Archives for category: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Nisan 1932]

Büyük sanatkâr, bir hulya ve mürakaba adamı değil, bir kahramandır. O, hayatın en sarp ve en yalçın realiteleriyle durmadan çarpışır.

Herkül, Nemee aslanını; Siegfrid, Fafner ejderhasını bir defa hakladı. Lâkin, sanatkârın boğduğu aslanlarla boğazladığı ejderhalar sayısızdır.

***

Bir frenk şairi, eserinin adını (Cenk ganimetleri) koymuştu. Her iyi sanatkâr, her iyi eserine bu ismi verebilir. Hakikaten, Julius II lâhdinin parçaları birer cenk ganimetidir, hakikaten, Makbeth, Faust birer cenk ganimetidir. (Cürüm ve Ceza), (Harp ve sulh) birer cenk ganimetidir. Bunlardan bazılarının coşkun bir düayi, bazısının bir kâbus sayıklamalarını veya bir ruh çöküşünün çatırdılarını andırmasına bakmayınız. Gerçi, (Cürüm ve ceza) bir feragat ve inkıyat iniltisine, gerçi, (Harp ve sulh) bir hezimet uğultusuna benzer. Lâkin, büyük sanat ölçüsünde bunların hepsi birer zafer narasıdır. Read the rest of this entry »

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Mart 1932]

Bütün fikrî istihsallerin saikı aşktır. Onun için değil mi ki, fikrin en hâlis mahsulü olan edebiyat, herkese, kalbin yanık ve divane bir feryadı gibi gelir. Paul Verlain, “Ben, sembolisma, romantisma nedir, bilmem. Bir kuş nasıl öterse, öyle öterim.” demiş. Lâkin, biz, bu söze, bir şakadan fazla ehemmiyet vermiyeceğiz. Paul Verlain’nin şiirleri, mevsim ateşiyle ötüşen kuşların cıvıltısından büsbütün başka bir şeydir.

Kuşun sesi hançereden, şairinki kafadan çıkar.

***

Evet, bizce de, şiir aşkın evlâdıdır. Fakat, ona gebe olan bir dişi cinsiyet uzvu değil bir er beynin müteaddi hüceyreleridir. İnsandaki, his, havas ve instenkt cihazının bütün unsurları, karışık ve bulanık bir madde halinde buradan geçip süzülür. Kâh, musaffa altın suyu, kâh, büyülü eksir olup buradan dişarı akar. Read the rest of this entry »

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kronikler / Şubat 1932]

Edebiyat ve güzel san’atlar gibi ilim de muayyen bir muhitin mahsulü ve ifadesidir. Kurunu vustada teknik ve sosiyal seviye itibarile aralarında hemen hiç bir fark olmayan şark ve garp milletlerini, bugün, geçilmez uçurumlarla biribirinden ayıran amiller öyle kendiliğinden peydah olmuş şeyler değildir. Türlü türlü tesirler, Avrupalının kafasını yeni bir tempoya göre akordetti. Dünyayı görüş ve anlayış tarzını değiştirdi. Bu değişmede bir kaç yıl içinde oluvermedi. Sosiyal muhitte her bir hüceyrenin istihalesi ve yeni şeraite uyması için kâh yüzlerce senelik tecrübelerin yığın halinden çıkarılıp düzene konması, kâh cemiyetlerin bünyesini kökünden sarsan kanlı ihtilâllerin zuhur etmesi lâzımgeldi. Bugün garp âleminde hayret ve takdir ile seyrettiğimiz müesseselerin her biri işte bu uzun ve büyük hadisatın neticesidir.

(Darülfünun) dediğimiz müessese de böyledir. Türkiye Cümhuriyeti Maarif Vekâleti büyük bir hüsnüniyetle bizde de bir Darülfünün tesisini istiyor. Ve bunun için, son günlerde İsviçre’den bir de mutahassıs getirtti. Mevcut Darülfünunumuz, pek iyi hatırladığımıza göre, bundan onbeş, onaltı yıl evel, gene Avrupalı mutahassıslar tarafından kurulmuştu. Hâlâ bâzı kürsüleri ecnebi profesörler işgal etmektedir. Statüsü, Avrupa Üniversiteleri statülerinden kopye edilmiştir. Buna rağmen, hâlâ herhangi bir Avrupa Darülfünunu evsafını haiz olmaktan uzaktır. Read the rest of this entry »

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Şubat 1932]

Millî tasarruf hareketi halkın yüreğinde akisler uyandırmağa başladı. Anadolunun şurasından burasından, sadelikleri ve tabiîlikleriyle insanın gözlerini yaşartan destanlar, türküler ve koşmalar geliyor. Bunlar bütün eşleri gibi her türlü sanat ve marifet cilalarından aridir. Hattâ, bazı tarafları o kadar bozuk düzen, o kadar çocukçadır ki insanı güldürebilir. Fakat, bu en gülünç parçalarda bile Yunus Emre’nin ulvî safiyetinden bir şemme var. Bu şemme içinde manto, moda, şampanya ve iskarpin gibi müptezel ve baya kelimeler dahi kulağa hoş geliyor. Şu İstanbul’un bazı romancılarında olduğu gibi ruha azap vermiyor.

Bir kadın mantosu binlerce lira,
Elbette dayanmaz buna hiç para,
Hangi servetine behey budala,
Bir gün olacaksın sersem perişan.
***
Sivri iskarpin, ipekli çorap,
Her gece içersin şampanya şarap.
……..
……..

Read the rest of this entry »

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Ocak 1932]

Dört yıl içinde (1914-den 1918-e kadar) yüz yıllık bir hayat ve istirap imtihanını geçirdikten sonra, Dantenin “Cehennem”ine türkülü bir film gibi bakıyoruz. Shakespeare’in eşhasını panayır sahnelerine adapte ediyoruz ve Goethe’yi acayip bir cinsiyet örneği olarak – nerde ise – Dr. Freud’un teşrih masasına yatıracağız.

***

Çık karşıma, söyle bakalım, “Şer Çiçekleri” sahibi Baudelaire, on dokuzuncu asrın korkunç ve harükulâde heyulası; şu, hançer, zehir, afyon, yangın, akrep, baykuş ve hortlak dediğin şeyler ne biçim çocuk oyuncaklarıdır? Şu, (ihtiyar orospunun sarkık memeleri), şu (zenci karısının kapkara kucağı) bugünkü günde hangi züppe delikanlının denemeğe tenezzül edeceği zevklerdir?

Read the rest of this entry »