[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Ağustos 1932]
«Lâle Devri»nin şuh ve şeyda şairi, bir sofra sonunun hüznüne dair yazdığı maruf mısralarında kırılmış kadehlerden, boşalmış sürahilerden, solup dökülmüş güllerden ve suyu çekilmiş havuzdan bahsederken, bize, yalnız bir adamın, yalnız Damat İbrahim Paşa ikbalinin zevalini değil, zevki, hassasiyeti, terbiyesi, ahlâkı, ilmi, san’atı, siyasî ve içtimaî nizamiyle bütün bir cemiyetin, bir medeniyetin çökmeye başladığını haber veriyordu.
Nedim, bu mısraları söylediği esnada zaten Türk serdarlarının kılıcı kınlarında çoktan pas tutuyordu. Yeniçeri orduları tam zaferlerin ganimet tadını çoktan unutmuş bulunuyorlardı. Hızlarına dünya denizleri dar gelen gemilerin altı, Haliç’in mahsur sularında yosun bağlıyordu. Nerede ise, döğümhanelerdeki örs ile çekiç sesleri işidilmez olacaktır. Nerede ise, şayaktan dibaya, dibadan bürümcüğe kadar türlü bezler dokuyan tezgâhlar, inmeli kollar gibi, taraf taraf hareketten kalacaktır. Hançer kabzalarına küçük zümrüt taşlarından narin serviler hakkeden; kâğıtta, deride ve billûrda altın tozundan güneş ve mehtap oyunları yapan ve çini denilen çamura ilk-bahar ile son-baharın keskin, tatlı ve daussılalı bütün renklerini aksettiren san’atkârların gözlerine perde inecektir. Nerede ise, mimarın pergeli, nakkaşın fırçası ellerinden düşecektir. Ve artık Fuzulî diye bir şair gelmiyecektir. Naimanın yazısında en son kemaline varan Osmanlı nesri, artık tereddiye yüz tutacaktır.
***
Dünyanın başka bir köşesinde yeni bir nizam doğuyor. Yeni bir medeniyet cephesi çelikten müteharrik bir kale duvarı halinde, bu çöken şeyin üzerine doğru yürüyor. Garp medeniyeti dediğimiz hâdise, köhne Osmanlı imparatorluğunu bir ihtiyar ejder gibi ikiye böldü. Ejderin baş tarafı bütün heybet ve haşmetiyle tarihe göçtü, alt tarafı ise, ikiye bölündükten sonra gene canlı kalan bazı uzviyetlerin yarım, eksik ve rüşeymî hayatiyetiyle bir müddet daha yaşamakta devam etti. Biz bunun adına «istiklâlsiz ve yarı müstemleke Türkiye» diyoruz. Kendine mahsus bir şuuru olmıyan, kendine mahsus bir içtimaî bünyeden mahrum kalan, eski kültürü gibi bütün sınaî ve iktisadî nizamı müstehaseleşen böyle bir cemiyette hiç şüphesiz ki, ne güzel-san’atların, ne edebiyatın, ne de her hangi bir ilim şubesinin inkişafına imkân olabilirdi.
Gerçi bu ezilmiş ve donmuş mıntakadan Namık Kemal gibi, Hâmit gibi, Fikret gibi bazı büyük ve münzevî tayfların geçip gittiklerini göreceğiz. Fakat, bunlar -hele son ikisi- arkalarında hiç bir iz bırakmadan yürüyeceklerdir. Çünkü, onları Fuzulîye, Bakîye, yani ananeye bağlıyan zincirin halkaları çoktan çözülmüştü. Ve gelecekteki bu günkü nizamı, ruhları sezmemişti. Onun için Hâmit de, Fikret de Türkün son edebî hayatında birer kaza, birer tesadüftür.
***
Arasıra münekkitlerimiz ve edebiyat tarihçilerimiz, Şinasî’den başlayıp bu günün şair ve muharrirlerine kadar dayanan bir edebî yenileşme ve gelişme hareketinden bahsederler. Ne gariptir ki, edebiyat sahasında memnuniyetle müşahede ettiğimiz bu yenileşme hareketi içtimaî hayatımızda nefretimizi celbeden kozmopolit ve alafrangalık cereyaniyle bir anda başlamış ve o buna, bu ona müvazi olarak yürümüştür. Zaten başka türlü olmasına da imkân yoktu. Çünkü bizim tanzimata göre maişette yenileşmemizin illet ve karakteristlikleri ne ise, edebiyatta yenileşmemizin illet ve karakteristlikleri de odur.
Türk cemiyeti, istiklâlsiz ve tâbi bir cemiyet haline girerken Türk dehası da passifleşiyor ve kendisine hâkim olan kudretin âdî bir mukallidi derekesine düşüyordu.
«Edebiyatı Cedide» nâmı verilen bir devrede, bu passifliğin gülünç ve acıklı bir şekil aldığını görüyoruz. «Edebiyatı Cedide» tam bir müstemleke edebiyatıdır. O vakit Muallim Naci mektebine mensup olanların «Edebiyatı Cedide»cilere «Décadents» lâkabını takmaları haksız bir şey değildir. Eğer «Décadence» kelimesi bir inkıraz ve inhitat ifade ediyorsa, «Edebiyatı Cedide»ye Osmanlılığın, yani Arap ve Acem harsiyle bulaşık Türk kültürünün bir inkırazı hâdisesi diyebiliriz.
Bu melez kültürün «Décadence»ı, inhitatı hâlâ devam ediyor. Yirmi beş otuz yıldanberi yapılan millî edebiyat hareketleri, bu uzun can çekişmesine henüz bir nihayet vermemiştir. Bu günün nesli zevk, hassasiyet ve yaşama üslûbu itibariyle henüz Tanzimat devrinin tesirlerinden kurtulmuş değildir. Şarkılarımız, musikimiz, yiyip içme ve gülüp eğlenme tarzımız, yani «hayatı görüş», «hayatı telâkki ediş» sistemimiz bundan otuz kırk sene evvelinin hemen aynıdır.
Bu görüş ve bu telâkki tarzı baştan başa değişmeden evvel, yeni ve canlı bir edebiyat ve san’at başlamasına imkân var mı? Her yeni edebî hareket bir yeni hayat telâkkisinin, hiç değilse yeni bir zevk ölçüsünün mahsulüdür. Türk cemiyeti, Türk inkılâbının ortaya attığı prensiplere göre şekillenmedikçe, yani millî hayatın üslûbu bu prensiplere intibak etmedikçe, verimli, sıhhatli, orijinal bir san’at ve edebiyat hareketinin doğuşuna intizar beyhudedir.
Henüz kabuk bağlamamış bu sulu, yumuşak ve bulanık âlemde ayakları yerden kesilmiş Türk münevverlerinin meydana koyabilecekleri şeyler, elbette ki, hayat ve hakikatle alâkası olmıyan bir takım gölge-hislerin, gölge-fikirlerin solukluğunu, özsüzlüğünü ve ölgünlüğünü taşıyacaktır.
***
Lâkin, bu âlem kendi kendine mi tasallüp ve teşekkül edecek? Hem ne kadar zamanda? Ruha eza veren şey şairin susması, san’atkârın durması değil, bu sualin cevapsız kalmasıdır.