[Vedat Nedim Tör, Millet İktisadiyati / Mayıs 1932]

Liberalizmin beynelmilel ticaret âlemindeki son istihkâmları da göçüverdi.

“En ziyade mazharı müsaade millet” prensibine dayanan ticaret muahedeleri, ismi var, cismi yok bir kuşa benzedi. Her tarafta tatbik olunan Kontenjan, Klering, Döviz Kontrolü gibi tedbirler “Serbest ticaret“i tarihe mal etti.

“Tacir” denilen mahlûk, şimdi, kafeste hapsedilen aslan gibi, etrafına örülen tedbirlerin demir çubukları arasında salınıp durmakta ve geçmişin hürriyetine hasret çekmektedir.

Demir kafesteki aslanın çölün ufuklarına bir daha dönmiyeceği muhakkaktır. Fakat serbest ticaretin mümessilleri, hâlâ geçmişin avdetine intizar içindedirler.

Yalnız hâdise, -bu acar despot- fantaziye tahammül edemez. Fantaziyi fantastlara bırakalım. Ve biz, demir kafes içinde hürriyetimizi kurmağa çalışalım.

Bugün her millet, kendi etrafına, çevirdiği demir kafes içinde kendi hürriyetini ya kurmağa, ya korumağa çalışıyor:

İşte Autarkie -otarki- denilen hareket, bu cehdin bir ifadesidir.

***

Türkiye, mütevazin ticaret blançosuna, ilk defa olarak serbest ticaretin kalktığı sene -1931- kavuştu.1

Yalnız alelitlak mütevazin ticaret bilançosu bir ideal değildir. İthalatı azaltmak suretile muvazeneyi temin etmek, belki ânın zaruretlerine cevap veren bir tedbir olabilir; fakat bu, işin yalnız menfî ve passif tarafıdır. Şimdi gaye, serbest ticaret devrinde irademizin haricinde cereyan eden ihracat ve ihracat münasebetlerini bir “zabtu rabt” altına almaktır. Memleket iktisadiyatını koruma kararnamesile açılan devir haricî ticaretimizin artık ihracatçı ve ithalâtçının keyfine göre değil, millî iktisadiyatımızın zaruretlerine göre tanzim edilme devri olmalıdır. Şimdiye kadar memleketimizin aleyhine işliyen ticaret muvazenemiz, bundan sonra, iktisadî inkişafımızın en mühim manivelası ve Devletin en müsbet gelir menbaı olmak mecburiyetindedir.

İthalâtımızın kemiyet ve keyfiyeti üzerinde müessir olmak vaziyetinde bulunan Devlet, artık irade ve otoritesini iktisadiyatımızın “bünyevi” tahavvülü istikametinde kullanabilir. Serbest ticaret devrinde, sadece gümrük himayesine dayanan ticaret siyasetimiz, istediğimiz bünye tahavvülünü temin etmekten uzaktı.

Bünye tahavvülü demek, Türkiyenin dahilde istihsal ve iymali kabil olan gıda maddelerini ve sanayi mamulâtını ithal edici müstehlik bir memleket olmaktan kurtulması ve bunları bizzat yapıcı müstahsıl bir memleket haline inkılâbı demektir.

İthalatımızı sadece “kemiyet” bakımından daraltmak değil, “keyfiyet” bakımından değiştirmek.. İşte iktisadî taliimizin anahtarı buradadır.

Meselâ; senede vasatî 50 milyon lira pamuklu mensucat ithalatımızı kırk milyona, otuz milyona, yirmi milyona, hattâ hiçe indirebiliriz. Eğer bu azalma, sadece tahdidin bir neticesi ise, o vakit memlekette pamuklu mensucata olan ihtiyaç tamamen tatmin edilmiyor demektir. Fakat eğer bu azalma, memleketimizde pamuklu mensucat sanayiinin inkişafından doğan bir netice ise, o vakit millî iktisat bünyemizde bir inkılâbın mevcudiyetinden bahsedebiliriz. Çünkü o vakit azalan pamuklu mensucat ithalatının yerini bu sanayiin teessüsü için icap eden istihsal vasıtaları ve ham maddeler almış olacaktır. İstihlâk emtiası yerini, istihsal emtiasına terkedecektir. Yani ithalâtımızın terki binde bir keyfiyet tahavvülü vücut bulacaktır.

Görülüyor ki, ithalât cephesinden alınacak tedbirlerin millî iktisadiyatımızda bir bünye inkılâbına tahavvül edebilmesi için her şeyden önce aktif bir siyasete ihtiyaç vardır. Fakat bu aktif siyasetin taşıyıcıları kimler olacaktır? Müteşebbis fertler mi? Müteşebbis Türkiye iktisadiyatında bir bünye inkılâbı yaratacaklardır?

Eğer bu muazzam işin hallini müteşebbis fertlere bırakırsak o vakit ya kontenjan ve gümrük himayesi duvarlarına arkasını dayayarak gayri iktiradî çalışan, geri teknikli ve ihtisastan mahrum “küçük esnaf sanayii“nin uzun seneler zarfında yavaş, yavaş teessüsünü beklemeğe, yahut ta çikolata, konserve, çimento sanayiinde olduğu gibi, gayri millî unsurların dahilî piyasamızı istismar etmelerine rıza göstereceğiz.

Halbuki ne uzun seneler beklemeğe, ne de istismar edilmeğe niyetimiz var.

Mensucat sanayii, şeker sanayii gibi millî iktisadiyatımızın bünye tahavvülünde mühim roller oynamağa namzet olan sanayi şubeleri, küçük esnaf sanayii değildir.

Bunlar, ileri teknik, yüksek ihtisas ve büyük sermaye isterler. İşte Devlet, memleketin müterakim sermayelerini tespit edeceği bir “sanayi plânı” dahilinde bu sahalara kanalize edebilir.

Bu sanayiin teessüsü için icap eden istihsal vasıtalarını hariçten “mal” mukabilinde satın almanın mümkün olduğunu Sovyet Rusya ile yapılan son anlaşma ispat etti. Diğer devletlerle de ayni tarzda anlaşmamız kabildir.

Müteşebbis ferdin kabiliyeti haricindeki büyük sanayii -tıpkı demiryolu, liman, irva ve ıska tesisatı yapar gibi- Devletin yapması kadar zarurî ve tabiî bir yol yoktur.

Sınaî tesis teşebbüslerine Devletin ya doğrudan doğruya, ya bilvasıta el atmasile iş, yalnız iktısadî bünyemizde özlediğimiz tahavvülün sür’atle vücut bulmasından ibaret kalmıyacak, ayni zamanda Devlet bütçesi için de gayet gelirli bir menba yaratılmış olacaktır.

Müstahsıl Devletin bütçe pınarları da istihsalden gelir. Halbuki şimdi bütçemizi en ziyade besliyen menba istihlâktır. İstihlâki tazyik eden bütçeler ise daralmağa mahkûmdur.

İşte bir taraftan iktisadî istiklâlimizi tamamlamak, diğer taraftan Devlet bütçesini besliyecek ve genişletecek yeni, yeni menbalar temin etmek için Devletin aktif bir tesis ve istihsal faaliyetine geçmesi artık bir zaruret halini almıştır.

***

Meseleye ihracat cephesinden bakınca, bu zaruret daha âcil ve daha şedit bir manzara arzeder.

İhracatımız kıymet itibarile seneden seneye azalıyor:

1925 1926 1927 1928 1929 1930 1931
(Milyon lira olarak)
192.4 186.4 158.4 173.5 155.2 151.4 127.2
(1925 senesi 100 itibarile)
100 96 82 90 80 78 66

Yani 1931 senesindeki ihracatımız 1925 senesine nisbetle %44 kıymetten düşmüştür.

Zaten kronik bir tarzda menfî olan ticaret muvazenemizin bu suretle büsbütün menfileşmesi tehlikesidir ki, memleket iktisadiyatını koruma kararnamesile başlıyan devri açtı.

İhracat kıymetlerimizin sukutunu üç esaslı sebebe irca edebiliriz:

1- Fiatların düşmesi.

2- Rekabetin şiddetlenmesi.

3- Pazarların kapanması.

Fiatların düşmesi, irademizin fevkinde bir hâdisedir.

Bununlaberaber, belli başlı ihracat mallarımızın hemen hiçbiri için dünya piyasa fiatlarının azamîsini alamıyoruz. Bu, ya pamukta, yünde, deride olduğu gibi, kalite fenalığından, ya yumurta, arpa, fındık ve üzümde olduğu gibi, standart ve ambalaj tekniğimizin geriliğinden, ya tütün ve afyonda olduğu gibi, satış teşkilâtımızın noksanlığından ileri gelmektedir.

Rekabetin şiddetlenmesinde bir taraftan dünya piyasalarına yeni, yeni rakiplerin çıkması, diğer taraftan büyük ticaret şartlarına intibak edemememiz âmil olmaktadır.

Pazarların kapanmasında ise ya doğrudan doğruya ithalâtın tahdidi, döviz ihracının men’i gibi tedbirler, ya buhran dolayisile istihlâkin azalması, ya ayni mahsulün dahilde istihsal2 veya başka bir mahsulle ikamesi, yahut ta yerli mahsulât ve mamulâtı tercih hareketi müessir oluyor.

Görüyoruz ki, bu neticede değişmesi irademizin haricinde olan sebepler bulunduğu gibi, irademizin dahilinde bulunan sebepler de var.

Mallarımızın kalitesini yükseltmek, maliyet fiatını düşürtmek, standart ve ambalaj meselelerini tanzim etmek, cihan piyasalarının şartlarına uymak, ticarette şarklılıktan kurtulmak gibi irademizin dahilinde bulunan noktaların ihmali bizi, hiç şüphesiz ki, buhranın umumi tesirlerinden daha ziyade sarsmaktadır. Dünyanın hiçbir memleketinde Türkiyedeki “ihracat taciri” kadar masuniyeti ve imtiyazi olan bir şahsiyet yoktur! O, hiçbir mercie karşı mesul değildir. Fakat ihracat emtiamızın itibarı, şerefi ve ticaret muvazenemizin talii onun eline bırakılmıştır. Cümhur Reisinin bile bir takım mesuliyetlerle mukayyet bulunduğu bir memlekette ihracat tacirinin bu hudutsuz başıboşluğu garip değil midir?

Eğer irademiz dahilinde bulunan sebeplerin ortadan kaldırılmasına doğru tedbirler almazsak ihracat vaziyetimizin daha fenalaşacağını tereddütsüz iddia edebiliriz.

Fakat bugünkü manasile iktisadî tedbirler, ancak millî iktisat bünyesi taazzuv etmiş memleketlerde alınabilir. Millî iktisat bünyesi taazzuv etmemiş, yani iktisadî fonksiyonlara göre bir takım teşkilâtlara bağlanmamış memleketlerde iktisadî tedbirler satıhda ve havada kalmağa mahkûmdur. İktisadî tedbir, millî iktisat bünyesinde muayyen bir fonksiyonun ifadesi olan bir “teşekkül”ün muayyen bir faaliyyet şeklinden başka bir şey değildir. İktisadî teşekküllerden mahrum bir millî iktisat bünyesinde alınacak tedbirler, idarî, yani iktisat hayatının yanında ve dışında kalmak mecburiyetindedir.

Bu itibarla umumî iktisat faaliyetimizin bir muhassalaşı ve bir neticesi olan haricî ticaretimiz hakkında alınacak tedbirlerin hayatiyet ve müessiriyeti, her şeyden önce, bütün iktisat hayatımızın bir plan içinde taazzuvuna ve teşkilatlandırılmasına tabidir.

***

Ticarî müsasebetlerin cihan mikyasında değişen şartları içinde Türkiyemizi gittikçe daralan bir ticaret muvazenesinden, gittikçe inkişaf eden bir iktisadî varlığa götürebilmek için, ithalâtımızın yalnız devlet ve resmî devair hissesine düşen kısmını değil, tekmilini ihracat emtiamızın takasına bir karşılık olarak elde bulundurmak en mühim silâhımız olacaktır. Devlet ve resmî devair hissesine düşen ithalâtımız, yirmi otuz milyon lira tahmin ediliyor. Halbuki bu millet, hariçten senede azamî 250, asgari 127 milyon liralık mal ithal etmiştir. İşte bu hariçten satın alma kuvvetimizi terazinin bir kefesine koyarak, sürümü gittikçe güçleşen ve daha da güçleşecek olan, ihracat emtiamızın satışını temin etmek ve hattâ arttırmak mümkündür.

Bu yol, bir haricî tiaret monopoluna götürebilir mi? Bu, cidden mühim bir tetkik mevzuu olabilir. Herhalde bugünkü ithalât ve ihracat ticaretimizin mahdut ve çoğu ecnebî ellerde olduğunu, milletin gerek istihlâk kâbiliyetinin, gerekse istihsal faaliyetinin, bunlar tarafından istismâr edildiğini düşünürsek ve ayni zamanda hususî fertler arasında cereyan eden beynelmilel serbest ticaretin yerini, gittikçe devletler arasındaki anlaşmalara terkettiğini hesaba katarsak, yeni cihan şartlarına uygun yeni bir şekil bulmanın zaruretini tastik ederiz.

Tacir, rolünü yapmış bir aktör gibi, sahneden çekiliyor. Onun yerini devlet ve millet teşkilâtı alıyor.

Bu değişen dünya şartlarına kendisini en çabuk uydurmağa muaffak olan milletler, davayı kazanacaklardır.

1) 1930 senesindeki ticaret blançomuzun aktif olması, 1929 senesinin yeni Gümrük tarifesi dolayisile anormal ithalâtindan kalma stokların bir neticesiydi.

Halbuki, 1931 senesinin ilk on ayında on dört milyon liralık bir açık arz eden ticaret muvazenemizin sene sonunda mütevazin, hattâ biraz da müspet olması, ihracatımızın artmasından değil, 16 Teşrinisaniden itibaren ithalâtın bir sene evvelki ayni aylara nispetle yüzde elli tahdidinden ileri gelmiştir.

Yani, “Memleket iktisadiyatını koruma kararnamesi”nin bir buçuk aylık tatbikatı 1931 senesindeki ticaret muvazenemizi menfilikten kurtarmıştır.

İşte adetler (milyon lira): 1927 1928 1929 1930 1931
İkinci teşrin ithalâtı 18 20 10 14 7
Birinci kânun ithalâtı 19 21 15 15 8
İkinci teşrin ihracatı 17 23 7 17 15
Birinci kânun ihracatı 11 22 28 13 15

2) İtalya’nın tütün istiklâlini, Rusya’nın pamuk istiklâlini ilân emeleri gibi.