[Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Haziran 1932]

Fransız inkilâbı:

1789 senesi 14 Temmuzunun sabahı, XVI. Louis’nin mabeyncilerinden biri, Comte de la Rochefoucauld, efendisini telaşla uyandırdı, ve, Paris halkının Bastille üzerine yürüdüğünü haber verdi:

XVI. Louis:

- Vay, öyle ise bu bir isyandır, dedi.

Comte de la Rochefoucauld, başını önüne iğip:

- Hayır, Haşmetmeap, bu bir ihtilaldir, diye cevap verdi. Lâkin, o günün sabahından “guillotine”e gideceği sabaha kadar, XVI. Louis, bunun bir ihtilâl olacağına ihtimal veremedi. Ya zabıta kuvvetlerile, ya dışarıdan gelecek ecnebî müfrezelerile bastırılması daima mümkün bir iğtişaş karşısında bulunduğunu zannetti.

Tohafı şudur ki, bu tarihî fıkrayı iktibas ettiğimiz eserin sahibi, maruf Fransız müellifi Hyppolite Taine de, on iki ciltlik tarih kitabının ilk fasıllarına “Anarşı” adını vermek ve Mirabeau’dan Marat’ya kadar bütün ihtilâlcileri bir alay meczup ve şerir şeklinde göstermekle, XVI. Louis’nin gafletine iştirak etmiştir.

Bundan daha tohafı da şudur ki; bu büyük ihtilâlin halis muhlis çocuklarından biri olan Napoleon Bonaparte da bu fikirde idi. Daima: “Şu budala Louis, Versailles’ya gelen halkın üstüne beş altı topun ağzını çeviriverse idi, başına gelenlerin hiçbiri olmazdı”, dermiş.

Ve bunlardan çok daha tohaf bir şey vardır ki, o da, bütün Avrupa devletlerinin, tam yarım asır, bu inkılâbın ciddiyet ve ehemmiyetine inanmamış ve onu siyası, iktisadî ablokalar, muharebeler ve propagandalarla yenip bastırmağa çalışmış olmalarıdır.

İngiltere, hürriyetin beşiği olan İngiltere, bu beynelmilel irtica zabıtasının başında idi. Napoleon Bonaparte’ı Waterloo’da mağlûp ederken, Fransız inkılâbına son darbeyi indirdiğine kani idi. Artık kızıl donlu ihtilâl askerlerinin “Hürriyet, müsavat, adalet”, nareleri tamamen boğuldu; artık Marseillaise’in dünya ufuklarına heyecan salan mızıkası tamamen susturuldu, zannediliyordu.

Lâkin, bu esnada, bir daha dirilmemek üzere boğulan, susturulan ve tarihe gömülen şey, ancak Bourbons hanedanının taç ve tahtı ve diğer Avrupa hükümdarlarının nüfuz ve kudretleri idi.

1789-1793′te ve hemen ondan sonraki devirlerde Fransız inkılâbının bizde nasıl telakki edildiğine dair elimizde pek az vesaik vardır. Bu muazzam vakaya dair “Cevdet Tarihi”nde rasgeldiğimiz satırlar insanı güldürecek kadar cahilce ve sadedilcedir.

Bu inkılâbın hakikî akislerini Türk entelektüellerinin ruhunda keşfedebilmek için, yarım asırdan fazla beklemek lâzım gelir. Bugün de, o akisler halk tabakalarına kadar sirayet etmemiştir. Halbuki Fransız inkılabının doğurduğu prensipler yeni cemiyetleri kurmuş, onlara hususî şekil ve mahiyetlerini vermiş ve bu cemiyetler o inkılâbın ruhuna göre tekâmüllerini bitirip, şimdiden, eskimeğe ve çökmeğe yüz tutmuştur. Bu cemiyetler içinde yaşayan âlimler, mütefekkirler ve ekenomıyacılar artık kendi anaları ve kendi hayatlarının prensipi olan Fransız ihtilâline mücerret bir tarihî hâdise gibi bakmağa başlamışlardır. Onu, otopsi masasına yatırmışlardır. Her birinin elinde bir neşter, koca gövdeyi lime lime kesip, didik didik ediyorlar.

Hele Umumî Harpten sonra bizi Fransız inkılâbından ayıran zaman uzaklığı aklın almıyacağı kadar genişlemiş, derinleşmiştir. 1914-1918 yıllarının acı ve kanlı imtahanlarından çıkmış olan milletler artık “Uhuvvet, hürriyet ve adalet” kelimelerine inanmaz olmuşlar, bunlara bir takım metafizik ve abstrakt mefhumlar nazarıyla bakmaya başlamışlardır.

Her cemiyet kendi bünyesini bir yeni esasa göre kurmak istiyor. Faşist İtalya artık 1793 prensiplerine göre kurulmuş bir devlet değildir. Alman demokrasisi tamamiyle başka türlü temeller üzerine bina edilmiştir. Rusya ise, dünyanın altıda biri kadar geniş bir kıta üstünde insanların hiç görmedikleri, bilmedikleri bir hayat tecrübesi yapmakla meşguldür.

Liberal sistem ve dünya buhranı:

Son asır sınaat ve para medeniyetini vücuda getirmiş olan ekonomik sistemler doğrudan doğruya Fransız inkılâbının ortaya attığı prensiplerin çocuğudur. Avrupanın şerefini ve kudretini teşkil eden o heybetli fabrikalar, o korkunç bankalar, o devağzı limanlar, kısaca garp medeniyeti dediğimiz muhteşem âlem, serbes rakabetten doğmuş ve yaşaması ancak serbes rekabetin devamına bağlı bir nizamdır. Halbuki serbes rakabet sistemi başka bir bakımdan bugünkü iktisadî ve siyasî iztirapların da başı olmuştur. Sanayi arttıkça kendilerine dişarda pazar aramak ıstırarına düşen Avrupa milletleri, bu nizam haricinde kalmış dünya kıtalarını kendi aralarında paylaşmak sevdasına düştüler. Ondokuzuncu asrın son kısmı ve yirminci asrın başlangıcı bu paylaşmanın çok defa kanlı didişme ve kakışmalarıyla doludur.

Bir taraftan Afrika’nın, Asya’nın, uzak ve yakın Şarkın -Osmanlı devleti de dahil olmak üzere- bütün milletleri Londra’daki kanserli lordun, Paris’teki sefih bankerin, Almanyadaki artiritik fabrika sahibinin menfaatine soyulup soğana döndürülürken, öbür taraftan, o kanserli lordla, o sefih bankerin ve artiritik fabrika sahibinin arasında vahşi bir mübareze hüküm sürüyor, ve bu mübarezede herbiri nefes nefese yorgun ve bitkin bir hale düşüyor.

İşte, 1914 muharebesi serbes rakabet sahasındaki bu ferdî boğuşmaların millet ve devlet halinde umumîleşmesi demektir.

Cihan harbi:

Bu bakımdan Cihan harbini Liberal sistemin bir iflası gibi telâkki edebiliriz ve dolayısile Fransız İhtilâlinin de… Çünkü Cihan Harbinde biz yalnız Liberal sistemin inhidamını görmedik, ayni zamanda, 93 prensiplerinin koyu bir kan ve çamur deryası içinde boğulup gittiklerine şahit olduk.

“Uhuvvet, Müsavat, ve İnsaniyet” kelimeleri ancak Wilson namındaki meczubun ağzında kendilerine bir melce bulabilmişti. Başta Fransa olmak üzere, bütün galip devletler, yalnız zaferden, yalnız zaferin verdiği haktan, yani kılıç hakkından bahsediyorlar ve dünyayı bu kılıçla, Amerika düğünlerindeki âdete göre bir tepsi içine konmuş pasta gibi bölüp paylaşıyorlardı.

Cemiyeti Akvam:

Bugün Fransız İnkılâbının prensipleri tereddi ede ede, nihayet “Cemiyeti Akvam” gibi bir galatıhilkata vücut verdi. Gûya “milletlerin kendi mukadderatlarına kendileri sahip olmaları” esası üzerine teşekkül ettiği söylenen bu müessesede, milletlerin mukadderatı bir iki emperyalist devletin hırs ve hevesine teslim edilmiştir. Cemiyeti Akvamın kuruluşundan evvel cihan servetlerinin yağması ve zayıf, küçük milletlerin istismarı daha müşkül ve zahmetli bir şeydi. Şimdi, Cemiyeti Akvam sayesinde bu iş, organize edilmiş yağmacılar ve istismarcılar lehine âdeta kanuniyetleştirilmiş, fennileştirilmiştir.

Bir takım ince ve hileli metodlar ve formüller sayesinde, küçük ve zayıf milletleri, kendi ayaklarıyla bu kurulan tuzağa çekmek ve onları vesayet ve himaye altına almak, onların kanını tatlı tatlı emmek mümkün oluyor.

Eskiden hükümdar saraylarında olduğu gibi, “Cemiyeti Akvam Sarayı” tüyler ürpertici bir sürü entrikaların, fesat ve fitnelerin, zulüm ve şenaatlerin kaynağıdır.

S. Ş. C. B.

İşte biz, çürüyerek, kokarak, çözülerek, nihayet “Cemiyeti Akvam”da son galiz şeklini bulan şu müeseseler karşısında S. Ş. C. B. ile yeni bir dünya, yeni bir insanlık, yeni bir cemiyet nizamının doğmakta olduğunu müşahede ediyoruz ve bu hadiseyi 1789-1793′deki Türk entelektüelleri gibi garip bir lakaytlık ve gafletle değil, ta içten gelen bir dikkat, ve alâka ile takibe koyuluyoruz.

İçten gelen bir alâka ile, dedik. Çünkü biz, Rus İnkılâbını lakayt bir gözle tetkik edemeyiz.

(devam edecek)