bir inkılâbın rehber kadrosunda bulunan, bir inkılâbın ileri saflarında yer alan bir unsur için, kendi inkılâbını diğer inkılâplarla karşılaştıramamak, kendi inkılâba inanışını, mukayeseli bir idrakin, kendine verdiği şuura istinat ettirmemek, ancak bir zaaf âmili olur. Mukayese, kafamızda çeşit çeşit ölçülerin, çeşit çeşit katagorilerin muayyen bir hükme vusul için çarpışması demektir. İnkılâba inanışta bir hükümdür ki, onun da salâbeti, ona vusul için beynimizin açılıp kapanmasını, saatlerce, günlerce kıvranmasını zarurî kılar. Eğer hüküm ve iman, maddenin içinde hazır ve mamul olarak bulunsaydı, onu bir yudum su gibi alırdık. Fakat o zaman bu imanın bir ölü maddeden, bir hareketsiz gölgeden ne farkı kalırdı?

Binaenaleyh, salâbetli bir rehber kadro için, kendi imanının her unsurunu, bütün inkılâpların ve bütün fikir cereyanlarının her unsuru ile ayrı ayrı tartarak işlemek ve kendi imanını bizzat kendi seciyesinin imtihanından geçirmek şarttır.

Çünkü mukayeseli bir idrake istinat etmiyen «inanış»ın salâbetine hiç bir zaman emniyet olunamaz.