Archives for category: Şevket Süreyya Aydemir

[İnkılâbın İdeolojisi, Şevket Süreyya Aydemir / Eylül 1932]

Bir cemiyetin kudreti, o cemiyet içindeki kuvvet unsurlarının âtıl haline göre değil, hareket haline göre hesap olunur.

Kendi çalışma ve yaratma kudreti tam tezahürünü bulamamış ve enerjisi kanında mahpus kalmış bir insandan, daha çaresiz bir mahlûk tasavvur olunabilir mi? Bir insanı hakirleştiren, bir insanı bizzat kendi nefsine karşı yıkan ve kıymetsizlendiren bu enerji ihtibasının, bir millet hacmini ve eb’adını alması ise âdeta muazzam bir ıstırap olur.

Üstünde yaşadığı tabiat maddesinin her mesamesinden bir kıymet unsuru intişar eden, fakat bir türlü işlenemiyen, bir türlü mağlûp edilemiyen bu vahşi maddenin üstünde kabiliyetini bir «sır» gibi gezdiren bir milletin bütün davasını bir tek kelimede ifade etmek kabildir: İş hasreti. (more…)

[Şevket Süreya Aydemir, Polemik / Ağustos, 1932]

Azizim Nurullah Ata Bey:

İtalya’da vaktile her biri bir hükûmete payıtahtlık etmiş on iki şehir varmış ki, bu on iki şehir üstünde Roma, «tek İtalya» harsının ve tefekkûr sisteminin, maddî ve manevî tefevvukunu tesis edebilmek için hâlâ mücadele eder dururmuş!

Bir devlete siyasî merkez olmanın bir şehre temin ettiği ufuk ve idrak genişliğinden mahrum kalan bu on iki şehrin, rejiyonal binaenaleyh dar – fakat hâlâ yaşıyan fikir ve kültür hareketlerine karşı, Roma’nın, ufuk ve idrak genişliğinden gelen tefevvuk mücadelesini tabiî görmek lâzımdır. Çünkü bugünkü Floransa ve bu günkü Venedik, hiç şüphe yok ki, artık, on iki ve on birinci asırların Venedik’i ve Floransa’sı değildir.

Kurunuvustada Avrupa’nın, hemen bütün şehirlerine karşı, asırlarca zanaat ve para hocalığı eden, Floransa şimdi sadece, bir (eyalet şehri)dir. Bugünkü Floransa, ne bir Machiavel, ne bir Mikel-Anj yetiştirebilir. Venedik te öyle değil mi? (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâbın İdeolojisi / Ağustos 1932]

1- Millî kurtuluş hareketleri, tarihî orijinleri itibarile beynelmilel bir tarzda, yani müstemlekeci memleketlerle, müstemlekeler ve yarı müstemlekeler arasındaki iktisadî ve siyasî tezadın birer neticesidir. Bu tezat tarih içinde menşeini, bir taraftan makinelerin garp memleketlerinde sanayie tatbikinden doğan büyük sanayi inkılâbından, diğer taraftan bu sanayiin arzın mahdut noktalarına tekâsüf ve inhisar etmesi şeklinde tecelli eden beynelmilel müsavtsızlıktan alır. (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâbın İdeolojisi / Temmuz 1932]

«Geocentrisme»1 – beşerin bir telâkki hatâsı idi ki, bu hatâ, onu bir ilim haline getiren Batlamyostan, ilim sahası haricine çıkaran «Coperinc»e kadar tam on iki asır beşerin idraki üstünde hükmetti. Bütün bu asırlar imtidadınca arz, hakikatta geniş kâinat sisteminin küçük va tâbiy bir unsuru olduğu halde, bu sistemin merkezi ve mihveri gibi sayıldı. Bütün taharriler, bütün hükümler ve bütün hakikatler yalnız arzdan itibaren ve yalnız arz içindi.

«Europacentrisme»2 – yine böyle bir telâkki hatâsıdır. Fakat bu hatâ muasır Avrupanın bütün içtimaî ilimleri lâboratuvar mevzuu kılmasına rağmen, beşerin idraki üstünde hâlâ hâkim bulunmaktadır. Menşeini, daha ilk Yunan ukalasından alan ve zamanımıza kadar gelen bu telâkkiye göre de, Avrupa tarihi, hakikatta geniş cihan tarihinin küçük ve tâbiy bir unsuru olduğu halde, bu tarihin mihveri ve merkezi gibi sayılır. Bütün teharriler, bütün hükümler ve bütün hakikatlar, yalnız Avrupadan itibaren ve yalnız Avrupa içindir. (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, Kronikler / Haziran 1932]

Kahirede neşrolunan “Elmuhadenet” gazetesi “Kadro”nun neşriyatı hakkında ilk gündenberi daimî ve hususî bir alâka göstermekte ve bu alâka bizi çok mütehassis etmektedir.

Kadro’nun cehti, yalnız Türk inkılâbının değil, muasır iktisat nizamı içinde herhangi bir suretle iktisaden tâbî vaziyette bulunan bütün memleketlerdeki millî kurtuluş mücadelelelerinin, cihanın bugünkü seyri ve yarınki mukadderatı için pek ziyade haizi tesir olan mana ve ehemmiyetlerini tebarüz ettirmektir. Bu itibarla “Kadro”nun izaha çalıştığı ve müdafaa ettiği prensipler, yalnız millî inkilâbımızın değil, âlemin bugünkü nizamından muztarip bulunan ve kaydüşartsız istiklâlleri, cihanın bugünkü iktisat münasebetlerinin esasından değişmesine vabeste olan bütün millî istiklâl mücadelelerinin, âdeta müşterek prensipleridir. (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, Kronikler / Haziran 1932]

Moskovada çıkan “Izvestiya” gazetesi geçen ayın yirmi sekizinci günü “Yeni Türkiyenin içtimaî çehresi” başlığı altında bir mekale neşretmiştir. Bu mekalenin bir kısmında “Kadro”nun esas fikirleri bugüne kadar yapılan neşriyatımıza göre hulâsa edilmekte ve bu fikirlerin, Türk inkilâbının kendine hâs davalarını ve inkişaf istikametlerini izah bakımından manalarına işaret olunmaktadır.

Ancak bu arada bir nokta vardır ki üstünde biraz tevekkufu icabettirir: İzvestiya, bu fikirlerin, gerek cihan buhranının, gerek bu buhranın Türkiyedeki tesirlerinin en ziyade keskinleştiği bir zamanda meydan almasına bilhassa işaret ederek Kadronun temsil ettiği fikrî hareketi, bu buhrandan çıkmak için «müstakil bir çıkış noktası aramak cehti» olarak kaydetmektedir. Gerek Cihan buhranı, gerek bu buhranın Türkiyedeki tesirleri hakkındaki telâkkilerini, filvaki Kadro, bu nüshasına kadar henüz tam ve toplu bir şekilde izah etmemiştir. Kadro serisi olarak basılmakta olan ve gerek cihan buhranını gerek bu buhranın Türkiyedeki tesirlerini toplu tetkike çalışan eserler de henüz intişar etmiş değildir. Fakat buna rağmen bütün intişar etmiş yazılarımızdan bariz olarak anlaşılabilir ki, bize göre Türkiye, cihan buhranının içinde değil haricindedir. Ve biz yahut bize benziyen, yani Türkiye gibi bir millî kurtuluş mücadelesi yapan bütün memleketler, cihan buhranının birer kurbanı değil, bu buhranı doğuran ve onun gün geçtikçe derinleştiren ve mürek’kepleştiren amil ve müessirleriyiz. Gerek Türkiyenin, gerek Türkiyeye benzer bütün memleketlerin menfaati ve müstakil bir iktisat cüzütami olarak inkişafı imkânı bu buhranın derinleşmesine ve mürekkepleşmesine bağlıdır. Kaldı ki, bu buhran, hiçbir zaman, klâsik bir iktisat buhranı diye alınamaz. Bugünkü buhran denilen şeyde klâsik bir iktisat buhranını karakterize eden vasıfların ve işaretlerin hemen hiçbiri yoktur. Bu buhran denilen şey, bir taraftan metropollerdeki sanayi kesafetine, diğer taraftan metrepollerdeki bu sanayi kesafeti hesabına müstemleke ve yarı müstemlekelerle iktisaden tâbî memleketlerin istismarına istinat eden muasır iktisat nizamının bir bünye istihalesidir. Bu istihale, mukadderatı bu müesses istismar nizamının devamına muallâk olan büyük sanayi memleketleri için bir “dağılışı” ve yeniden doğuşları bu büyük ve istismarcı sanayi hegemonyasının dağılmasına muallâk olan bizim gibi iktisaden geri memleketler için bir «doğum ağrısı»nın mesut bir beşaretini ifade eder. (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, Polemik / Haziran 1932]

1925te, Şeyh Saidin isyanına sahne olan yerlerden, o zaman İstanbul matbuatına akseden en dikkate şayan müşahedeler, Naşit Hakkı Beyin “Şark Mektupları” olmuştu.1

Naşit Hakkı Bey bu mektuplarını, ayni sahada yaptığı son seyahatinin intibalarile tamamlıyarak şimdi bir kitap halinde çıkardı. Kitabın ismi şudur: Derebeyi ve Dersim.2 (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâbın İdeolojisi / Haziran 1932]

Bizim fikrî telâkki tarzımız ile hükümlerimizi tayin eden, kendi felsefî kültürümüzdür. Halbuki bu kültür, harpten evvelki Avrupanın hayat ve cemiyet şartlarının felsefî izahına istinat eder. Bunun içindir ki Türk münevverinin âlemi telâkki tarzı, harpten evvelki Avrupanın klâsik inkişaf kanunlarından tamamile gayri bir istikamet takibeden yeni Türk cemiyetinin ideolojisini idrakte, bir felsefî engel oluyor. Binaanaleyh Türkiyenin yeni inkişaf istikametlerinin izahı davasında bizim ilk mücadele edeceğimiz şey, Türk münevverinin, eski bir âlemin telâkki tarzına istinat eden felsefî kültürüdür. (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, Polemik / Mayıs 1932]

Doğanımız ne kadar, ölenimiz ne kadar? Çoğalıyor mu, yoksa azalıyor muyuz?

Bu bir davadır ki, ilk defa “Himayei Etfal Cemiyeti” tarafından ortaya atılmış bulunuyor.

Cemiyetin son broşürünün ismi şudur. Davamız.1

“Davamız”ın tezi şudur: (more…)

[Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâbın İdeolojisi / Mayıs 1932]

Bir filozof, muasır cemiyetin yüksek teknikli1 insanını, eski devrin, yer altından bir takım cin tayifelerini davet edipte, sonra bu cinlerle başa çıkamayan cincisine benzetir. Ve “kendi çağırdığı, fakat sonra bir türlü başa çıkamadığı cinler, tılısımını kaybetmiş cinciyi bir gün nasıl boğarsa, korkulur ki, insanın yarattığı, fakat sonra bir türlü nizam altına alamadığı bu yüksek teknik te, bu nizamsız inkişafı ile, bir gün muasır cemiyetin başını öylece yiyecektir.” der.

Filhakika muasır cemiyette teknik, alabildiğine terakki ediyor. Fakat şu da var ki, onun her terakki adımı, cemiyet içinde bir başka tezada meydan vermektedir. İstihsal nispetsizlikleri, buhranlar, işsiz orduları, içtimaî harpler, hulâsa, cemiyeti her gün biraz daha artan bir şiddetle, akibeti meçhul katastroflara mahkûm kılan cemiyet sarsıntıları, cemiyette tekniğin, bu alabildiğine fakat başı boş inkişafının neticelerinden başka bir şey değildir. (more…)