Archives for category: Yakup Kadri Karaosmanoğlu

[Edebiyat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Eylül 1932]

Ne zaman Türkçenin ıslah ve tedvini işi ortaya atılsa, daima, Pleiades devrine mensup Fransız şairlerinden birinin şu sözü hatırıma gelir: «Zavallı Fransızcacık; bakımsız, cılız fidan!.» Bundan yüzlerce yıl evvel yazılmış bir risaleden bu yarım cümle bugünkü Türkçe hakkındaki hissimin sadık bir ifadesidir.

***

Zavallı Türkçe; bakımsız, cılız…» Lâkin. Türkçe bir fidan değil ki…

O, bir kocaman çınardı. Önce Arabiyat ve Acemiyat mutasallıflarının, sonra da, bizim, biz Frengiyat snoplarının elinde bir melez lehçe haline girdi. Saffetini kaybetti. Kuvvetten düştü. Kendine uygun olmıyan kalıplar ve kılıflar içinde kötürümleşti. Sarardı, soldu, nihayet, bugün elimizde bulunan amelimanda battal âlet şeklini aldı. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Ağustos 1932]

«Lâle Devri»nin şuh ve şeyda şairi, bir sofra sonunun hüznüne dair yazdığı maruf mısralarında kırılmış kadehlerden, boşalmış sürahilerden, solup dökülmüş güllerden ve suyu çekilmiş havuzdan bahsederken, bize, yalnız bir adamın, yalnız Damat İbrahim Paşa ikbalinin zevalini değil, zevki, hassasiyeti, terbiyesi, ahlâkı, ilmi, san’atı, siyasî ve içtimaî nizamiyle bütün bir cemiyetin, bir medeniyetin çökmeye başladığını haber veriyordu.

Nedim, bu mısraları söylediği esnada zaten Türk serdarlarının kılıcı kınlarında çoktan pas tutuyordu. Yeniçeri orduları tam zaferlerin ganimet tadını çoktan unutmuş bulunuyorlardı. Hızlarına dünya denizleri dar gelen gemilerin altı, Haliç’in mahsur sularında yosun bağlıyordu. Nerede ise, döğümhanelerdeki örs ile çekiç sesleri işidilmez olacaktır. Nerede ise, şayaktan dibaya, dibadan bürümcüğe kadar türlü bezler dokuyan tezgâhlar, inmeli kollar gibi, taraf taraf hareketten kalacaktır. Hançer kabzalarına küçük zümrüt taşlarından narin serviler hakkeden; kâğıtta, deride ve billûrda altın tozundan güneş ve mehtap oyunları yapan ve çini denilen çamura ilk-bahar ile son-baharın keskin, tatlı ve daussılalı bütün renklerini aksettiren san’atkârların gözlerine perde inecektir. Nerede ise, mimarın pergeli, nakkaşın fırçası ellerinden düşecektir. Ve artık Fuzulî diye bir şair gelmiyecektir. Naimanın yazısında en son kemaline varan Osmanlı nesri, artık tereddiye yüz tutacaktır. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bir Hatıra / Temmuz 1932]*

1917 Mart ayının bilmem kaçıncı günü. İsviçrede bir sanatoriumdayım. Sabahlayın, odamın taraçasında uzanırken yani başımdaki taraçanın demir bölmesi arkasından Fransızca ve kadın sesiyle şöyle bir konuşma kulağıma geliyor:

- Ne aksi şey, bu Rus ihtilâli…

- Ya, sorma; şimdi, Boşlar’ın (yani Almanların) ekmeğine yağ sürülmüş oldu.

- Eh, bilinmez de, belki aksi çıkar.

- Aksi mi? Hiç zannetmem. İhtilâl köyleri de sarmış. Bütün köylüler asilzadelerin arazisini taksime kalkışıyormuş. Bu böyle giderse belki muharebeye de nihayet verirler.

- Öyle ama, yeni hükümet haricî politikada hiç bir şeyin değişmeyeceğini ve İytilâf devletlerinden aslâ ayrılmıyacağını söylemiş… v.s., v.s. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Temmuz 1932]

Her san’at eseri onu vücuda getiren san’atkârdan evvel cemiyetin malıdır. Çünkü, san’atkârın kendisi, bir tesadüfün veya esrarengiz bir takım kudretlerin meydana attığı bir mahlûk değil, doğrudan doğruya cemiyetin mahsulü bir insandır. San’atkâr kendi yarattığı san’at eserinde ve cemiyet kendi doğurduğu bu insanda şuura erer. Victor Hugo şairin tarifini yaparken daha ileri gitmiş: «Şair, kâinatın tannan şuurudur.» demiş. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Haziran 1932]

Fransız inkilâbı:

1789 senesi 14 Temmuzunun sabahı, XVI. Louis’nin mabeyncilerinden biri, Comte de la Rochefoucauld, efendisini telaşla uyandırdı, ve, Paris halkının Bastille üzerine yürüdüğünü haber verdi:

XVI. Louis:

- Vay, öyle ise bu bir isyandır, dedi.

Comte de la Rochefoucauld, başını önüne iğip:

- Hayır, Haşmetmeap, bu bir ihtilaldir, diye cevap verdi. Lâkin, o günün sabahından “guillotine”e gideceği sabaha kadar, XVI. Louis, bunun bir ihtilâl olacağına ihtimal veremedi. Ya zabıta kuvvetlerile, ya dışarıdan gelecek ecnebî müfrezelerile bastırılması daima mümkün bir iğtişaş karşısında bulunduğunu zannetti. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Haziran 1932]

Benim mektep arkadaşım Şehabeddin Süleyman muttasıl bir “heyecanı bediî”den bahseder dururdu.

“Heyecanı Bediî”! Bu, onun ağzında mukaddes bir söz idi. O kadar mukaddes ki hepimize tahlili imkansız, tarifi müşkül ve reddi gayri kabil bir nas gibi gelirdi.

Hâlâ, “Heyecanı Bediî” denildi mi, başımı önüme eğer, bir nevi huşua kapılırım. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Mayıs 1932]

Büyük Rus müellifi, yarınki Rus edebiyatının, proletarya sınıfı arasından çıkacağını ve hattâ çıkmakta olduğunu söylüyor. Sovyet diyarında bütün gazete ve mecmualar meslekten yetişme muharrirlerin yazısından ziyade, “muhabir” denilen muhtelif sovyet âzalarının gönderdikleri mektuplara açıktır. Bu mektuplar ki, ya bir fabrika, ya bir kolhoz amelesinin imzasını taşır, en gündelik ve en mahallî işlerden, en umumî ve en prensipal meselelere kadar çeşit çeşit mevzular üzerine yazılmaktadır.

İşte, Gorki, bunları, yarınki edebiyatın ufukta teressüm eden ilk çizgileri gibi seyrediyor. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kronikler/ Nisan 1932]

Avrupa’da bir nizamın çöktüğüne dair alâmetler çoğalıyor. Bunları görmeyen bir biz varız. Tanzimattan beri gözlerimizi kamaştıran garp medeniyetinin, bütün debdebe ve tantanasıyla artık tarihe karışmak üzre olduğunu itiraf etmekte, hakikaten nefse giran gelen birşey var. Bizim gençliğimizin tadını, kuvvetini ve imanını yapmış olan bir ideoloji sisteminin -haydi daha şairane bir tâbir kullanalım- bir fikir mabedinin birden bire yıkıldığını hissetmek.. bu, kendi kendimizi inkâr ile müsavi bir hareket değil midir? Bahusus, biz ki, Garp medeniyetinin eşiğine henüz ayak basmak üzre idik. Hattâ bazıları basmış olduğumuz kanaatindedirler. Tam bu sırada içimizden birinin çıkıp da “yahu, o eşiğine bastığınız bina çöküyor.” diye feryadı basınca çok tabiîdir ki, herkesin keyfi kaçar. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kronikler / Nisan 1932]

Falih Rıfkı’nın şon eseri (Zeytindağı) Cümhuriyet devri edebiyatının en büyük hâdiselerinden birini teşkil etti. Bu eser, henüz kitap haline gitmeden evvel, geniş bir kari yığını içinde, zaten, ençok rağbeti kazanmıştı.

Bazı genç muharrirler, sanat eserlerine karşı halk tarafından gösterilen alâkanın hiçbir şey ifade edemiyeceğini söylerler. Gerçi, halk arasında kötü yazıların da alâka ve heyecan uyandırdığı olmuştur. Son zamanlarda, gündelik matbuat sütunlarında dolup taşan bir nevi romanımsı ve tarihimsi hatıra edebiyatı tirajı düşük nice gazetenin canını kurtardı. Bunlar, her türlü sentezden, fikir, his ve zevk unsurlarından mahrum bir takım manasız yazılar olmakla beraber adeta kapılırcasına okundular. (more…)

[Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat / Nisan 1932]

Büyük sanatkâr, bir hulya ve mürakaba adamı değil, bir kahramandır. O, hayatın en sarp ve en yalçın realiteleriyle durmadan çarpışır.

Herkül, Nemee aslanını; Siegfrid, Fafner ejderhasını bir defa hakladı. Lâkin, sanatkârın boğduğu aslanlarla boğazladığı ejderhalar sayısızdır.

***

Bir frenk şairi, eserinin adını (Cenk ganimetleri) koymuştu. Her iyi sanatkâr, her iyi eserine bu ismi verebilir. Hakikaten, Julius II lâhdinin parçaları birer cenk ganimetidir, hakikaten, Makbeth, Faust birer cenk ganimetidir. (Cürüm ve Ceza), (Harp ve sulh) birer cenk ganimetidir. Bunlardan bazılarının coşkun bir düayi, bazısının bir kâbus sayıklamalarını veya bir ruh çöküşünün çatırdılarını andırmasına bakmayınız. Gerçi, (Cürüm ve ceza) bir feragat ve inkıyat iniltisine, gerçi, (Harp ve sulh) bir hezimet uğultusuna benzer. Lâkin, büyük sanat ölçüsünde bunların hepsi birer zafer narasıdır. (more…)