[Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Eylül 1932]

Rusya, Çarlık Rusya’sı bütün o haşmet ve debdebesine rağmen Avrupa nazarında iktısaden geniş bir müstemleke, tâbi bir pazar olmaktan başka bir kıymet ve ehemmiyeti haiz bulunmuyordu. Fransız bankalarının en hovarda müşterisi, İngiliz emtiasının en sadık alıcısı Rusya idi. Japonya, birer istiridya kabuğu gibi, tayfunlu Sarı-Denizin dalgalarında sallanan adaları üstünde kaç yıldır Mançuri’den Sibirya’nın engin topraklarına giden yolları gözetliyordu.

Bütün bu bakımlardan, İytilâf devletleri için Rus inkılâbının vehameti yalnız Cihan harbinde şark cephesinin bozuluşuyla kalmadı. Fakat, yeni bir iktısadî nizamın başlangıcı olmak dolayısiyle imperialistlerin istikbale ait bütün ümitlerini kırdı geçirdi, ve, Kızıl Rusya ülkesi, müflis bir kibar zadenin şatosu gibi alacaklı mürabahacılar, bezirgânlar, simsarlar ve gasıplar tarafından çepçevre çevrildi. Lâkin, bu aç gözlü menfaatçiler, komünist inkılâbını abluka altına alırlarken asıl maksatlarını asla ifade etmiyorlardı. Tıpkı cihan harbinde olduğu gibi bir insanî (!) davanın müdafaası uğrunda çalıştıklarını söylüyorlardı.

Vahşi ve kanlı Rus inkılâpçıları (!) zavallı halkı kırıp geçiriyor, köyleri, şehirleri yakıp yıkıyor, en iptidaî hayat haklarını tanımıyor, zulum ve şenaat, masum ve alicenap Çarların (!) ülkesinde tüyler ürpertici bir raddeye varıyormuş. Bu, afet ve felâket karşısında, hiç, medeniyet âlemi hissiz ve lâkayt kalabilir miymiş? Kuzu postuna bürünmüş bu kurtların bu acaip meleyişlerini, biz, pek iyi biliriz. Onlar, Osmanlı İmparatorluğunun leşi üstüne de kaç defa böyle insanî nutuklarla saldırmışlardır. Ta Sırp istiklâlinden başlayıp Balkan harbi facıasına kadar bir sıra şenaatin adı hep «zavallı mazlum akalliyetleri kurtarmak» lâfı olmuştur.

Cihan harbinde, Çar orduları Şark vilâyetlerini bu bahane ile istiylâ etmiştir. Mütarekeyi müteakip İstanbulun işgaline sebep olarak bu gösterilmiştir. İzmir ve bütün garbî Anadolu bu insanî (!) endişe yoluna zaptolunmuştur.

Bir an geldi ki, bu düzme müraî edebiyatına Avrupa milletlerinin kendileri de inanır olmuşlardı. Amerikada sinema perdeleri üstünde Ermeni katliamlarına dair bir takım korkunç masallar gösterilirken elleri Zenci kanı kokan Yankilerin bile gözleri yaşarıyor, ve, bu mezalimi gazetelerde okuyan müstemlekeci İngiliz zabitlerinin yüreği bir ihtiyar hanım içliliğiyle titreyordu.

Öbür yandan, «guillotine» mucidi Fransız’lar hepsinden ziyade mesihî şefkat cazibesine tutulup, bu yeni Ehlisalip hareketine de ordu halinde Pierre l’ Hermite’ler yetiştiriyordu. Türk milletinin üstüne en kara çamur yağmurunu yağdıran Fransız matbuatı oldu. Öyle bir an geldi ki, Türkler için bütün medenî âlem bir zindan kesildi. Avrupa kıt’ası üzerindeki vaziyetimiz Ortayaşın Yahudi katliamları esnasında Beni – İsrail’in düştüğü vaziyetten farksızdı. Hem dünyanın bütün tüyler ürpertici cinayetlerinin faili olarak biz gösteriliyorduk. Hem de en vahşî zulüm ve işkencelere biz maruz bırakılıyorduk.

İşte, bu sırada Kızıl Ruslar da, tam bizim geçirmekte olduğumuz lânet ve iftira selinin eşi bir sağnak altında bunalmış kalmış idiler. Çarlar zamanındaki Progromlara, kütle halinde sürgünlere, Kazakların mütemadi kamçı seslerine, «Mujik»lerin feryadü figanına, hiç sökülmeden duran darağaçlarına, muzlim ve kanlı saray entrikalarına dair bir tek söz söylemiyen, bir tek satır yazmıyan Avrupalılar, her halde, Fransız ihtilâlinden çok daha az «sadique» hâdiselere sahne olan Rus İnkılâbının karşısında bir nevi dehşet ve nefret histeri‘sine tutuldular. Bu histeri’den öyle bir edebiyat çıktı ki, on dokuzuncu asrın en korkunç melodramları, bunun yanında, hoş birer peri masalı gibi kalır.

Lâkin, bütün beşeriyet, Lenin’in «dünya yoksulları» dediği insanlar da dahil olmak üzere, hep birden, bunun tesiri altında kaldı. Bu nevi neşriyatın ilk ve ezelî kurbanlarından olmakla beraber, biz de bu tesirden yakamızı sıyıramadık. Rus İnkılâbı mefhumu, beynimizin içine, ateşten bir kızıl cehennem damgası halinde basılı kaldı.

Bir kaç yıldanberi Rusya hakkındaki neşriyat tamamiyle değişmiş olmasına rağmen, itiraf edelim ki, gene hepimiz, beynimizin içinde bu damganın izini taşımakta devam ediyoruz ve Komunist inkılâbı hailesinin büyük, müheyyiç, beşerî ve tarihî mânasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kozmik hâdiseyi, garptaki liberal burjuvalığın dar, küçük ve hasis ölçülerile tartıyoruz.

Marksizima – Leninizima

Bundan başka, hiç birimiz, Marksizim – Leninizma denilen ve yetmiş, seksen seneden beri tedvin edilmekte olan fikir sisteminin ne tarihinden, ne de felsefesinden lâyıkile haberdar bulunmuyoruz. Bugünkü Rusyayı anlamak için bazı ekonomya kitaplarından Komunizmaya dair bir takım iptidaî malûmatla mücehhez olmak ve hattâ Karl Marx’ın «Sermaye» adlı eserini okumuş bulunmak kâfi değildir.

Marxisma, skolastik mantık üzerine müesses donmuş bir ilim olmadığı için, yarım asırdanberi bir çok tashihlere, tadillere, ilâve ve tefsirlere uğramaktadır. Zaten, bizzat Marx’ın vazettiği diyalektik usule göre bazı hükümlerin, zaman ile değişebileceğini kabul etmek lâzımdır. Marx, «Sermaye»sini yazdığı devirde sermaye âlemi, bugünkü sermaye âlemi değildi. Avrupada büyük sanayi henüz teessüs etmek üzere idi ve müstemlekecilik imperialismini doğuran, monopol usulü henüz kurulmamıştı. Marxın kapital dediği şey, sulh ve sükûn içinde tabiî tekâmül devrini geçiriyordu. Halbuki Lenin’in yaşadığı devirde bu tekâmül, artık en son inkışaf noktasına ermiş, bir sürü sınıf mücadelelerini, dünyayı bölüşme muharebelerini doğurmuş ve nihayet son cihan harbinde en korkunç, en azgın şeklini alıp tahripkâr bir kudret halinde hem kendini, hem âlemi temellerinden sarsmağa başlamış bulunuyordu.

Binaenaleyh, bugünkü Rusya’ya giderken, komunist inkılâbı hakkında, bu batan dünyanın bir istimdat nidasını andıran karışık ve asırlık neşriyatından ziyade, doğrudan doğruya, o inkılâbı yapanların en son fikriyat sistemine aşina olmak lâzımgelir. Çünkü Rus inkılâbı bir fikir sisteminden doğmuş hareketlerin en bariz nümunelerinden biridir. Onun içindir ki, Rusyadaki müşahadelerden, onları her şeyden evvel bu fikrî esaslara vurmak suretile bir netice çıkarmak veya bir hükme vasıl olmak mümkündür. Müşahede edilen vakıa ve hadiseler, ne dereceye kadar, Leninizma düsturlarına uygundur. Bu düsturlara göre ne kadar yol alınmış, veya bunlara aykırı neler yapılmıştır, işte, Rus inkılâbını yakından ve objektif olarak tetkike giden her hangi bir kimse bu tarzda hareket etmek ve bu noktaları meydana çıkarmak yolunu tutmalıdır. Aksi takdirde ya lehte, ya aleyhte bir vaziyet almak lâzımdır. Ve, maatteessüf bu zamana kadar İnkılâp Rusyasına dair muhtelif dillerde yapılan neşriyat böyle bir tarafgirlik hududunu asla aşmamıştır. Nitekim, ben de, herkes gibi, az çok bu çeşit yazılarla dolmuş olduğum için, Rusya’ya giderken, kendimi bir taraftan yekpare bir hapishane binasına, öbür taraftan kapkara bir Kahosa yaklaşır hissediyordum.

İlk İntiba

Odesa şehri; Bir saf asker ve arkasında boz renkli halk kütleleri ve bunların arkasında, perdesiz camlariyle gene boz renkli evler. Daha ilk adımda hissediyorum ki, burada gülümseme bir cürüm ve gülmek bir cinayettir. Ciddî bir havanın içindesiniz ve güleyim, gülümseyeyim derken gülünç olmaktan korkunuz. Bu­rada bir büyük hâdise, bir facia olmuş ve havada bunun mehabetinden, bunun acılığından bir şey kalmıştır.

Nedir o kalan şey? Şu çizmeli kadın mı? Şu deri ceketli, sert çehreli işçi mi? Şu yerle bir kaputları içinde dimdik duran askerler mi? Şu camları, açık kalmış ölü gözlerine benziyen binalar mı? Hayır bunların hiç biri değil… Hattâ, ne de gittikçe tebarüz edecek olan umumî sefalet manzarası… Bu bahsettiğim hava o kadar manevî bir şeydir ki, âdeta bir fikir, bir düşünce gibidir. Ama ne sert, ne yalçın bir fikir! Sizin ne olduğunuzu daha ilk adımınızda anlıyor; daha ilk adımınızda sizi tetkik, teftiş ve muhakemeye başlıyor, size dair hükmünü veriyor. Sizi kendi inzibatı altına alıyor.

Yarın Odesadan daha az mağmum şehirlere gideceksiniz. Tiflis, Moskova, Leningrat… Lâkin bu hava, bir gözü, bir eli, daha doğrusu, bir olgun adam çehresinde bir ifadeyi andıran bu ha­va, sizi asla terketmiyecektir. Yavaş yavaş ta ruhunuza kadar sokulacak, ruhunuzun içine sinecektir.

Bu sinsi tesir olmıya ki, sizde ya şiddetli bir reaksion, ya uysal bir imtizac hasil ede. O vakit, buraya ne yapmak için geldiğinizi unutmanız muhakkaktır. Birinci şıkta gözlerinizi isyan bürüyecek, etrafınızı kapkara göreceksiniz. İkinci şıkta ise hiç bir şey göremiyecek kadar şahsiyetinizi kaybedeceksiniz.

İlk müşahadeler

İşte, bu hava Rus inkılâpçılarının ilk gördüğüm eserlerinden biridir. Bazı Frenk muharrirleri, Rusya seyahatleri esnasında «Gepeu» hafiyelerile çevrildiklerini ve bir dakika hür kalamadıklarını yazıyorlar. Bence Soviyet idaresi bir hafiye teşkilâtı tutmak ihtiyacında değildir. Bahsettiğim bu hava Rus inkılâbı lehine kontrol vazifesini pek alâ görebilir.

Rus inkılâpçıları hiç bir şey yapmamış olsalar bile kendilerine mahsus, muayyen bir inkılâp iklimi vücude getirmiş olmakla öğünebilirler.

Bu inkılâbın iklimi çok serttir. Bunun şeraitine uymıyan her yabancı unsur er geç mahvolup gitmeğe mahkûmdur. Bizim melon şapkalarımızı bile daha ilk adımımızda başımızdan alıp götürdü. Nerede kalmış ki bütün hayatlarını onun içinde geçirecek olanların üzerlerindeki mazi tozlarını silip süpüremesin.

(Arkası var)…

Not: Geçen nüshada çıkması lâzımgelen bu kısım muharririn rahatsızlığı yüzünden bu nüshaya kalmıştır.

* Altıncı nüshadan beri.