[Şevket Süreyya Aydemir, Polemik / Mayıs 1932]

Doğanımız ne kadar, ölenimiz ne kadar? Çoğalıyor mu, yoksa azalıyor muyuz?

Bu bir davadır ki, ilk defa “Himayei Etfal Cemiyeti” tarafından ortaya atılmış bulunuyor.

Cemiyetin son broşürünün ismi şudur. Davamız.1

“Davamız”ın tezi şudur:

“Türk kadını dünyanın en velût kadınıdır. Fakat medenî dünyada çocuk, en çok Türkiyede israf edilir. Şu halde Türk nüfusunu çoğaltmak için, Türk çocuğunu korumak lâzımdır. Fakat Türk çocuğunun korunuşu ve bu suretle Türk milletinin zinde, şen ve kalabalık bir hale gelişi, öyle bir millî davadır kî, bu dava ancak, bütün millet işlerinin, millî bir devlet ve siyaset sisteminin, içinde, ve onlarla beraber kül halinde alınabilir. Binaenaleyh, Türkiyede çocuğun korunuşu ve nüfusun çoğaltılışı meselesi, Türkiyenin iktisadî terakkisi, geniş nüfus temerküzlerine imkân veren müterakki bir iktisat tekniğinin Türk bünyesine tatbiki, millî terbiyenin, millî hukuk telâkkilerinin, Türk çocuğunu ve Türk nüfusunu koruma endişesile telif ve tanzimi suretinde ancak hallolunabilir.”

“Binaenaleyh Türkiyede Nüfus meselesi, millet mikyasında bir mes’eledir.”

“Nüfus meselesi ortaya bir millî mesele olarak konmadıkça, milletin iktisadî, siyasî her türlü hareket kabiliyetleri bu mes’elenin istikametlerine göre tayin edilmedikçe, bir milletin sınaî, ziraî, terbiyevî, ilah. Faaliyetlerini, millî mikyasta organize edebilmek imkânsızlaşır.”

“Hulâsa bir milletin adetçe artması veya eksilmesi, keyfiyetçe terakki veya tereddi etmesi, o milletin içinde yaşadığı nizamın, her türlü münasebetlerini tayin ve tahdit eden teknik münasebetlerin o şekilde bir eseridir ki, o nizam bir taraftan kendi tekniğini, diğer taraftan bu teknik üstündeki cemiyet münasebetlerini, nüfusun korunması ve çoğaltılması bakımından tanzim ettikçe nüfus artar. Aksi takdirde eksilir. Adetçe artan ve keyfiyetçe ilerleyen muasır milletler karşısına Türk milleri, hem adetçe artan, hem keyfiyetçe ilerleyen bir millet olarak çıkabilmek için, Türkiyede çocuk ve nüfus meselesinin bu şekilde konulması ve telâkki edilmesi bir zarurettir.”

“Davamız”ın tezi böyle hulâsa edilebilir. Kitaba, bu tez etrafında toplanılmış vesikalar, mukayeseler ve anket neticeleri ilâve edilmiştir. Kitap bir nüfus plânı şemasile biter.

***

Bu broşürün intişarı, millî sıhhat işlerile alâkadar kimselerin ve müesseselerin üzerinde muhtelif tesirler uyandırmış ve bir aralık Büyük Millet Meclisi içtimalarına kadar intikal eden bu tesirler, broşürün yalnız bir cephesi, yani verilen bazı rakamların isabet veya isabetsizliği üzerinde düğümlenmiş kalmıştır. Halbuki bize kalırsa bu eserin iki cephesi vardır. Birinci cephesi, Türkiye nüfus meselesinin vaz’ı ve telâkki tarzıdır. Ve bizce kitabın bu cephesi diğer kısmından çok mühimdir. Bu meselenin etrafında verilen rakamlar onun ikinci ve üzerinde tevakkuf edilmesi en az kabil olan tarafını teşkil eder.

Evvelâ şunu kaydetmek icap eder ki, rakam, haddi zatinde mücerret bir kategoridir. Ona mana izafe eden ve kendi görüş tarzımızın, kendi tahlil metodumuzun ve nihayet kendi gaye ve hedeflerimizin mahiyetine göre onu hükümlere isal eden, insanın içinde yaşadığı devrin, kendi dimağına akseden haletidir. Binaenaleyh rakam doğru veya yanlış olur. İş o rakamın, devrin haletini en yakın ifadeden, yani devrin o rakama mevzu olan keyfiyetindeki temayülü en yakın gösteren bir şekilde hükümlere raptedilmesidir. Binaenaleyh, rakamın hükümlere raptedilişinde aslolan, ancak, olunduğu mevzuun umumî temayülünü, şeeniyete aykırı yani olmıyarak yani nisbî bir isabetle verebilmesidir. Yoksa bir kemmî münasebetin mutlak surette ifadesi olan rakam, ya bir kasa mevcudunu, ya bir bakkal faturasını, ya bir mühendisin, içtimaî hayatın dinamizminden mücerret teknik hesaplarını veren rakamdır. İçtimaî münasebetlerin ifadesi olan rakam ancak nisbî olabilir. Bu nisbî rakam, o içtimaî münasebetlerin tamamiyle aykırı bir ifadesi değilse, o münasebetlerin hâkim temayülünü ifade edebiliyorsa doğrudur.

Halbuki nüfus hareketleri, bütün içtimaî münasebetlerin en giriftini ve en gayrî kabili idrakini teşkil eder, denilebilir. Buna rağmen dünyanın her yerinde nüfus hareketlerinin grafikleri ve istatistik tabloları yapılmaktadır. Fakat bunlarda ifade olunan kemmî münasebeterin nisbî olduğu ve burada verilen hükümlerin, ancak o sahada bir hâkim temayülü ifade ettiği berveçhipeşin kabul edilir ve bilinir.

Türkiyede ilk tahriri ve ilk fennî istatistik terkibini yapan Belçikalı mütehassısın, kendi küçük ve adeta her taşı damgalanmış kadar sayılı olan memleketinde, bin bir itina ile yapılmış öyle umumî tahrirler olmuştur ki, bunların neticeleri en basit bir sondaja bile ihtiyaç göstermeyecek kadar ve adeta gözle takip olunabilen şeeniyetin zıddına görülmüş ve milyonlarca franklık masrafa malolan bu rakamların ilânından bile sarfınazar olunmuştur.

Bu itibarla, içtimaî münasbetler sahasında rakam, hiç kimsenin üzerinde ayak diremeye hakkı olmayan çok seyyal bir zemin teşkil eder.

Bilhassa Türkiye gibi, değil içtimaî münasebetlerin, meselâ nüfus hareketlerinin seyri, hattâ bir istatistiği terkip eden en basit teknik malzemesi bile lâyıkıyle müşahede olunmamış bir memlekette, rakam üstünde hükümler mevzuubahs olurken ya bunların nisbiliğini evvelden kabul etmek, ya “Davamız”da yapıldığı gibi bu hükümleri, mahdut mıntakalara münhasır anketlere bağlamak, fakat bittabi bu takdirde de neticenin mahalliliğini işaret etmek zarureti vardır.

Bu noktai nazardan tetkik olununca görülür ki, broşürde Türkiyeye müteallik olarak verilen rakamları soğuk kanlılıkla ve bunların Türkiyede o vadideki şeeniyeti -mutlak olarak değil, fakat umumî temayülleri itibarile- ne dereceye kadar ifade edebildiği noktasından mütalea icap eder. Burada verilen rakamlardan, mahallî veya kısmî anketler neticesi olmaları, O sahada yeni bir anketle neticenin aksi alınmadıkça, O mahal veya anket yapılan içtimaî zümre için doğru saymak zarureti vardır. Fakat bu mahallî anketlerden alınan neticelerin bütün Türkiyeye teşmilinden içtinap etmek te doğrudur.

1927 Nüfus istatistiklerinde, nüfusun yaşlar arasındaki inkisamı tablolarına istinat edilerek varılan hükümlere gelince, bunları sadece ve teknik manada, yani nüfusun dinamik hareketlerini ifade etmeyen birer malzeme olarak almak daha isabetlidir zannediyoruz.

Broşürün uyandırdığı münakaşalar arasında gazetelere akseden ve bilhassa Türkiyedeki çocuk vefiyatı üzerinde toplanan rakamların, ancak perakende materyeller şeklinde bulunduğunu nazarı dikkate alarak, bunları da, ferdî veya mahallî müşahedeler mahsulü, binaenaleyh mahdut bir hakikati ifade eden şeyler gibi almak icap eder.

***

Bize kalırsa, ister doğru, ister yanlış olsun, Türkiyede rakamdan ve “kelimeden korkan rejim daha 1908-de yıkılmıştır.”2 Binaenaleyh, Türkiyede içtimaî hayatın inkişafı tarihinde faaliyetleri temiz bir yer tutan bir Cemiyetin broşürü üzerinde, “bize verdiği rakamlar korkunçtur” diye, çekinmekten ve peşin hükümlere sapmaktansa, onu hüsnü telâkki etmek, fakat üstünde şüphelendiğimiz ve tereddüt ettiğimiz rakamların, şeeniyetin hâkim temayülünü ne dereceye kadar ifade edip etmediğini, yeni ve bu broşürdeki kadar heyecanlı ve canlı bir alâka ile taharriye çalışmak yapılacak işlerin en dürüstüdür.

Memleketimizdeki içtimaî münasebetlere ve meselâ nüfus hareketlerine müteallik bir rakam üzerinde kim hakkını iddia ve kim kimi haksızlıkla itham edebilir? Bu davada haklı veya haksız taraf yoktur. Bu davada yalnız haksız taraf vardır ve haksız olan da hepimiz, yani bu memleketin münevver geçinen neslidir.

Eğer biz, Türkiyede bizi besleyen canın sayısı üstünde mutabık kalamıyorsak, eğer doğanımız nedir, ölenimiz nedir? Artar mı, eksilir miyiz? bunu bilmiyorsak, ilk adımda itham edeceğimiz, evvelâ kendimiziz:

Aşikâr bir şey ki, Anadolu Türkü mütereddî bir ırk değildir ve Türk kadını çok doğuran ve doğurmayı seven bir kuvvettir. Fakat gene aşikâr bir şey ki, dağlarımız, ovalarımız nüfus kalabalığından taşmıyor. Ne köylerde, ne kasabalarda yaşayan çocuklar, sokaklara sığmayacak kadar bol ve sayısız değildir.

Çocuğuna karşı şefkatsiz olan ana tipi, bizim memleketimizin tanımadığı, işitmediği bir şeydir. Fakat doğuran ananın elinden çocuğunu hastalık, bakımsızlık, fakirlik vaktinden evvel kapıyorsa, bunda müttehim olan, o ananın kendisi değildir. Büyük şehirlerin, hattâ Türkiye haricindeki büyük merkezlerin pahalı lâboratuarlarında keşfolunan pahalı aşıları, temiz ve mikropsuz südü, güneşli bahçeyi, temiz mektebi, güzel ve sıhhî hayat şartlarını, bulundukları yerlerde arayıp, çocuğu üstüne titreyen Türk anasına getirecek olan, o ananın kendisi değildir.

Anaya çocuğunu ve çocuğa sıhhatini temin etmek işi, dünyanın her yerinde artık bir devlet meselesi olmuştur. Ananın çocuğunun sıhhatini, artık her yerde devletten beklemesi hakkıdır.

***

Çok nüfus, tok nüfus, şen ve zengin nüfus istiyoruz. Anadoluyu boş, yoksul, yaslı ve viran bırakan dünkü mazimize karşı, günden güne eşelenen ve alevlenen bir kinimiz vardır. Kalabalık, şen ve zengin bir Anadolu yaratmanın enerjisini, bu kinimizin, gittikçe tazeleşen ve taravetleşen şiddetinden alıyoruz.

Dünün idaresinden teslim aldığımız bugünkü Anadolu, bütün tarihinin tarih devirlerinin, en tenha ve en bakımsız bir Anadolusudur. Bütün medenî kabiliyetleri ihmal edilmiş, ihtiyaçları azaltılmış, adeta medeniyet harici kılınmış, 14 milyonluk bu memleket halkını en kısa bir zamanda hiç değilse iki misline çıkarmazsak, yarının çok nüfuslu ve ileri teknikli milletleri karşısında bekamızı tehlikeye atmış oluruz.

Hiç şüphesiz ki, Anadolu, bugünkü nüfusunun birkaç mislini, bugünkünden birkaç misli daha tok ve daha giyinik olarak barındırabilir. Bu engin yaylalar, bu derin ve haşmetli vadiler kadar, ruha şahsiyet ve insana toprağa bağlanmak aşkı veren erkek bir tabiat parçasının eşi dünya küresinde güç bulunabilir.

Burada herşey, eski bir medeniyetin, maddî tecellileri erimiş fakat manevî temellileri, asîl bir ahlâk, müstağni ve mert bir ahlâk halinde bugüne kadar erişmiş bir zenginliğin, entansif bir ziraat kültürünün, müstesna bir duygu inceliğinin beliğ birer şahididir.

Bugün metruk vadilerde, Murat, Fırat, Kelkit vadileriyle şimalî Anadoludaki orman deryasının kenarlarında, artık yozlaşmış ve yabanileşmiş öyle meyva ağaçları bakayası görülür ki, bunlar ancak asırlarca süren devamlı bir yetiştirme san’atının ince mahsullerini verirler. Meyva işleme tekniği, dünyanın hiçbir Fırat ve Yeşilırmak havzasında olduğu kadar ince bir san’at halini almamıştır. Bu havzalarda yaşayan kadar ruhan incelmiş, yaşayışında, işinde ve bestelerinde san’atkârlaşmış bir köylü kütlesine dünyanın hiçbir yerinde rastlanamaz. Hulâsa Anadolu, bugün bize metruk gibi görünen, bugün bize verimsiz gibi görünen yolunmuş tabiatı altında, yeni bir cennet hayatının bütün şartlarını saklayan bakir bir ülkedir. Bu ülke, Türk milletinin kalabalıklaşmasını ve çoğalmasmı bekliyor.

Hedefimiz, ileri teknikli, tok, şen ve kalabalık bir Türk milletidir.

1) Davamız : Himayei Etfal Cemiyeti neşriyatından. 1932-Ankara Muharriri: Neşet Halil Bey.
2) 1930-1932 muharriri Falih Rıfkı.