[Burhan Asaf Belge, Cihan İçinde Türkiye / Ağustos, 1932]
Sözü kesilen murahhas, denizdeki adamın simidi artık ele geçiremiyeceğini anlaması gibi devam eder:
- Efendiler! Tamirat ve harp borçları gibi davaların ruzname harici bırakılmaları onlar hakkında görüşmemize mani olamaz (gürültüler, doğru, işidemiyoruz, sadede! sözleri). Para esası meselesini görüşüyoruz. Para, tediyeler ile, tediyeler borçlarla alâkadardır. Bütün bu işlerin bir kül halinde müzakeresini teklif ediyorum.
İner.
***
Büyük devletlerden birinin başmurahhası:
- Arkadaşlar! Ruznamenin bir mânası vardır. Ruzname demek, bir mes’eleyi halledebilmek için bütün alâkayı yalnız buna ait unsurlar üzerinde teksif etmek demektir. Doğrudan doğruya alâkadar, bilvasıta alâkadar gibi mantık oyunları ile keçinin ölümünü kuyumculuk ticareti ile de alâkadar göstermek kabildir. Ruznameden ayrıldığımız dakikadan itibaren, konferansı akamete mahkûm etmiş oluruz (alkışlar).
Arkadaşlar! Hepimiz, ayrı ayrı milletlerimizi temsil ediyoruz. Temsil işini bir takım dar telâkkilere bağlamağa kalkışırsak, sorarım size, burada ne işimiz var? (Şiddetli alkışlar ve bravolar). Herkes yerli yerinde kalırdı ve böyle bir konferansı toplamağa hiç lüzum kalmazdı. Bizi buraya getiren bir şey vardır. Halledeceğimiz bir dava vardır. Bu dava, şunun yahut bunun lehine olarak halledilemez. Bu dava, halledilirse, hepimizin lehine ve bittabi bir takım fedakârlıklar pahasına yani hepimizin aleyhine unsurlar ihtiva ederek halledilecektir. İnsanlık, umumî bir ıstırap içindedir. 1929 senesi ortalarındanberi, tarihin kaydetmediği şiddette bir buhran, devam edip duruyor. Bütün dünyayı göz önüne getiriniz. Milyonlarca zararı, milyonlarca işsizi ve adetleri değil vicdanımızı havsılamızı bile ürpertecek sefil aileleri göz önüne getiriniz. Burada artık ayrı ayrı hallolacak bir şey yoktur. Burada, elbirliği şarttır, burada (sürekli alkışlar. Salondakilerin bir kısmı ayakta ve heyecan içindedir), menfaat birliği şarttır. Burada bütün milletler, birbirlerine inanacaklar ve sarsılmış olan «emniyet ve itimad»ı yeniden tesis edeceklerdir.
Konferansın ruznamesini hazırlıyanlar, ikinci derecede mes’eleleri bilerek kenarda bırakmışlardır. Bilerek bütün ehemmiyeti, para esası ve gümrük tahdillerinin kaldırılması etrafında teksif eylemişlerdir. Vazifemizi elbirliği ile yapmış olmak için, yalvarırım size, ruznameye sadık kalalım. Reis bey; ruzname haricinde kimseye söz verilmemesini rica ederim (Alkışlar).
***
Bir diğer büyük devletin murahhası, para mes’elesinin harp esnasında ve harpten sonraki muhtelif safhalarını teşrih ettikten sonra, devam eder:
- Yani, muhterem murahhas arkadaşlar, iktisat sahasındaki emniyet ve asayişin bütün dünya için ayni olan bir para esasına bağlı bulunduğu besbellidir. Bu hususta ellerinde büyük altın stokları bulunduran devletler, temsil etmekte olduğum devlet te dahil olduğu halde, altının tevziini kabule amadedirler (bravo sesleri, alkışlar). Mütehassıslardan teşekkül edecek bir komite mes’elenin teknik müşkülâtını tetkik edecek ve hepimize müspet tekliflerde bulunacaktır. Bütün paraların ayni nispet dahilinde altın esaslı olacaklarına nazaran, memleketler arasında olacak tediyelerde tıkanıklıklara mâni olmak üzere belki de altın fiatını müşterek kararımız neticesinde yükseltmek icabedecektir. Şu var ki, bundan sonra artık, döviz takyidatı, kambiyo tedariki, altın mücadeleleri, beynelmilel tediye müşkülâtı gibi dertlerden âzade kalacağız. Son senelerin ıstırap veren maddî ve mânevî darmadağınıklığından ve maddî mânevî çöküntüler ve yangınlar semtinden gençliğimizin çoşup geliştiği ve bir bahçe gibi gezip dolaştığı âdeta hayalimizden bile silinmiş muhite döneceğiz (alkışlar, hani o günler…). İnsanlar ve insanlık dünyasına döneceğiz (daha şiddetli alkışlar). Arkadaşlar, her milletin menfaati, kendi sınırları içinde olduğu kadar yer yuvarlağı ismini verdiğimiz müşterek ana yurdun kucağındadır da (sürekli ve heyecanlı alkışlar)! Zannetmeyiniz ki memleket muhabbeti cihanın bir memlekete feda edilmesi ve zannetmeyiniz ki vatandaş muhabbeti, insanın vatandaşa feda edilmesi demektir (son raddesine gelmiş tezahurat). Arkadaşlar, eğer geniş görüşün, geniş duygunun ve geniş sevginin misalini burada verebilirseniz, zannetmeyiniz ki memleketlerinize avdetinizde sizi taşlıyanlar olacaktır. Hayır! Bütün kucaklar açılacak ve bütün şükran ve minnet coşkunlukları, her birinizi ayrı ayrı sarhoş edecektir, (Tezahurat, uğultu halinde devam eder). Çünkü arkadaşlar! Istırap umumîdir. Hiç bir milletin kudreti onu yenmeğe kâfi değildir. Onu ancak müşterek kudretimiz, yani müşterek irademiz, yani karşılıklı müsamaha ve taviz zihniyetimiz yere çalacaktır. Sizden bunu bekliyorum. Para mes’elesini halledelim.
***
İndiği zaman, herkes ellerini sıkar. Fotoğrafçılar sıraların üstündedir. Gazetecilerin stenoğrafya’daki meharet ve sür’atleri bütün sesleri zaptetmek işinde iflâs etmiş bir haldedir.
***
Bir diğer büyük devletin murahhasının gür sesi duyulur.
- Murahhas arkadaşımıza, bize bu kadar güzel heyecan anları yaşattığı için bütün burada olmıyanlar fakat bizden netice bekliyenler namına teşekkür ederim (bravo! bravo! bravo! burada olmıyanlar, doğru, bizden artık neticeyi, bizden artık müjdeyi bekliyorlar!). Evet arkadaşlar, doğru söylüyorsunuz. Onlar, bizden ıstırabın artık nihayete erdiği müjdesini bekliyorlar biz onlara bu müjdeyi vereceğiz ve vermeden ayrılmıyacağız.
Arkadaşlar, ikinci mühim noktaya gelelim. Para esasını halletmek, yolun ancak bir kısmını sökmek demektir. Biliyorsumız ki millî iktisatlar birer mahsur kaleye dönmüşlerdir (serbest pazar münasebetlerinin nasıl kalmamış olduğunu, gümrük duvarlarının nasıl yer yer yükselmiş ve tahammül edilmez bir hal almış olduğunu izah eder).
Arkadaşlar kıymetler serbestçe mübadele edilecek ki, sermaye serbestçe seyr ve devretsin. Sermaye, serbeştçe seyr ve devredecek ki, refah olsun ve saadet olsun. Takyidat kalkacak ki emniyet ve itimad yeniden teessüs etsin. Burada hepinizden ve ayrıca kendi milletimden mühim bir talepte bulunacağım. Şayet, ve çok temenni ederim ki, aramızda bütün bu mes’eleler üzerinde tam bir uyuşma neticesine varılacak olursa, muayyen bir müddet ve hiç olmazsa on sene için, her millet, burada girişilecek taahhüdü, hiç bir suretle nezetmiyeceğine şerefi ile andiçsin! Çünkü arkadaşlar, iktisadî buhranlar gibi iktisadî refah devreleri de âni olarak gelen hâdiseler değildir. Her iki şey için de sebeplerin birikmesi ve sebeplerin müessir olması lâzımdır. Kararlarımızın hemen akabinde dünyanın derhal bir refah devresine gireceğini farzetmek gafletinde bulunmıyalım. O kadar çok inhidamlar olmuştur ki, tamir, zarurî olarak uzun sürecektir. İşte bu tamir müddetinin hiç olmazsa on sene olması şarttır. Burada girilecek bir taahhütten, aradan bir iki sene geçtikten sonra taraf taraf cayılması korkunç neticeler verebilir. İşte bunun için israr ediyorum: Para esasını halledelim. Gümrük takyidatını tamamile kaldıralım. Serbest mübadelenin açık ve temiz havasına avdet edelim. Fakat taahhüt edelim ki, hiç olmazsa on sene sabredeceğiz, on sene dişimizi sıkıp katlanacağız (şürekli alkışlar).
***
Şark Avrupası devletlerinden birinin murahhası.
- Efendiler! Altının tevzii dolayısile altın fiatlarının yükseltilmesi mes’elesine temas etmek istiyorum.
Bazı sesler:
- Komitenin raporu okunduktan sonra bahsedersiniz.
- Henüz kararlaşmış bir şey yoktur.
- Dinliyelim!
Murahhas, devam eder:
- Çünkü efendiler, bizim gibi memleketlerin altını yoktur. Altını büyük devletlerden alacağız, altın fiatının yükselmesi, ileride belki herkes için müsavidir ama, bidayetteki ameliye yani altına malik olanların altınlarını satmaları bakımından, şüphesizdir ki onların lehine ve bizim aleyhimize bir tekliftir. Gerçi, altın fiatının yükselmesile emtia fiatları da yükselecektir. Fakat bu yükseliş, ilk hamlede altında kabul edeceğimiz fiat farkına vasıl olamıyacaktır. Tecrübe ispat etmektedir ki, emtia fiatları bu farka yaklaşsalar bile ona hiç zaman mülâki olmıyacaklardır. Halbuki, altını itibarî bir fazla fiatla satanlar, istifadelerini ilk adımda temin etmiş bulunacaklardır.
Para esasını müdafaa eden büyük devlet murahhası:
- Efendim, mütehassıslar komitası mes’eleyi esaslı bir surette tetkik edecektir, endişe buyurmayınız. Altının hali hazır fiatile beynelmilel bir bankaya devredilmesi ve itibarî farkın böyle bir banka tarafından tahsil olunması, meselâ, pek güzel kabildir.
Söz sahibi murahhas:
- Eğer bütün altın bu müesseseye teslim edilirse! Ya edilmezse?
Ayni muhatap:
- Münhasıran teknik müşkülât faslına girecek bu gibi mülâhazaları komitenin vereceği raporun müzakeresine saklayınız ve konferansın müspet havasını menfi kılmayınız (alkışlar).
Söz sahibi murahhas yerine oturtulur.
***
Merkezî Avrupa devletlerinden birinin murahhası:
- Efendim, ben gümrük mes’elesine temas ederek bunun birdenbire yapılmamasını teklif edeceğim. Çünkü gümrükler millî iktisat bünyesinin tabiî bir müdafaası esasından doğmuş tedbirlerdir. Gümrük duvarları arkasında bazı tahavüllere maruz kalmış bir iktisat bünyesini birdenbire serbest pazar şartlarına iade etmek, hamamda yıkanmış bir adamı en keskin bir hava cereyanına tevdi etmekle birdir. Tamir edilmez felâketler hasıl olabilir (doğru sesleri).
***
Reis:
- İsterseniz hemen komitaları ayıralım ve derhal işe başlıyalım. Başka söz istiyen var mı?
Türkiye murahhası ayağa kalkar ve,
- Reis bey, ben, söz istiyorum» der.
- Buyurunuz.
******
Kürsüden:
- Arkadaşlar, sizden, sözümü hiçbir suretle kesmemenizi rica edeceğim. Eğer bunu taahhüt etmezseniz ne söze başlamakta ne de müteakip müzakereleri dinlemekte bir faide görürüm.
Bariz bir hayret. Mırıltılar.
- İlk teminat olarak, sadedin haricine çıkmıyacağım. O kadar ki, sadetten ilk defa olarak bahsedeceğim.
Artan bir hayret.
- Arkadaşlar, hele teknik teferrüata hiç girişmiyeceğim.
Bu konferansın mevzuu, buhranı izale etmek için 1914 şartlarına avdet etmek midir? Bazı arkadaşlar, para esasını ve gümrüklerin ve sair türlü takyidatın kaldırılmasını son derece heyecanlı beyanatla müdafaa ettiler. Buhranı, bu gibi tedbirler mi izale edecektir?
1914′ten l932′ye kadar, birbirini takip eden hâdiselerin yarattığı çıkmaza «buhran» ismini veriyoruz. Bir harabezarın ortasında kaldığımızı itiraf ediyoruz. Yıkılan nedir? Şu, hararetle müdafaaları yapılan şeyler değil mi? Bu enkazın tamirinden mi yeni yapıya varacağız? Hayat, bir film dahi olsa idi onu tersine çevirmek kabil olamazdı. Nasıl oluyor da, sizler, hem buna inanıyor hem de buna inandırmak istiyorsunuz?
Arkadaşlar, biz buraya birbirimizi kandırmak için toplanmadık. Buhran, bir hakikat ise, onu hakikatlar ile izale edebiliriz. Samimi olalım ve hakikatları, gözden geçirelim.
Hakikat, burada iki karargâhın temsil edilmekte olmasıdır. Burada, öyle beliğ cümlelerle anlatmak istediğiniz gibi menfaatleri müşterek olan milletler yoktur. Burada, menfaatleri bir buçuk asırlık muntazam ve usulü dairesinde bir çapulla gasbolunmuş bir karargâh, bir de bu gasbettiği menfaatleri iade etmemek çareleri arıyan ve bu çareleri yaldızlıyarak müşterek diye yutturmak istiyen bir diğer karargâh vardır. Bu iki karargâh ayrılırsa, neticeye daha çabuk varırız.
Size memleketimin davasından bahsedeyim. Bu dava, menfaatleri ve hakları gasbolunmuş milletler karargâhının davasıdır (millî kurtuluş davasını izah eder).
Görüyorsunuz ki arkadaşlar! para esası dediğiniz zaman, bu, sizin karargâhınız için ayrı bizim karargâhımız için ayrı bir davadır. Ve yine görüyorsunuz ki, sizlerde gümrük, teraküm ettirmiş olduğunuz servetlerin kendi aranızda bir garete duçar olmaması için alınmış bir tedbirdir. Bizde ise gümrük, satın almadığınız yünlerimizi kendimiz işlemek, satın almadığınız pamuk ve ipliklerimizi kendimiz işlemek, ve şu tütün, fındık, üzüm ve incir gibi bir kaç maddemizin mübadelesinden umduğumuz ithalât kıymetlerini sizin vereceğiniz istihlâk eşyasına değil sizin vermeğe mecbur kalacağınız istihsal vasıtalarına yatırmak içindir.
Sizler, gümrüklerinizi ve diğer türlü takyitlerinizi, eğer birbirinizden korkunuz yoksa, kaldırmakta serbestsiniz. Özlediğiniz 1914 ve cennetleştirdiğiniz serbest mübadele rejimine dönmeği de istediğiniz kadar ve keza birbirinizden korkunuz yoksa tecrübe edebilirsiniz.
Eğer birbirinizden korkunuz yoksa sözünü tekrar etmemdeki sebep, basittir. Bilirsiniz ki, serbest mübadele rejiminde, sermaye ve teknik tefevvuku kimde ise, kâr eden ve ötedeki kıymetleri kendine doğru akıtan o olur. Siz bu işin bir buçuk asırlık üstatları olmak itibarile, bizim karargâhımıza mensup milletlerden bu hususta sizlere şimdilik hiç bir zarar gelmiyeceğini, gelemiyeceğini bilirsiniz. Zaten şu son yedi sekiz senelik hâdiseler dahi, serbest pazar mücadelesi sizler arasında oldu mu ne müthiş eb’at alabileceğine şahit olup duruyoruz. Yapmış olduğumuz döviz ve altın muharebelerinin kurbanlarını, bilmiyorum, tesbit edebildiniz mi?
Merkezî Avrupanın en medenî devletlerini Afrikanın en kötü müstemlekeleri vaziyetine düşürdüğünüzü ihmal etsek dahi, zavallı tasarruf erbabının sermayelerini çarçur ettiğinizi, büyük bankalarınızın zararlarını ancak küçükleri iflâs ettirmek suretile kapattığınızı görmemek kabil midir?
Para esası mes’elesine gelince, orada da acaba bizi mi yoksa kendinizi mi aldatıyorsunuz. Kanaatimce, kendinizi aldatıyorsunuz. Çünkü biz biliyoruz ki, bizim gibi milletlerin altın esasını kabul etmeleri demek,1 paraları için lâzımolan altın karşılığı tedarik edebilmek üzere, sizlerden muayyen bir istikraz yapmaları demektir. Öyle bir istikraz ki, istihsal vasıtalarına yatırılması şöyle dursun, hattâ istihlâk eşyasına bile yatırılmış addedilemez. Yani sizlerden, paramızın karşılığı olarak istikraz edeceğimiz altınları paraya karşılık olarak değil de, faraza bütün Türklere ikişer şişe şarap dağıtmak gibi mânasız ve bir haftalık bir hevese yatırsak, yine daha fazla istifade etmiş oluruz. Çünkü, böyle bir israfın hiç olmazsa milletçe bir hatırası kalır. Halbuki biz istikrazın mukabilini paramıza karşılık olarak yatıracağız. İyi ama, siz, bir taraftan altın para esasının şahane methiyelerini yaparken bir taraftan da gümrüklerin ve diğer türlü takyidatın kalkmasını yani, serbest pazar şartlarının iadesini talep ediyorsunuz. Gerçi bu talebinizde haklısınız ve gerçi ne altın esaslı para serbest mübadelesiz ne de serbest mübadele altın esaslı parasız yaşıyabilir. Fakat düşünmüyor musunuz ki bize ikraz suretile vereceğiniz altınlar, bir iki sene zarfında yollanarak sizlere avdet edecektir? Çünkü biz, bir takım geri ham madde ve ziraat maddeleri memleketleriyiz!? Çünkü tediye müvazenelerimiz daima açık vermeğe mahkûmdur!? Çünkü tediye müvazenesini müttasıl cebrî ticaret müvazeneleri ile tutmağa kalkışmak tedricen her türlü mübadeleden çekilmek ve efganlaşmak demektir!?
Düşünüyorsunuz! Mükemmel düşünüyorsunuz! Yine ikraz edeceğinizi ve bizlerin yine istikraz edeceğimizi tasavvur ediyorsunuz. Hakikaten, davanın böyle bir tarzı halli de vardır ve bunda muvaffak olursanız, beğendiğiniz ve avdetini özlediğiniz iktisadî rejimi sonuna kadar tatbik etmeğe imkân vardır. Çünkü her ikraz size bir takım munzam haklar ve her istikraz bizlere yeni mükellefiyetler devredecektir. Hayır!! Bunların siyasî yollardan yürümesine hiç lüzum yoktur. Sermayeleriniz bizde devrettikçe, bizde tavattun edecektir. Tebaanız gelerek bizde çalışacaktır. Bizleşecektir. Avusturalyada Avusturalyalaştığı gibi, Kanadada Kanadalaştığı gibi ve Cavada Cavalaştığı, Kuba’da Kubalaştığı gibi, bizleşecektir.
Fakat insaf ediniz ve kanaat getiriniz ki, karşınızdakiler, ne Avusturalya’nın ne Cava’nın ne de Kuba’nın sekenei asliyesidir (indigenes mânasına). Karşınızdakiler sizler kadar medenî ve sizlere medeniyeti öğretmiş milletlerdir!
Kanaat getiriniz ki, oyununuz çok güzel olmakla beraber artık fazla miktarda basitleşmiştir.
Arkadaşlar! dediğim gibi, burada güzel ve heyecanlı nutukların birleştireceği bir takım milletler değil burada bir davacı karargâh ve bir de töhmet altında bulunan karargâh vardır.
Davacı karargâh, herşeyi karşısındaki kadar bilen bir karargâhtır. Yapılan haksızlıktan haberdardır ve bunu ispat etmeğe muktedirdir. Bunun içindir ki itham ediyor!
Eğer bu iki karargâh arasında, o güzel ve tomturaklı nutukların makes olduğu bir «yüksek beşerî vicdan» varsa, mes’elenin kendiliğinden de hallolması mümkündür. Eğer yoksa, hayatın halledebileceği bir işi, konferansların cılız omuzlarına nafile yere yüklemeyiniz.
Arkadaşlar! Sözüme başlarken, sadetten ilk defa olarak ben bahsedeceğim demiştim. Umuyorum ki, sözümü tuttuğumu tasdik edersiniz. Sözümü kesmediğiniz için de, ben size teşekkür ederim.
Türkiye, çok daha âdil bir millet nizamını temin için âzamî mesai ve gayret göstermeğe amadedir. Fakat her şeyden evvel, karargâhlar ayrılsın. Ayrılsın ki, açık konuşalım. Ayrılsın ki davamızı bilelim!»
***
dedi ve Türkiye murahhası, kürsüden indi.2
1) Bu bahis Kadro’nun 7 inci sayısında «Lozandaki anlaşmaların iç yüzü» isimli bir yazıda mufassal izah edilmiştir.
2) Zabıtların esaslı kısmı bundan ibarettir. Çünkü Türkiye murahhasının yukariki beyanatından sonra büyük devletlerden birine mensup olan Reis bayılmış, konferans da müddetsiz olarak talik edilmiştir.