[Şevket Süreyya Aydemir, Polemik / Haziran 1932]

1925te, Şeyh Saidin isyanına sahne olan yerlerden, o zaman İstanbul matbuatına akseden en dikkate şayan müşahedeler, Naşit Hakkı Beyin “Şark Mektupları” olmuştu.1

Naşit Hakkı Bey bu mektuplarını, ayni sahada yaptığı son seyahatinin intibalarile tamamlıyarak şimdi bir kitap halinde çıkardı. Kitabın ismi şudur: Derebeyi ve Dersim.2

Derebeyi ve Dersim, Dersimin içtimaî nescinin, göründüğü gibi ve olduğu gibi tasviridir. Bu kitapta müşahedenin ve eşyanın hakikati, bir takım sübjektif mütalaalara ve hükümlere feda edilmemiştir. Hiç tahrif olunmadan tasvir edilen hayat parçaları ve verilen tipler, hayalimizde hatlarını, her istediğimiz anda, hakikatte olduğu gibi çizebileceğimiz kadar canlı, taze, ve orijinaldir. Bununla beraber “Derebeyi ve Dersim”de biz, sadece, eyi tanınmıyan bir vatan parçasında eyi yapılmış bir seyahatin âfâkî intibalarını değil, ayni zamanda keskinliği uzaktan idrakimize çarpmıyan mühim bir vatan meselesinin de müşahede ve tefahhusunu buluyoruz: Bu kitapta biz, genç inkılâp Türkiyesine eski Osmanlı İmperatorluğunun en tehlikeli mirası olan “Derebeyi” kurdunun, bütün sinsi kastlerini ve kımıldanışlarını -tıpkı berrak bir adese altında imiş gibi- görüyor ve tâkip edebiliyoruz.

“Derebeyi ve Dersim” inkılâp münevverinin, hem hücra vatan bucaklarını hem bu bucaklarda gizli kalan geniş inkılâp davalarını görme ve tanıma cehtinin, kitap şekline inkilâp etmiş ilk eseridir.

Naşit Hakkı Beyin hacim itibarile küçük kitabı, ihtiva ettiği müşahedelerin ve vesikaların zenginliği itibariyle muhtelif cephelerden tetkik mevzuu olabilir. Fakat biz, burada bilhassa şu nokta üzerinde duracağız: Derebeylik.

***

Derebeyi kimdir? Ve Derebeylik nedir?

Eğer derebeylik meselesi sadece bir Dersim meselesi olsaydı, bu mesele derhal, üstünde fazla durulmaya mahal olmayan küçük bir idarî dava haline istihale eder giderdi.

Halbuki derebeylik deyince biz, Türk inkilâbının getirdiği bütün siyaset, iktisat ve hukuk usulleri haricinde ve bu usullere karşı cebren tegallüp etmek isteyen geri bir cemiyet tarzının maddî müesseselerini yani feodal toprak mülkiyetini ve bu müesseselerin meşruiyetini müdafaa eden ruhanî kuvvetleri (yani şeyh ve tekke nufuzunu) anlıyoruz.

Toprak köleliği ve insanın toprakla beraber alınır, satılır bir “meta” haline getirişi; toprakta müstahsilin ya bir duygusuz öküz, ya cansız bir kara sapan gibi sessiz ve hissesiz kılınışı ve nihayet vatandaş ruhunun bu menfur esarete baş eğmekten başka bir şey bilmeyen bir kara çamur haline kalbi derebeylik nizamının maddî ve manevî işaretleridir.

Bu işaretleri biz, Türk vatanının neresinde sezersek orada derebeyliğinin sıkılacak boğazını aramak hem hakkımız, hem vazifemizdir.

***

Eski Osmanlı vesikalarına göre Van ve Diyarbekir vilâyetlerinde 24 “Osmanlı sancağı” 12 “Ekrat beyliği” ve 9 “mefruzulkalem hükûmet” vardır. Sancak, devlet idaresine bağlı olan yerlerdir. Ehrat beyliklerine devletin suri bir müdahalesi vardır. Fakat mefruzülkalem hükûmet ne varidatına, ne de idaresine devletin müdahelesi olmıyan bir müstakıl, fakat iptidaî derebey hükûmetidir. Bu vesikalara göre, meselâ Palu bir hükûmettir. Bitlis bir hükûmettir. Bu hükûmet reislerinin istiklâl alâmeti olan “tabl ve alem”i vardır. Kendilerine divandan zaman zaman, name ve ferman yazılır.

Bu manzaranın manası “Van ve Diyarıbekir eyaletleri, eski Osmanlı İmparatorluğunca hiçbir zaman tam teshir olunmamıştır.” demektir. Tanzimattan ve bilhassa Meşrutiyetten sonra bu mıntakalarda yapılmak istenilen ıslahat, hiçbir zaman tam inkiyat altına alınamıyan ve ictimaî temeli esasından tasfiye olunamıyan derebeyinin daima mukavemetine maruz kaldı.

Yeni Türkiyenin bu yerlerde eski Osmanlı imparatorluğundan miras aldığı şey, teshir olunmamış bir toprak parçası üstünde, tecanüsünü bulmamış bir iptidaî cemiyettir. Bu cemiyetin dahilî ve iktisadî münasebetlerine hâkim olan usuller ve şekiller, geri ve menfur bir derebeyliğin vahşî usulleri ve şekilleri idi.

***

Osmanlı İmparatorluğu devrinde Van ve Diyarbekir eyaletlerinin tarihi, bu yerlerde Türk nüfusunun, Türk dilinin ve Türk harsının ezilmesi, temsil olunması ve yabancılaşması tarihi oldu. Osmanlı tarihinin bütün devirleri, Van ve Diyarbekir eyaletlerinde, iktısaden ve hukukan serbest Türk köylü ve şehirlisiyle, ferdin iktısadî ve hukukî esaretine ve sıkı bir toprakbentliğe istinat eden Kürt feodalizmi arasındaki cidal ile geçer. Bu mücadelede Osmanlı sarayını biz, daima Türkün aleyhine cephe almış görürüz. O zaman Şark hudutlarında daima bir büyük tehlike gibi sayılan Acem istilalarına karşı, bu hudutlara Kürt beyliklerinin Saraya ekseriya sadık kalan toplu kuvvetlerini bulundurmak endişesi, Cezireiulya yaylalarına daha Osmanlı saltanatı kurulmadan evvel yerleşen Oğuz Türklerinin, bu hergün biraz daha kuvvetlendirilen Kürt feodalizmine kurban edilmesini hernedense icap ettirmişti. Bu suretle, Şark çitelerinden Ege denizine ve Tunaya kadar, yayıldığı her yerde serbest mübadeleyi, küçük çiftçiliği ve yüksek medenî harsi temsil eden Türk nüfusu, Van ve Diyarbekir eyaletlerinde Osmanlı sarayının hiyanetine oğramış, küçük çiftçilik yerine toprak köleliğini, serbest mübadele yerine mübadelesiz tabiî iktisat rejimini, medenî seviye yerine yazı ve hars yokluğunu temsil eden geri bir derebeyliğin lokması kılınmıştır.

***

Derebeylik nizamı, tarihin en eski devirlerindenberi her yayıldığı yerde, gerek istihsal vasıtaları, gerek toprak, gerek sanat mahsulleri üstünde Türk müstahsilinin filî mülkiyetine müstenit serbest bir iktisat nizamı kuran Türklerin içtimaî ve hukukî ananalarına zıttır. Eski Türk hukuku her Türkün ocağına, sürüsüne ve toprağına temellüküne istinat eder. Bunun içindir ki biz gittiğimiz yerlere, hiç olmazsa kendi ırkımızdan olanlar için, daima şahsî mülkiyeti ve küçük çiftçiliği götürdük. Bunun içindirki ocak ve bacasından duman tüten bir yurt, Türkçede istikrarın, emniyet ve nizamın sembolüdür. Fakat Kürtlük bir iktisadî rejimidir ki esasında, herşeyden evvel, koyu bir toprak köleliği, yani müstahsilin yurtsuzluğu ve topraksızlığı yatar. Toprak köleliğinde müstakil küçük köylülük yoktur ki toprak mülkiyetinden, serbest mübadele yoktur ki pazar kaidelerinden ve binaenaleyh insanlar arasında bir takım medenî hukuk ve iktisat münasebetlerinden bahsedilebilsin.

Türk unsurunun, bilhassa dokuzuncu asırdan itibaren başlıyan son yayılışı tarihinde, ne Araba, ne Ruma, ne Islav, Macar veya Alman camiasına temessül etmiş ve bu camialar önünde kendi harsının, kendi hukuk ve iktisat nizamının hezimeti ile karşılaşmış tek bir Türk cüzütamı göremeyiz. Bu son yayılış dalgasının bütün kolları, dağıldıkları her yerde ancak mütefevvik unsur ve temsil edici unsur olarak kaldılar. Yalnız Osmanlı sarayının Acem hudutlarındaki kötü ve dar siyasetinden sonradır ki, Cezireiulyâ vadilerini dolduran kalabalık ve ileri bir Türk nufusu, uzak yaylalarda yaşayan iptidaî bir Kürt ekalliyetinin iptidaî rejimine, geri ve siyah bir toprak köleliğine kurban edildi.

İstanbul’da mevzi alan Osmanlı sarayının bütün nameleri ve fermanları, bu yerlerde Türk kanının, Türk hukuk ve iktisat nizamının bozulması ve dağılması için yazıldı.

***

Türk serbest iktisat ve cemiyet nizamiyle Kürt feodalizminin mücadele ettiği yerlerde, tekke, bu feodalizmin bir vahşî teşkilâtıdır ve bu teşkilâtın hedefi, Türk nüfusunun dilini, dinini ve serbest tefekkürünü izale etmektir.

Eski Türklerde din bir gönül rabıtasıydı. Halbuki Kürt tekkesinde aslolan bir koyu dinsizliktir. Burada din, bir dejenere putperestliktir ki, bu putperestlik unsurlarını biraz İslâmdan evvelki İran dininden, biraz da Arap hegemonyasının Şarktaki sukutundan sonra bilhassa İranda İslamlığa karşı meydan alan dinî irticalardan, İslamlığın batınî anarşisinden ve bunların iptizal etmiş bakiyelerinden alır.

Fakat tekkenin ve şeyhin mânevî silâhları olmasa, Kürt toprakbentliği derhal müttekâsız ve mukavemetsiz kalır. Derebeyi ve şeyh, her ikisi de gıdasını toprak köleliğinden alan, biri cismanî diğeri ruhanî iki müteaddi iktidar ki bu kudretleri ekseriya ayni şahısta tecemmü etmiş buluruz.

***

Türk köyünün Kürtleşmesi, Türk köyünde küçük çiftçiligin serbest toprak mülkiyetinin tasfiyesile başlar.

Eski hükûmetlerin her türlü himayelerile, etraflarındaki Türk nüfusu aleyhine hergün biraz daha silâhlanan ve azan bir Kürt aşiretinin, tesallûtu karşısında birgün, ya canından, ya toprağından geçmek ıztırarında kalan Türk köylüsü toprağını bu Kürt beyine terkedince, derhal, bu beyin erazisinde çalışan bir canlı “meta” bir “toprak kölesi” haline düşer. Artık onun hem malı, hem canı, hem namusu Kürt beyinin malıdır. Artık onun kendini Kürt sayması, Kürtçe konuşması ve beyin adamlarının ardından derhal köye gelip yerleşen izbandut gibi bir tarikat şeyhinin, her gösterdiğine tapması, her dediğine inanması lâzımdır.

Fakat bu da kifayet etmez.

Kürt beyi her zaman asîdir. Yeni tebaanın da beyinin isyanına iştirak etmesi, onun cinayetlerine şerik olması lâzımdır. O zaman talanlar ve baskınlar başlar. Kürt beyine teslim olan Türk köylüsü, başında bir keçe külah, elinde beyinin ariyet silahî ve sabıkalı bir haydudun kumandası altında, yakındaki Türk köylerini basmaya çıkar. Talanın bütün ganimeti beye aittir. Fakat arada birkaç günahsızın kanı dökülünce, bu köylünün de mukadderatı artık beyinin mukadderatıyle birleşmiş demektir. Dininden, milliyetinden ve mülkiyetinden tecrit olunan bu zavallı mahluk, artık bir vergi kaçağı, bir asker kaçağı, bir sabıkalı, bir vahşî unsurdur.

Kürt beyi tehakkümünü, Kürtleştirilmiş Türkün, toprağı, kanı, milliyeti, dini ve namusu pahasına yaşatır.

***

Dersimi, Kürt aşiret feodalizminin vatanıdır derler. Halbuki Dersimde biz, ta dokuzuncu asırdan beri Anadoluda yerleşen ilk Oğuz Türklüğünün en halis lisan ve teşekkülât unsurlarını buluruz. Dersimi görmemişseniz bile, tafsilatlı bir Dersim haritasına göz gezdiriniz. Bu haritada yer, köy ve geçit isimleriyle, aşiret isimlerinin %70i halis Türkçedir.

Kürt geçinen, fakat ahalisi Kürtçe bilmeyen köyleri hatırlıyorum. Ehalisi Türkçeyi unutan, fakat henüz Kürtçeyi de bellemeyen, ihtiyarları Türkçe konuşan, fakat gençleri Türkçe bilmeyen ve Türkçeyi bırakmalarının tarihi, daha ancak elli, otuz, yirmi, hatta beş on sene evveline irca edilen Kürt köyleri hatırlıyorum. Ermeni unsurunun çekilişi, fakat bırakılan boş yerlerin Türk muhacirleri tarafından doldurulmayışı, birçok yerlerde yayla ve dağ unsuru olan derebeyini ova ve geçit köylerine indirmiştir. Yeni Türkiyenin nizamı ve disiplini işe müdahale etmemiş olsaydı, bedeli sekiz senede ödenmek üzere yüz, yüz elli liraya satılan köyler üzerinden korkunç bir derebeyliğin, şark vilâyetlerindeki şehirlerimizin kapularına kadar sokulduğunu görecektik.

Derebeylik nizamının tasfiyesi, Şarkta, uzun asırlar imtidadınca topraksızlaştırılan mülkiyetsizleştirilen köylünün mal ve mülkiyet sahibî kılınması neticesinde bitecektir. Küçük çiftçilik, toprak köleliğinin zıttıdır ve derebeylik münasebetlerinin en emin tasfiye vasıtasıdır.

Toprak, yurt, ve istihsal vasıtaları sahibi kılınacak Kürtleşmiş Türkün kendi diline ve öz iktisat nizamına dönmesi, oralarda serbest mübadele usullerini ve pazar münasebetlerinî genişlettirecek ve bu genişleyen münasebetler Türk milletinin siyasî ve iktisadî tecanüs ve vahdetini temin edecektir.

***

Derebeylik nizamının tasfiyesi, Türk inkilâbının tabiî bir mevzudur. Bunun içindir ki Türkiye Cümhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğunun zıttına olarak, daha, ilk adımdan itibaren derebeyinin karşısında açık cephe almış bulunuyor. Yeni Türkiyenin ahlâkı, ne şoven, ne de emperyalisttir. Millî adavetler, yeni Türk devletinin Anadoluda teessüs ettiği gündenberi Türk vatanının mechulüdür. İnkılâbın derebeyliğine karşı harbi, bütün milletin kendi hürriyet ve emniyetini tehdit eden bir yabanı ve kurunu vüstaî müesseseye karşı maddeten ve manen mücadelesidir.

Asırlardan beri karşısında beyden, şeyhten ve eşkiyadan başka bir şey görmiyen Şark vatandaşına iyi idareci, iyi muallim olacak ve Türk inkilâbının temsil ettiği iktisat, hukuk ve kültür perensiplerini vatanın bu hücrâ bucaklarına götürecek idealist ve yetişkin bir gençlik kadrosuna muhtacız.

Ağrıdağ’ı gerilerinde pusada bekliyenlerin sinsi kastleri, toprağından, milletinden ve mülkiyetinden tecrit edilip iktisaden bir canlı meta, ruhan bir kara çamur ve hukukan bir mücrim haline getirilen Türk vatandaşının, toprağı, hürriyeti ve hakkı tamamlandığı gün kendiliğinden akim kalacaktır.

***

Munzur dağı eteklerindeki Fırat kıvrıntısından Ağrıya, Van, Hakkârı, Gevar hududuna kadar, dünyanın en güzel tabiatını sinesinde barındıran eşsiz bir vatan parçası yatıyor.

Bir zamanlar “Orto” yahut “Orarto” denilen ve tarihin en bilinmeyen devirlerindenberi bize ait olan her adımında bizim kanımızın, dilimizin ve harsımızın yadigârlarını taşıyan bu derin vadiler, bir engin dağlar ve yaylalar memleketini her vatan çocuğunun bitmesi, tanıması, sevmesi ve ona bağlanması lâzımdır.

Eski Yunan tarihçilerinden Ksenofonun “On binlerin rıcatı” isimli eserinden alınmış bazı parçalar okumuştum. Bu parçalardan birinde, şimdi bizim Şark vilâyetlerimizden bir kısmını teşkileden Cezireiulyâ yaylasından bahsederken Ksenofon diyor ki:

“Bu memleketin vadilerinde insan eli değmemiş bir karış yer bulunamaz. Her avuç toprak ayrı ayrı işlenmiş ve ekilmiştir. Her taraftan şen ve kalabalık bir hayatın sesi gelir.”

Ksenofonun devrinde, Asur kitabelerinde ismi geçen, hem medenî hem cengâver bir Asyalı kavmi barındıran bu memleket, şimdi Anadolunun en insansız yeridir. Yeni Türkiye bu yeri boş ve bakımsız olarak almıştır.

Kötü bir devrin idaresi altında köylüler göçebeleşmiş, yollar tenhalaşmış ve ekilen yerler ekinsiz kalmıştır. Fakat göçebenin yeniden köylüleştirilmesi, terkolunan mezraların yeniden ekilmesi, yolların ve geçitlerin, malından ve hayatından emin, şen ve kalabalık bir Türk nufusuna yol ve geçit vermesi işi, İnkılâp Türkiyesinin bilerek üstüne aldığı vazifelerin en çetini değildir.

1) Bu mektuplar 1925 yazında “Vakit” gazetesinde neşrolundu.
2) Hakimiyeti Milliye matbaası -Ankara- 1932.