Kadro dergisi 1932 yılının ocak ayında yayınlanmaya başladı.(1) Yayını, daha sonra ağır eleştirilerine uğradığı çevrelerde bile ilgiyle karşılandı.(2) Bu ilgi Kadro’nun 1932 yıllarının alışılan yayıncılığından farklı olmasından doğmuştur. Kadro, sol basının olmadığı bir dönemde, resmi görüşleri yansıtan yayınlarla, iş çevrelerinin sözcülüğünü yapan gazete ve dergilerin çoğunlukta olduğu bir ortamda yayınlandı. Bu yeni dergi, bazı eleştirilerin dışında, resmi görüşlere karşı çıkmadı; onları sistemli hale getirmeye uğraştı. Kendi deyişiyle (Kemalist) «inkılâbın ideolojisini»(3) yapmaya çalıştı: Türk devrimi sömürgeci-sömürülen ülke çelişkisinin ortadan kaldırılması dönemini başlatmıştı. Tarihte eşi görülmemiş bu olay, kapitalizm ve sosyalizmden farklı bir sistemin kurulmasını sağlayabilirdi. Bu sistem devletçilikti. Kadro devletçilik görüşünü sınıf gerçeğini yadsıyan resmi görüş üzerine kurdu. Devletçilik ne burjuvazinin ne de işçi sınıfının egemenliğine dayanacaktı; bu yeni sistem millet egemenliği esası üzerine kurulacaktı.

Sözü edilen bu özellik ve görüşleri Kadro’nun yayın hayatı boyunca önemli güçlüklerle karşılaşmasına neden oldu. Güçlük önce yönetici kesimin bir bölümünden geldi. Kadro’nun sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu anılarında, Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) Genel Sekreteri Recep Peker’in dergi fikrine daha başlangıçta karşı çıktığını anlatır. Peker, devrimleri açıklayacak, partiye öncülük edecek bir yayını ancak parti yöneticilerinin çıkarabileceğini savunuyordu.(4) Bu görüş, gerekli izin daha üst kademelerden alındığı için derginin çıkışı ve yayınında etkili olmadı, ancak Kadro’nun yarattığı tartışmalarda ya da Kadro’ya yöneltilen eleştirilerde onu savunabilecek çevreleri zayıflattı, hatta bazen tartışma açılmasına yol açtı.(5)

Kadro için en önemli engel, savunduğu devletçilik ilkesi yüzünden, Türkiye’de güçlenmekte olan özel kesimden geldi. CHF’nın devletçiliğini özel girişim için bir koruma devletçiliği görmek isteyen ve yeni yeni güçlenen iş çevreleri iktisadi alanda etkin bir devletçilik öneren Kadro’ya şiddetle karşı çıktılar. Kadro bütün yayın hayatı boyunca farklı gazete ve dergilerde özel kesimin kendisine yönelttiği eleştirilere karşı koymak zorunda kaldı.

Kadro’nun kurucuları arasında Türk sol hareketi içinde daha önce önemli görevler üstlenmiş, ancak sonra hareketten kopan kişiler de vardı.(6) Bunlar eski düşünce ve eylem arkadaşları tarafından eleştirildiler, suçlandılar. Çabalarının kendileri açısından elbette bir açıklaması vardı, ama davranışları ve izledikleri yol eski arkadaşları tarafından olduğu kadar günümüzde de sosyalistlerce bağışlanmadı.

Kadro dergisi yayınlandığı üç yıl boyunca aylık olarak çıktı, Vedat Nedim Tör, derginin ayda üç bin sayı basıldığını belirtiyor. Başlangıçta borçlanmayla başlatılan yayın, Tör’ün aktardığına göre, parasal sıkıntıyla karşılaşmadı.(7) Şevket Süreyya Atatürk’ün emriyle Çankaya köşkünün de on abone kaydolduğunu aktarıyor.(8)

1. Basında Kadro tartışması

Kadro dergisinin yayınladığı dönemde hükümetin basın üzerinde etkin bir kontrolu vardı.(9) Bu kontrol, Kurtuluş Savaşı ertesinde, 1925 yılı olayları nedeniyle çıkartılan Takriri Sükûn Yasasıyla başlamış ve 1929 yılı mart ayına kadar sürmüştü.(10) Bu yasanın yürürlükten kalkmasıyla doğan boşluk 1931 yılında çıkartılan basın yasasıyla dolduruldu.(11) Cumhuriyet döneminin bu ilk basın yasası gazete ve dergi yayınlama konusunda idareye önemli kontrol olanakları verdi. Gazete ve dergi yayını 1909 tarihli basın yasasında olduğu gibi, beyanname esasına bağlandı. (madde 9) «Memleketin umumi siyasetine dokunacak neşriyattan dolayı» Bakanlar Kuruluna gazete ve dergileri geçici kapatma yetkisi tanındı (madde 50). Kadro da bu ortamda ancak gerekli izni İsmet İnönü ve Kemal Atatürk’den alarak çıktı.(12) Önceden izin yasal bir zorunluluk değildi elbette, ama yayının devamı için yararlı ve gerekliydi.

Kadro dergisi ilk sayıdan itibaren hangi amaçla çıktığını açıkça yazdı. Devrim heyecanının büyük ölçüde söndüğü(13) bir dönemde yapmak istedikleri ve bunu anlatırken kullandığı dil çok iddialı göründü ve eleştirilere yol açtı. Kadro’ya, karşı iki yazar, Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyin Cahit Yalçın, başından beri bu noktaları vurgulayıp karşı çıktılar. Görüşleri aslında Recep Peker’inkinden farklı değildi: Nasıl olurdu devrimi yapanlar, idare edenler dururken Kadro dergisi devrimi açıklama iddiasıyla ortaya çıkardı?(14) Sonra Kadrocuların kullandıkları dil o kadar iddialıydi ki, görüşleri kabul edilmezse, devrime karşı çıkmış gibi bir duygu oluşuyordu.(15)

Şevket Süreyya ileri sürülen bu görüşleri cevapsız bırakmadı. Dil konusunda yapılan eleştirilerin aslında içerikle ilgili olduğunu vurguladı.(16) Gerçekten de Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyin Cahit Yalçın, biri bireysel özgürlükler, öteki klasik liberalizm adına Kadro’da, savunulan görüşlere karşı çıktılar.

Kadro’ya karşı olanlar sadece bu iki yazar değildi. Falih Rıfkı Beyin Hakimiyeti Milliye’si ve Ahmet Hamdi Başar’ın Kooperatif dergisi sayılmazsa Kadro’yu eleştirmeyen yok gibiydi. Kadro bunun nedenini basının niteliğinde aradı. Savaş sonu basınını kazanç basını ve devrim basını olarak ikiye ayırdı. O’na göre, birinci grup basın için gazete çıkarmak bir «iş»’ti, gelir «vasıtası» idi. Bu basın kalabalık kitlenin duygularını sömürme eğilimindeydi. Devrim basını ise, devrimin yayılması, kökleşmesi için bir mücadele aracıydı.(17)

Aynı konuya daha sonra Falih Rıfkı kendi gazetesinde değindi. Güzellik kraliçeliği yarışmalarının gazetelerde geniş yer almasına üzülen Falih Rıfkı, 1914′den beri hiç bir konunun gazeteleri bu kadar meşgul etmediğini yazıyordu. Devrim sözcüğü iki yıldan beri «yorgunluk» verir olmuştu. Devrim ve rejim kelimeleri gazetecilerin «Hâlâ mı?» sorusuyla karşılaşıyordu.(18)

Bu kaygılar haklıydı. 1932 yılında güzellik yarışmaları, futbol karşılaşmaları gazetelerin birinci sayfalarında gerçekten önemli yer tutuyordu. Ama kusur, Kadro ve Falih Rıfkı’nın sandığı gibi basında mıydı? Önderinin «bezgin» devrim neslinin «yorgun» olduğu bir ülkede devrimi kapitalist Avrupa modeli kalkınma için başlangıç sayanların kendi görüşlerini güçlendirmeye çalışmaları doğal değil miydi?

A) Kadro’ya karşı olan basın

Bunların sayısı Kadro’yu destekleyenlerden çoktur. Bir başlık altında toplamamıza rağmen kendi aralarında bazı farklılıklar gösterirler. Fakat üzerinde ısrarla durdukları nokta, Kadro’da, savunulan fikirlerin marksizmden alındığı konusudur. Hüseyin Cahit, Ahmet Ağaoğlu, Peyami Safa, Siirt mebusu Mahmut (Soydan) Bey bu görüştedirler. Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi, bu görüşten hareket etmemesine rağmen, Kadro’nun CHF programının ötesine gittiği görüşündeydi.(19) Cumhuriyet’in sahibi Kadro konusunda bizzat değerlendirme yapmadı. Cumhuriyet’te bu konuda daha da Ahmet Ağaoğlu ve Peyami Safa yazdılar, Peya­mi Safa da başlangıçta özel olarak Kadro’dan söz etmedi. Kadro’nun beşinci sayısı yayınlanırken Türkiye’de «yazı ve teknik şartları ile mükemmel bir dergi» çıkmadığı kanısındaydı.(20) Safa, yayınlanan dergileri gruplandırıp iki, üç tanınmış kişinin okuyuculara sezdirmek istemedikleri hususi maksatlarla bazı şahsi ideolojileri telkine» çalıştıkları dergilerden söz ederken aslında Kadro’yu kasdediyordu.(21)

Kadro başından beri Türk devriminin dünyada benzeri olmadığı görüşünü savunmuş ve onun düşünsel temellerini geliştirmeye çalışmıştı. Yunus Nadi bu girişimi etkisiz kılmak ister gibi, «Türk inkılâbının derin manaları henüz tesbit olunmuş değildir ve hatta… bunları tesbit edebilmekten henüz çok uzak bulunuyoruz» diyordu.(22) Yunus Nadi’nin bu satırları yazdığı günün ertesi, Pe­yami Safa bazı grup ve kişilerin Türk devriminin açıklamasını yapmaya çalıştıklarını hatırlattı. «Bunlar, Peyami Safa’ya göre,  Karl Marx iktisadiyatını milli bir kadro içine sokmağa çalışan telifçilerdi.» Bunların sosyalîst ve kollektivist fikirlerin milliyetçilikle telif gayretleri «ister nasyonal-sosyalizm ister sosyal-nasyonalizm» densin, başka iki kelime ile daha iyi özetlenebilirdi: Türk faşizmi. «Türk faşistleri» tezlerine isim koymaktan çekinerek «herkesi önünde eğilmeğe mecbur edecek bir tabir» bulmuşlardı: Kemalizm.(23)

Peyami Safa, nasyonel-sosyalist bir rejimin Meclisi, hilafeti kaldırmayıp, kadını eve hapsedeceğini, bununla da Kemalizmden ayrıldığını yazdı, ama nasyonal-sosyalist olmakla suçladıklarının bu görüşleri savunmadıklarını bilmezlikten geldi. Kadro, Peyami Safa için bir sayısı okununca ikincisini okumaya gerek olmayan «tek plak çalan bir gramofon» gibiydi.(24)

Cumhuriyet’te Kadro’ya daha geniş biçimde eleştiriler yönelten Ahmet Ağaoğlu oldu. Ağaoğlu önce Şevket Süreyya’nın İnkılâp ve Kadro adlı kitabı konusundaki düşüncelerini yazdı. Yunus Nadi’nin «ilmi fikirler» olarak gördüğü ve «iyiliği ve kötülüğü tamamen kendisine (yazarına) ait olmak»(25)kaydıyla yayınladığı bu yazıların ilki 13 teşrinisani 1932′de yayınlandı. Dizi dört yazıdan oluşuyordu ve daha sonra kitap halinde çıktığında aynı başlığı taşıdı: Devlet ve Fert.

Ahmet Ağaoğlu, kişi özgürlüğünün ilerlemenin temel koşulu olduğuna inanıyordu. Batı, kişiye özgürlük tanıdığı için ilerlemiş, Doğu bireyi ezdiği için geri kalmıştı. Ağaoğlu, düşüncesine egemen olan kişi özgürlüğünün nasıl geliştiği konusu üzerinde hiç durmadı. Yalnız Ahmet Hamdi Başar’ın Kooperatif dergisine yazdığı bir cevapta görüşlerini şöyle açıkladı: «İçtimaiyatta en makul metod cause immediat, yani fasılasız sebebi bulmak ve onun üzerinde durarak işlemektir. Ben şark milletlerinin gerilemeleri sebebini hürriyetsizlikte buluyorum.»(26)

Ahmet Ağaoğlu’nun Kadro’ya yönelttiği eleştirilerin bu düşünce yatar. Kadro’nun devletçiliği Ağaoğlu’nu ürküttü. Bu devletçilik Ağaoğlu’nun saptığı dört tür devletçilikten (komünist, sosyalist, müfrit burjuva (faşizm) ve demokrasi) farklıydı:

«Bunlara (Kadroculara) göre, devlet milli hayatın her sahifesine müdahale edecek! Ve yalnız idare ve tanzim etmekle kalmayacaktır. Aynı zamanda kendisi bizzat müteşebbis olacaktır… Ve bunu yaparken tabiatile sınıf tezatlarının husule gelmesine, yani büyük sermayelerin vücut bulmasına meydan vermeyecektir…

«Kadrocular komünist ve sosyalist değildirler… Çünkü özel mülkiyet esasını inkar etmiyorlar, kendi nazariyelerini zaten Türkiye’de mevcut olmayan sınıf kavgalarından ve sermaye terakümünden çıkarmıyorlar. Fakat komünist ve sosyalist metodlarının hararetli taraftarlarıdır. Çünkü komünist gibi devletin içtimai tezatları ebediyen kaldıracak kabiliyette olduğuna kanidirler. Çünkü bunun için de tavsiye ettikleri yol tıpkı komünistlerin ve sosyalistlerin tavsiye ettikleri gibi iktisat terakümlerinin devlet tarafından yapılması ve devletin benimsemesi usulünden ibarettir.»(27)

Ahmet Ağaoğlu, Kadrocuların savunduğu yeni sisteme inanmadı; bunun aldatmaca olduğu görüşündeydi. Devletçilikleri marksist anlayışın ürünüydü.

Şevket Süreyya bu görüşleri aynı gazetede cevapladı.(28) Yazdıkları İnkılâp ve Kadro kitabı ve Kadro dergisinde savunduklarının bir tekrarıydı. Ağaoğlu’nu ikna etmenin olanaksızlığını biliyordu. Kadro’da savunulan düşüncelerin «liberal anlayış» sahibi Ağaoğlu tarafından kabul edilemeyeceğinin farkındaydı.(29) Onun içindir ki Ağaoğlu’nun görüşlerinin devrini tamamladığını, savaş sonrası dönemin ihtiyaçlarına karşılık vermediğini yazdı.

Ahmet Ağaoğlu bu yazılara karşılık verdi; Şevket Süreyya bunları cevapladı.(30) Tartışma 5 şubat 1933′de Ağaoğlu’nun «Son söz»ünü söylemesiyle sona erdi. Ağaoğlu, Kadro’nun devrim adına özgürlüğü yadsıdığını, üretim araçlarını devlet elinde toplamak istediğini, devrim adına bu ilkeleri herkese kabul ettirmek çabasında olduğu görüşünü tekrarladı. «Kadro diktatörlüğü» savaş sonu «fikriyatı» diye gösterilmeye çalışılıyordu. Ağaoğlu «bilgisi hiç fakat yüksekten atıp tutan bir adam»la haftalarca «meşgul» olduğu için okurlarından özür de diledi.

Şevket Süreyya Cumhuriyet’te «son söz»ünü söylemedi. Bu olanak büyük olasılıkla kendine tanınmadı. Fakat Ahmet Ağaoğlu 1934 yılı sonlarında «İçtimai Musahabe» başlığı altında sohbet yazıları yazarak Cumhuriyet’le ilgisini sürdürdü.

Ahmet Ağaoğlu’nun devletçiliğe karşı tutumu 1933 yılında çıkarttığı Akın gazetesinde de devam etti. Ağaoğlu, gazetesinde Falih Rıfkı’nın devletçilik anlayışını eleştirdi. Hakimiyeti Milliye başyazarına yönelttiği eleştiri aslında pek açık değildi. O’na karşı CHF’nın programındaki devletçilik görüşünü savundu. Kişinin yapamadığını devlet yapar şeklinde yorumladığı bu devletçilik Ağaoğlu’na göre, Türk sosyal yapısından çıkan gerçekti.(31)

Ahmet Ağaoğlu CHF’nın devletçilik ilkesini istediği gibi yorumlamakta serbestti. Bunu yaparken asıl amacı Falih Rıfkı’dan çok, O’nun da desteklediği Kadro ve başkalarınca da savunulan devletin iktisadi hayata etkin katılımı görüşünü eleştirmekti. Ağaoğlu, devletçilik sözünden olabildiğince uzak durmaya çalıştı. Bu arada «devletçi edebiyat» deyimi basında kullanılmaya başlanınca şaşkınlığını belirtti. Avrupa’nın bile böyle bir şeyi şimdiye kadar duymadığını yazdı.(32)

Bu tutumuna rağmen Akın gazetesi, Kadro dergisi ve devletçilik fikirlerini eleştirmekten başka amaçla yayınlanmış izlenimini yaratıyor. Ahmet Ağaoğlu Cumhuriyet’te yürüttüğü tartışmayı hiç zaman kendi gazetesinde açmadı. Buna karşılık Serbest Fırka denemesinin durdurulmasıyla başarısızlığa uğrayan çevrelerin özlemlerini dile getirmeye çalıştı: «Artık milletin siyasi terbiyesine itimat lazımdır»(33), «Cumhuriyet fikir, kalem hürriyetidir»,(34) «Tenkidin lüzum ve kıymeti bir kere daha anlaşıldı».(35) Ağaoğlu’nun bu çabalarını bizzat Mustafa Kemal durdurdu.(36)

Cumhuriyet’in Kadro’ya karşı yürüttüğü «iç sayfa muhalefeti» Milliyet’te biraz daha farklı bir biçim aldı. Bu gazete üzerinde de henüz ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır, ama sahibinin İş Bankası yönetiminde görevli olması gazetenin bu bankanın sözcülüğünü. yaptığı görüşünü güçlendirmiştir.(37) Gerçekten Milliyet gazetesi 1932 yıllarında devletçiliği, özel kesim koruyuculuğu olarak görmüştür.(38) Bu durumda Kadro devletçiliğine karşı olması doğaldır. Ancak bu sanıldığı gibi Kadro’ya hemen karşı çıkması sonucunu yaratmamıştır. Tersine, gazetenin sahibi ve başmuharriri Siirt mensubu Mahmut (Soydan) Bey uzun süre Kadro’nun adını bile anmamıştır.(39) Milliyet ve Kadro arasındaki tartışma İsmet İnönü’nün Kadro’da çıkan «Fırkamızın Devletçilik Vasfı» yazısı üzerine başlamıştır.(40) İnönü’nün Yakup Kadri Beyin isteği üzerine, cumhuriyetin onuncu yılında yazdığı bu yazı,(41) devletçilik konusunda özde özel girişimcileri hoşnut etmemekle birlikte onların da kullanabilecekleri bazı görüşleri içeriyordu. İsmet İnönü, bir yandan devletçiliği gelişme için «temel» sayarken, öte yanda «… efradın yapabileceği bir şeyi Devletin, bahusus bizim devletimizin yapmaması şayanı arzudan da daha fazla bir şey, lâzım bir şeydir» diyordu. Hem devletin kriz döneminde pek çok özel kurumu ayakta tuttuğunu belirtiyor, hem de bir işin kişiye ya da devlete ait olması konusunda «meselenin bütün memlekete alâkası veya hususi menfaatlere terkedilmesi ihtimalîdir ki, bu hususta karar vermeğe esas olacaktır» diyordu.

İsmet İnönü’nün devletçilik anlayışı ne Siirt mebusu Mahmut Beyinki gibi özel sektör koruyuculuğu, ne de Kadrocularınki gibi etkin, düzenleyici bir devletçilikti. Herşeye rağmen ikinciye daha yakındı, ama Mahmut Bey O’nu hiç bir vakit açıkça eleştirmedi. Başbakanın yazısını, Cumhuriyet’in yaptığı gibi,(42) aynen yayınlamak yerine kendi görüşlerini güçlendirecek alıntılarla yayınladı. Mahmut Beyin yazıdan çıkardığı sonuç ilginçti: «İsmet Paşa Hazretleri (açıklamalarıyla) Fırka programındaki devletçilik vasfını komünist ve marksist bir fırkanın programına hâkim devletçiliğin aynı gibi göstermeğe yeltenen gayrimes’ul unsurların iddialarına set çekmiş» oluyordu.(43) Milliyet’in sahibi ve başmuharriri yazısında o güne değin belirtmediği önemli bir noktayı daha açıkladı: «Orijinal ve milli olduğu iddiasile ileriye sürülen bazı tezlerin -belki de farkına varılmadan- Komünist Fırkasının kongre mukarreratı, bu fırka müzakerelerinin zabıtları, Marksizm prensipleri ve tatbik esasları meyanında yer bulması hususi bir dikkate değer…»

Söz konusu olan adını açıkça yazmamasına rağmen Kadro dergisiydi. Mahmut Bey, özel girişimi tahrip eden, onu «sistematik bir şekilde imha ve inkıraza sürükleyen, vatandaş faaliyetlerine meydan bırakmayan, bütün istihsal vasıtalarını ve mevzularını münhasıran kendi eline geçirmeğe azmetmiş mutlak bir devletçilik» yanlısı gördüğü Kadro’yu ilk kez doğrudan eleştiriyordu. Bu Kadro tarafından karşılıksız bırakılmadı. İsmet Paşa’nın yazısının uyulması gereken direktif olduğu halde Milliyet’te «itiraz ve tefsire» uğradığı belirtildi. Kadro, Mahmut Beyi, sözünü ettiği komünist yayınları çevirip tanıtmaya çağırdı.(44) Mahmut Bey, bu cevap üzerine «vicdani bir vazife»yi yerine getirerek,, Kadro ve İnkılâp’taki esasların komünist esaslardan alındığını açıkladı.(45) Bu esasların büyük ve orta üretim araçlarının devlet elinde toplanmasını öngördüğünden CHF programı ile ilgisi olmadığını öne sürdü. Siirt mebusu, asıl kaynakları açıklayacağını da okurlarına duyurdu, ancak yazısı Milliyet’te yayınlanmadı.(46)

Kadro dergisinin hasımlarından biri de eski bir «Edebiyat-ı Cedide mensubu» oldu: Hüseyin Cahit Yalçın. onuncu yılında yayınlamaya başladığı, çeviri ve yazılarıyla kendi ürünü olan Fikir Hareketleri dergisinde Kadro’da savunulan görüşleri eleştirdi.

Hüseyin Cahit Yalçın dergisinde Batının demokratik sistemini savundu. «Ben, diyordu, proleterya hâkimiyetini, diktatörlüğünü değil, fikrin, vicdanın hürriyetini ve bütün hakimiyetini müdafaa ediyorum. Milli hakimiyet rejiminde göze çarpan kusurların kızıl veya beyaz diktatörlüklerin ortadan kalkabileceğine kani değilim…»(47)

Hüseyin bunları büyük coşkuyla anlatıyordu, ama Kadroculann böyle bir şey söylemediğini hiç dikkate almıyordu. Çünkü O’na göre, «Kadro Avrupa’dan ilim ve fikir almak istememiş, bir din ve iman almıştı. Tercih ettiği peygamber Marx ise bütün din vaızları gibi, hakikatin yalnız kendisinde bulunduğuna» inanıyordu.(48)

Hüseyin Cahit Beye göre, Kadro, devrimi yapanların görüşleri açıkça ortadayken «Türk inkılâbını milli hakimiyet prensibinden ayırarak faşistliğe hayut Devlet sosyalistliğine, hatta daha ileriye götürmek» istiyordu.(49) Hüseyin Cahit Beyi Kadro’nun savunduğu iki nokta endişelendiriyordu. Bunlardan biri devrimin benzeri olmadığı fikri, öteki ise devrimin sürekliliği görüşüydü. O’na göre, her devrim kendine özgüydü, bu Türk devrimine özel bir şey olamazdı. Türk devrimi olsa olsa demokrasi devrimi olabilirdi.(50)

Hüseyin Cahit Bey Avrupa’yı örnek alarak yetişen kuşaktandı. «İlim, medeniyet, fikir Avrupasına» hayrandı; O’nun örnek olarak alınmasını istiyordu. Gerçekleştirilen devrimin yepyeni bir şey olduğu düşüncesi onda Avrupa’dan başka bir ülkenin örnek alınabileceği düşüncesini yarattığı için endişe kaynağı oldu.

Fikir Hareketleri’nin eleştirdiği öteki nokta, devrimin sürekli oluşu konusuydu. Kadro, devrimin bitmediğini ısrarla savunuyordu. Buna Ahmet Hamdi Başar’ın Kooperatif’i de katılınca Hüseyin Cahit Bey endişelendi. Önce «Daimi İnkilâp» tabirini azgın bolşevik Trotzky’nin attığını ve bunun «hayretle karşılandı»ğını yazdı.(51) Sonra «ilanihaye devam etmiş bir inkılâp gösterilirse memnun kalırım» dedi.(52)

Aslında belki de Şevket Süreyya Beyin belirttiği gibi, Meşrutiyet aydınının belirgin özelliği olan «yalnız nakilci ve tercümeci fikri temele dayanan, zahiren Avrupai ve fakat hakikatte müstear şahsiyet»e sahip olduğu için Hüseyin Cahit Beyin endişelerini anlamak mümkündü. O aslında bir şeylerin kökten değiştiğini ya değişebileceğini düşünmüyordu. Devrim, ötedenberi özlemi duyulan Avrupa sisteminin kuruluşu için başlangıç olabilirdi. Kadro’yu buna karşı çıktığı için eleştirdi.(53)

B) Kadro’ya karşı olmayan basın

Bu başlık altında biri gazete, öteki dergi, iki yayından söz edebileceğiz. Aslında her ikisi de -Hakimiyeti Milliye ve Kooperatif- Kadrocularla aynı görüşte değildiler, ama değişik nedenlerle zaman zaman onlara destek oldular.

Şevket Süreyya Aydemir ve Burhan Asaf Belge, Kadro dergisi çıkmadan önce de Hakimiyeti Milliye’de yazıyorlardı. Şevket Süreyya Bey «İnkılâbin İdeolojisi»ni bu gazetede de anlattı.(54) Burhan Asaf Bey sürekli olarak, «Yarı Siyasi» başlığı altında, çeşitli konularda görüşlerini açıkladı. Hakimiyeti Milliye’nin imtiyaz şahibi Falih Rıfkı, Vedat Nedim Tör’ün deyişiyle, Kadrocuların Çankaya ile ilişkisini sağlayan kişiydi.(55) Özellikle -Falih Rıfkı ile Yakup Kadri arasındaki yakın ilişki Hakimiyeti Milliye’nin Kadro’ya karşı olumlu tutumunu açıklar.

Hakimiyeti Milliye Kadro’nun hemen hemen her sayısının çıkısını okurlarına övgüyle duyurdu. Kadro «bir eğlence mecmuası, yahut mütenevvi (türlü türlü) malumat ve resimlerle bir çok muhtelif seviyeli insanların zevklerine uymağa çalışan bir dağarcık» değildi. «Muayyen içtimai ve iktisadi meslek sahibi, mütesanit gençlerin ortaya koydukları bir fikir mecmuası…» idi.(56) Neşet Halil, eleştirilere karşı Kadro’yu savundu. Kadro’nun özelliklerini açıklarken «… iyi fena, ileri geri, eski yeni fakat bir fikri temsil eder. Kendi görüşüyle Türk inkılâp davasını milli ve beynelmilel mikyasta formülleştirmeğe, müdafaa etmeğe çalışır» diyordu.(57)

Hakimiyeti Milliye, Kadro’nun savunduğu görüşleri anlatıp haklılığını ve geçerliğini öne sürmedi. Devrimi savunacak, onu ilerletecek bir dergi olarak gördüğü için ondan yana çıktı.

Ahmet Hamdi Başar’ın 1932 haziranında yayınlamağa başladığı Kooperatif dergisinin durumu biraz daha farklıydı. Başar, Kadrocuları eleştirdi de, fakat onlarla ortak noktaları bulunuyordu ve her şeyden önemlisi birlikte «yaratmaya çalıştıkları bir fikir havası vardı».(58) Kadro da Kooperatif’i İstanbul’un «mühim fikir ve hareket mecmuası» olarak niteliyordu.(59)

Ahmet Hamdi Başar Kooperatif’te ve daha sonra bir kitapta belirttiği gibi, «… Türk inkılâbının ve dünya buhranı ile bizim sıkıntılarımızın sebepleri hakkındaki fikirlerde», Şevket Süreyya Bey ve Kadro ile tam bir görüş birliği içindeydi.(60) Ayrıldığı noktalarsa «… davanın konuluşuna ve izahına ve Türk inkılâbının esas prensiplerine taalluk etmeyen» sonuçlar üzerindeydi.

Ahmet Hamdi Başar’ın iktisadi konularla yakından ilgilenmesi, Türkiye’nin sorunlarına çözüm araması özellikle, Serbest Fırka deneyinden sonra Atatürk’le birlikte çıktığı yurt gezisinden sonra yoğunluk kazanmıştır. Başlangıçta Atatürk’ün dikkatle dinlediği Başar, büyük coşkuyla hazırladığı önerilerin CHF yöneticileri ve özellikle Recep Peker’in engellemeleriyle karşılaşıp Atatürk’ün ilgisini yitirince, görüşlerini yayınlamaya başladı.(61)

İstanbul Liman Şirketi kurucusu Başar, «serbest mübadele rejiminin» Batı sisteminin temelini oluşturduğunu, Birinci Dünya Savaşının bu sistemin pazar açmak çabalarından doğduğunu, 1929 bunalımıyla, serbest değişim sisteminin ve bunun ifadesi olan batı ilminin temelinden sarsıldığı görüşündeydi.(62) Başarısızlığı bu kadar açıkça ortaya çıkan sistemin Türkiye’de örnek olarak alınmasına şiddetle karşı çıktı. Yeni arayışlar içindeki Hamdi Bey, sosyalist sistemi de örnek görmüyordu. Çünkü sosyalizmin kurulabilmesi için, sınıfların ortaya çıkması ve ülkenin bir kapitalizm devresi geçirmesi gerekiyordu.(63) Başar, Türkiye için izlenecek yolun «İktisadi devletçilik» olduğu kanısındaydı. Buna göre, devlet «iktisat ve mübadele işlerini tanzim ve idare vazifesini bizzat kendi idare makinesile değil, fakat yeni ve genç iktisadi uzviyetlerde» yaptıracaktı. Bu «uzviyetler» devletin korumasıyla doğacak ve kapitalistin yerine geçecekti.

Ahmet Hamdi Başar «şahsi teşebbüs sermayeye» karşı değildi. Fakat devletin koruması altında gelişmelerine karşı çıktı. Türk devletçiliği, ülke kapitalizme daha önce geçemedi diye «mutlak bir kapitalist sınıf yetiştirmek için, halkı ve devleti büyük mikyasta ve devamlı şekilde fedakârlığa davet etmeği» haklı göremezdi. Başar Kadro ile arasındaki farklılıkları da şöyle özetledi:

«… Ben beynelmilel mübadeleyi demokrasiyi insanlığın tekâmülü olarak görüyordum. Bunların reddedilemiyeceğini, fakat yeni şekiller alabileceğini söylüyordum. Kadro beynel­milel mübadele yerine otarşiyi, demokrasi yerine de inkılâp disiplinini ele alıyordu. Şüphe yok ki Kadrocu arkadaşlar, henüz fikirlerini değil, onların heyecanını ortaya atıyorlardı. Meseleleri incelemiş değillerdi. Prensipler üzerinde anlaşmak, sonra bu prensiplere göre davamızı halletmek istiyorlardı. Belki onlann metodları daha doğru. Fakat ben ideolojik mahiyette çalışmaları mutlak ameli hayatımıza ait meseleleri ele almak suretiyle tamamlanmasını lüzumlu görüyorum…».(64)

Doğal koşullarda Kadro ve Kooperatif arasında daha ayrıntılı bir tartışma olabilirdi. Her ikisi de Türkiye’nin arayışlarına -hiç olmazsa düşünsel düzeyde- katkılarda bulunabilirlerdi, ama ortak düşman o denli amansız ve gûçlüydü ki daha çok onunla uğraşmak zorunda kaldılar. Kadro için bu uğraş çok uzun sürmedi. 1934 yılı sonbaharında derginin sahibi Yakup Kadri Bey, Tiran’a Büyükelçi olarak atanınca, Kadro yayının «bir müddet için tatil» edileceğini duyurdu.(65) Bu aslında Kadro için verilmiş kesin hükümdü ve dergi bir daha yayınlanmadı. Hüküm en üst düzeyde verilmişti.(66)

2. Kadro hareketi üzerinde bazı görüşler

Şevket Süreyya Beyin 15 ocak 1931 günü Türkocakları Ankara Umumi Merkezinde verdiği konferans,(67) Vedat Nedim Tör’e göre, aynı düşünceleri paylaşan kişiler arasında bağ kurulmasını sağlamıştı.(68) Tör’ün sözünü ettiği aynı düşünceleri paylaşan kişiler, Yakup Kadri, Şevket Süreyya, İsmail Hüsrev, Burhan Asaf ve kendisi idi. Kadro’nun sahibi Yakup Kadri Bey sayılmazsa, ötekilerin hepsi Türk sol hareketinde yer almışlardı. Yakup Kadrî Beyin düşünsel gelişimi daha farklı bir çizgi izlemişti. Kurtuluş Savaşına kadar bireyci görünen yazar, daha sonra toplumcu çizgide yer almış ve Kadro’yu çıkaran ekiple aynı görüşleri savunmuştu. Sol harekette yer alanlar, olayların gelişmesi ve bunlar karşısında aldıkları tutum yüzünden bu hareketin dışında kaldılar.(69) Bunda bir yandan iç, öte yandan dış gelişmelerln etkisi olmuştur. Türkiye bakımından belirtilmesi gereken, sol hareketin, 1925 tutuklamalarıyla ağır bir baskı altına alınmasıdır. Birinci Dünya Savaşından sonra, Mustafa Kemal hareketinin güç durumuna göre, gelişen ya da bastırılan sol örgütlenme, 1925 Takriri Sükûn Yasası ortamında ağır bir darbe yedi. Şevket Süreyya Bey de on yıl hapis cezasına çârptırıldı. Bir buçuk yıl sonra serbest bırakıldı. ama Suyu Arayan Adam’da anlattığı gibi, Anadolu gerçeğini görmüştü ve Kemalist devrimin hizmetine girdi.

Sözü edilmesi gereken öteki etki, dünya sosyalist gelişimiyle ilgilidir. Türk solundan önce Mustafa Kemal’i desteklemesini isteyen Komintern, daha sonra Aydınlık dergisinin burjuvaziyle işbirliğini savunmasına karşı çıkmıştır. Bu değişiklikte büyük ölçüde ilk sosyalist ülke, Sovyetler Birliğini savunma görüşünün güçlenmesi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yardımcı kuvvet olarak değerlendirilmesi rol oynamıştır. Şevket Süreyya ve Vedat Nedim bu görüşe karşıydılar.

Ülke içinde ağır baskı altında kalan, ülke dışında belki uluslararası hareket için tutarlı, ancak Türkiye’deki hareket için gerekli güvenceleri vermekten uzak, bir bakıma geçersiz, bir anlayış karşısında kalanlar kendilerine yeni bir yol çizmek zorunda kaldılar. Aslında önemli olan bu yolun doğru ya da yanlış olması değildir. Önemli olan, örgütlü bir güce dayanmaması, tabanında sağlam ve bilinçli bir işi kitlesinin bulunmamasıdır. Girişimin doğruluğu ya da tutarlılığı konusuna gölge düşüren büyük ölçüde bu eksikliktir. Ancak 1930′ların koşullarında böyle bir gücün eksikliği herkes tarafından bilinen bir noktadır. Kadro’yu kuranlar bir bakıma bu tür «hareketsizlik»le «bir şeyler yapmak» arasında seçim yapmak zorundaydılar. Onlar ikinciyi seçtiler, ama bu seçim onların isteğine bağlı bir seçim olmaktan çok koşulların getirdiği bir seçimdi. Başka deyişle Şevket Süreyya ve arkadaşlarının Kadro’da, buluşmalarının bazı nedenleri vardı. Birinci devrimin kuramı konusundaki boşluktu. Kemalist devrim önemli başarılar kazanmıştı, ama asıl gücünü ve etkisini verecek düşünsel temelleri anlatılmamış, yayılmamıştı. Devrime zaman zaman ve farklı biçimlerde gösterilen karşı koymalar Kadrocuların bu konudaki kanılarını güçlendirdi. Devrim ancak kendine inanan, bilinçli bir kuşakla, yaşayabilirdi. Kadro bu boşluğu doldurabileceğini sandı.

İkinci neden, Türkiye’nin kalkınma çabalarının ulaştığı nokta oldu. Kalkınma için önce özel girişime bel bağlayan cumhuriyet, bunun başarısızlığı karşısında devletin olanaklarını daha etkin bir şekilde harekete geçirdi ve 1930′lardan sonra devlet işletmeciliği, ekonomiyi planlama çalışmaları hız kazandı. Kadro gerçekleştirilmeye başlanan bir uygulamayı savundu. Devletçiliği bir sosyal sistem olarak önermesi hiç de beklediği etkiyi ve sonucu yaratmadı.

Kadro’nun yayınlanmasında bir başka etken belki de siyasal hayattaki gelişmeler oldu. Serbest Fırka deneyinden sonra Mus­tafa Kemal’in de saptadığı ülkedeki genel hoşnutsuzluk, iktidarın -devletçilik uygulaması gibi- birtakım girişimlerde bulunmasının yanı sıra, hoşnut olmayan çevrelerin kontrolu gereğini de ortaya koydu. Kadro bu ortamda yayınıyla devrim görüşünü desteklediği gibi, Serbest Fırka yandaşlarıyla tartışmayı sürdürdü. İsmet Paşa bu tartışmaya Kadro safında katıldı. İş çevreleriyle ilişkisi bilinen bir milletvekili -Mahmut (Soydan) Bey- devletçiliğe karşı özel sektörün sözcülüğünü yaptı. Görüşler açıklanıyordu, ama kontrol önderin elindeydi.(70)

Kadro, bir bakıma yayınlayanlarla yayınına izin verenlerin ilkelerinden fazla fedakarlık etmelerine gerek olmadığı bir ortamda yayınlandı. Kadrocular o dönem için oldukça ileri sayılabilecek görüşleri ortaya koyarak mutlu olurken, siyasal yönetim, sol görüşleri yüzünden cezalandırdığı, sonra bağışladığı kişileri tamamen kenara itmemiş oldu.

Kadro dergisi toplumsal tabanı olmayan bir görüşün yayın organı oldu. O’nu çıkaranların bazıları marksist eğitim görmüşlerdi ve çözümleme yöntemi olarak ondan yararlanıyorlardı, ama marksizmin önemli öğelerinden biri olan sınıf kavgasını bir kenara atmışlardı. Bunu yapmaları bir bakıma zorunluydu, çünkü resmi görüş Türk toplumunda sınıf olmadığını öne sürüyordu. İşçi sınıfının örgütsüz ve güçsüz olması da Kadro’yu böyle bir tutuma itmiş olabilir. Ama sınıf kavgası sadece İşçi sınıfı için yadsınıyordu. Sermaye çevreleri açısından böyle bir istek söz konusu değildi; onlar çıkar kavgalarına hiç bir zaman ara vermediler.

Kadro belki yararlı, ilginç önerilerle ortaya çıktı, ama bunların gerçekleştirilmesi her şeyden önce siyasal iktidarın yapısı ile ilgiliydi. O, devleti toplumsal yapıdan bağımsız gibi düşündü. Bu, bir zamanlar marksist eğitim görenler için açıklanması güç bir yanılgıydı. Bu yanılgıya düşmek için belki ağır baskılarla karşılaşmak ve kemalizmin parlak başarılarını yaşamak gerekirdi.

Kadro devrim önderinin izniyle yayınlanmıştı. Yayını daha ilk sayıdan itibaren Çankaya’da tartışmalar yaratmış, CHF bürokratları ve iş çevrelerinin eleştirilerine yol açmıştı. Ahmet Hamdi Başar o dönemde iki cephenin belirginleşmesini şöyle anlatır:

«Himayeler sayesinde canlanan yeni sanayiciler ve yeni burjuva bir tarafta, devletin kuvvetlenmesi nisbetinde kuvvetlenen memur sınıfı diğer tarafta. Bunlardan birincisi İş Bankası etrafında toplanmış, ikincisi de hükümet ve mecliste hakim olmağa başlamıştır. İş Bankâsı Gazi’nin himayesinde. Gazi işin, zenginliğin çoğalmasını istiyor. Bunun yapacağı fenalık üzerinde hiç durmuş değil. İkinci temayül ise daha çok İsmet Paşa tarafından himaye görüyor…»(71)

Kadro’yu 1932 yılında iş çevrelerinin baskısına karşı Mustafa Kemal korumuş, yayının sürmesini sağlamıştı. Ama Gazi o tarihlerde Serbest Fırka deneyi ve ortaya çıkardığı sorunlarla yakından ilgiliydi. Kadro bu çözüm arama uğraşı içinde kendinden yana bir organdı. Devletçilik uygulaması yoluna girdikten, Mus­tafa Kemal’i 1932′de meşgul eden sorunlar bir ölçüde ortadan kalktıktan sonra, iş çevrelerinin sürekli eleştirilerine karşı Kadro’yu kim koruyacaktı? Başar’ın çizdiği tabloda bu görev «memur»lara düşüyordu. Ancak onlar da tutumlarını Gazi’ye göre ayarlamakta oldukça ustaydılar. İsmet Paşa, Tiran’a tayinini öğrenen Yakup Kadri’nin üzüntülü halini görünce, «Gönlünü ferah tut. Politika hayatında pişkin olmak gerekir ve sakın, Gazinin emrine karşı geleyim deme.» deyip için içinden sıyrılıverdi.(72)

Yakup Kadri ve Kadro’yu çıkaranları üzen bu olay aslında kendi başına toplumsal gelişimi etkileyebileceğini sanan görüşlerin dramıdır. Ama ne çare ki Kadroculuk «her dem taze» niteliğini yitirmemiştir.

Dr. Korkmaz Alemdar (A.İ.T.İ.A Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu)

(1) Kadro’nun ilk sayısının ne gün çıktığını bilmiyoruz. Yayınlandığı üç yıl boyunca bu dergiye destek olan Hakimiyeti Milliye gazetesi, yayınını 24 ikincikanun pazar günü duyurdu.
(2) Kadro’ya karşı çıkanlardan biri olan Ahmet Ağaoğlu, dergiyi «ciddi» ve «heyecanlı» bulduğu için yayınını memnunlukla karşıladı. Cumhuriyet, 13 Teşrinisani 1932. Hüseyin Cahit Yalçın Fikir Hareketleri’nin birinci sayısında yayıncılıktaki canlılığa hayran kaldığını belirtiyordu. Saydığı «ciddi emek mahsulü fikir risaleleri» arasında Ülkü, Kadro ve Kooperatif dergileri de vardı.
(3) Bkz. Kadro, sayı 1, sunuş yazısı
(4) Yakup Kadri Karaosmanoğlu Politikada 45 Yıl, s. 94 ve Zoraki Diplomat s. 26.
Böyle bir dergi çıkartıldı da. İlk sayısı 1 şubat 1933 tarihiyle yayınlanan derginin çıkış nedenini Recep Peker şöyle anlatıyordu: «… Ülkü karanlık devirleri arkada bırakarak şerefli ve aydınlık bir istikbale giden yeni neslin heyecanını beslemek, cemiyetin kanındaki inkilâp unsurlarını ısıtmak, ileri adımları sıklaştırmak için (çıkıyor).» Kadro’nun etkisiyle yayınlanan Ülkü’nün kağıdı, baskısı çok daha iyiydi, ama CHF’nın yayın organı olması içeriğinin Kadro kadar tartışma konusu olmasını önledi.
(5) A.k., s. 96-101
(6) Şevket Süreyya, Vedat Nedim, Burhan Asaf, İsmail Hüsrev, Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar; T. Ergüder, 1927 Komünist Tevkifatı.
(7) Tör ile görüşme. Şevket Süreyya derginin ilk sermayesinin yazı yazan altı kişinin abone bedelleri olduğunu belirtiyor. Suyu Arayan Adam, 6. baskı, s. 443.
(8) Şevket Süreyya Aydemir, a.k., s. 443.
Biz, bugün müze olan Atatürk’ün köşkündeki kütüphanede Kadro dergisinin ilk iki cildini; yani 1932 ve 1933 yılları sayılarını bulabildik, Cumhurbaşkanlığı arşivinde de Kadro dergisi abone işlemiyle ilgili bir belgeye rastlamadık, Şevket Süreyya’nın sözünü ettiği on abone büyük olasılıkla özeldi ve dergi başkalarına verildi. Mustafa Kemal’in dikkatli bir okuyucu olduğu, okuduğu kitap üzerine notlar aldığı biliniyor. Kadro’nun iki cildinde de bu dergi üzerindeki düşüncelerini gösterebilecek notlara rastlayamadık.
(9) Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., İskit, Türkiye’de Matbuat Rejimleri; Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi.
(10) Üç maddeli Takriri Sükûn Yasasının ilk maddesi şöyle der: «İrticaa ve isyana ve memleketin nizamı içtimaisini ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlâle bâis bilûmum teşkilat ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbibüsat ve neşriyatı Hükümet, Reisicumhurun tasdikiyle re’sen ve idareten men’e mezundur,
«İşbu ef’al erbabını Hükümet İstiklâl Mahkemesine tevdi edebilir.» İki yıl için çıkartılan bu yasa 1967 martında iki yıl daha uzatıldı. Düstur, 3. Tertip, c. VI, s. 144; TBMM Kavanin Mecmuası, 2. Devre c. 3 s 98 (ikinci baskı)
Bu yasanın Mecliste görüşülmesi sırasında Müdafaai Milliye Vekili Recep (Peker) Bey, basının devlet nüfuzu ve kuvvetine karşı mücadele ettiğini, «manzaraı za’fın sebebi aslisi»nin İstanbul basını olduğunu söylüyordu. TBMM Zabıt Ceridesi, c. 15. s. 139. Takriri Sukûn Yasasına karşı çıkan Kazım Karabekir «… bu yasanın kabulüyle, matbuat memleketimizde tamamiyle takyid edilmiş (bağlanmış) olacaktır» diyordu. TBMM Zabıt Ceridesi, c. 15, s. 146. Kemal Atatürk Nutuk’da İstanbul basınının Ankara hükümetine karşı yaptığı yayınları aktardıktan sonra, cumhuriyete karşı, yenileşmeye karşı çabaların hükümet ve meclisi olağanüstü tedbirler almaya, Takriri Sükûn yasası çıkarmaya götürdüğünü anlatır. Nutuk, c. 2, s. 653, 1966
(11) 5 temmuz 1931 tarihinde Millet Meclisi Başkanlığına üç imzalı bir önerge verildi. Önerge sahipleri (Fazıl Ahmet, Ahmet Süreyya, Ahmet İhsan) bazı gazetelerin izlediği zararlı yolun «vatandaşların ve vatanın siyasi iz’an (anlayış) ve medeni vicdanı üzerinde sarih bir fikir şekaveti (kötülüğü) icra ederek masum ruhları tamamen zehirleyecek mahiyetler almağa» başladığını, hükümetin bu konuda ne düşündügünü soruyorlardı. Açılan görüşme milletvekillerine basının «sorumsuz» yayınlarını eleştirme olanağı verdi. Hükümet bu konuda aynı görüşteydi. İsmet İnönü basın özgürlüğü olmadan halk idaresinin kurulamayacağı kanısındaydı. Ancak bu özgürlüğün iyi kullanılmadığı zaman ülkeyi yıkıma götürebileceğini düşünüyordu: «Yedi yaşındaki çocuğa ders vermek için muallimi hususi bir çok takyidata (kayıtlara) tabi tutuyoruz bir milletin efkârına her gün bir fikir telkin etmek iddiasında bulunan adamlar bir takım murakabelere tabi olmalıdır. Bu murakabelerin başında evvelen diğer matbuat gelir. Ondan sonra cemiyetin siyasi hayatında bulunanlar murakabe ederler. Kanuni mürakabeler son çarelerdir.» İsmet İnönü basın özgürlüğünü sağlayan, kötüye kullanmaları olabildiğince önleyen bir yasa çıkartmak istediklerini söylüyordu. Bu yasa tasarısı 16 temmuzda Meclise verildi, 25 temmuzda kabul edildi.
Bkz, Düstur, 3. tertip, c. 12, s. 1069-1085; İskit, Türkiye’de Matbuat Rejimleri, s. 730 v.d. Görüşmeler için, Zabıt Ceridesi, c. 3, s. 1-44, İskit, a.k., s. 379 v.d., İskit, Türkiye’de Matbuat İdareleri ve Politikaları, s, 258 v.d.
(12) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, s. 94
(13) Atatürk’ün yakın çevresinden Falih Rıfkı Atay, ilk O’nun «bezginliğini» cumhuriyetin onuncu yıldönümünde sezdiğini yazıyor. «(Atatürk) inkılâplarını bitirdikten sonra sanki artık hiç işi kalmamışa döndü. Acaba hastalığının da başlangıcı mı idi?» Çankaya, c. 2, s, 259.
Yorgunluk genel miydi? Kemal Tahir bu kanıda: «…Ülküsü arkadaşlardan bazısının içkiye, bazısının pokere… başlamaları bu onuncu yıldan sonradır. Daha otuzuna varmadan ülkücülükten yorulmuştuk. Savaş görmemişti bizim kuşağın çoğunluğu. Öyleyse, bu yorgunluk neyin nesiydi? Yorgunluk diyorum amma, aslında, yaşamaktan usanmaktı bu. Ayakları yere basmayan, gözle görünür ürün vermeyen ülkü yormuştu bizi. Bir bakıma hiçbir şey yapmadan yorulmuştuk. Çabalamadık demiyorum. Olağanüstü büyük işler yapıyoruz sanmıştık. Birden, herhangi bir aylıkçı gibi, günü gün etmekle uğraştığımızı anladık. Avuntu ile gerçek, meğer şuuraltımızda çoktan beri boğuşuyormuş…» Bozkırdaki Çekirdek, s. 149
(14) Hüseyin Cahit, Fikir Hareketlerî, sayı 1, s. 10; A. Ağaoğlu Devlet ve Fert, s. 10.
(15) Hüseyin Cahit, a.k.
(16) Cumhuriyet, 12 kanunevvel 1932
(17) Kadro, sayı 9 (Ekim 1932), s. 3
(18) Falih Rıfkı, «Türk Gazetesine Bir Bakış», Hakimiyeti Milliye 12 mart 1933
(19) «Devletçilik ve Şahsi Teşebbüs», Cumhuriyet, 11 teşrinisani 1932 «… Ez-cümle Kadro’cuların bellibaşlı fikirlerinden biri olan devletçilik, CHF’nın «anladığı dereceden çok ileri ve adeta ferdi sıfır haddine indiren bir şekil addediyor…»
(20) Peyami Safa, «Neden Bir Mecmuamız Yok?», Cumhuriyet, 19 mayıs 1932
(21) Safa’nın üçe ayırdığı gruplardan ötekiler şunlardı: Amatörce çıkarılan ve hiç bir sistemle ilgisi olmayan yazı, öykü içeren dergiler ve Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı resmi tebliğden farksız dergiler.
(22) «Fikirde ve Sanatta inkılâpçı hamleler istiyoruz» Cumhuriyet, 28 temmuz 1932.
(23) «İnkılâbımızın İdeolojisi», Cumhuriyet, 29 temmuz 1933
(24) «Bir Kadrocu Dostuma», Cumhuriyet, 1 Ağustos 1933
(25) Cumhuriyet, 11 teşrinisani 1932
(26) Ahmet Ağaoğlu, Devlet ve Fert, s. 140
(27) Ağaoğlu, Devlet ve Fert., s. 55
(28) Ağaoğlu’nun yazıları 1 kanunuevvel 1932′de sona erdi. Şevket Süreyya’nın cevabı 11 kanunuevvel 1932 günü yayınlanmaya başladı. Dokuz yazılık cevap 27 kanunuevvelde bitti.
(29) Cumhuriyet, 12 kanunevvel 1932.
(30) Ağaoğlu’nun yazıları 1, 3, 5, 7, 9, 10 kanunusani 1933′de yayınlandı. Şevket Süreyya bunları 21, 22, 23, 26, 27 kanunusanide cevapladı.
(31) «Hakikat nerededir?» Akın. 9 Ağustos 1933
(32) «Devletçi Edebiyat», Akın, 18 haziran 1933
(33) Akın, 29 ağustos 1933
(34) Akın, 2 eylül 1933
(35) Akın, 4 eylül 1933
(36) Bkz. Samet Ağaoğlu Babamın Arkadaşları. s. 100-120
(37) Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, c. 1, s. 109-120
(38) Mahmut Bey 6 nisan 1932 günü «Ümit ve enerjiyi kıran rivayetler» başlığı, altında sanayiyi teşvik yasasının değiştirileceği ya da kaldırılacağı yolundaki söylentilerin aslı olmadığını (olmaması gerektiğini) yazıyordu. O’na göre, bu tür haberler sanayicileri tedirgin edeceği gibi, yasalarımızda istikrar olmadığı konusunu doğurabilirdi. Özel girişimi savunan bu tür yazılar Milliyet’te hiç de seyrek değildi.
(39) Kadro’dan Milliyet’te ilk söz eden Nurullah Ata olmuştur. edebi sohbet köşesinde yazan Ata, gayet açıksözlülükle, yazılanları anlamadığını söyleyebilmiştir. Bkz., 3 mart 1932, 10 temmuz 1933.
(40) Kadro, Teşrinievvel 1933, sayı 22, s. 4-6
(41) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada…, s. 96
(42) Cumhuriyet, 31 teşrinievvel 1933
(43) Milliyet, 5 teşrinisani 1933
(44) Kadro, Kanunuevvel 1933, sayı 23, s. 41-44
(45) Milliyet, 30 kanunuevvel 1933
(46) 2 kanunusani 1934 tarihli Milliyet Avrupa’da tedavide olan Mahmut Beyin yazısının alınır alınmaz yayınlanacağını duyurdu. Biz bu beklenen yazıyı Milliyet’de göremedik. Mahmut Bey de bilmediğimiz nedenlerle gazetede uzun süre yazmadı. İmzası 4 mayıs 1934′den sonra tekrar görünmeye başlandı. Yokluğu ve yazmadığı yazı konusunda herhangi bir açıklama yapılmadı.
(47) Fikir Hareketleri, 26 nisan 1934, sayı 27, s. 12
(48) A.k.
(49) A.k., 5 temmuz 1934; sayı 37
(50) A.k., sayı 1, s. 19
(51) A.k., s. 18
(53) Bizim göremediğimiz Akşam gazetesi de zaman zaman Kadro’ya karşı eleştiriler yayınladı. Bunlardan     biri Müderris İbrahim Fazıl Beyin yazısıdır: «İnkılâp devletçiliği ihtilâl devletçiliği değildir». Bkz., Kadro sayı 17, s. 16, Kooperatif, sayı 12, s. 9. İbrahim Fazıl Bey devletçiliği, bazı işleri devletin gerçekleştirip özel girişime devredeceği devletçilik olarak savunuyordu. Gençleri de Kadro devletçiliğine karşı dikkatli olmaya çağırıyordu. A.H. Başar, bu anlayışı «ileriye doğru hamle» silahı değil, «irtica silahı» olarak değerlendirdi.
(54) Hakimiyeti Milliye, 5, 24, 27, 30 ikincikanun 1932, 14 şubat 1932.
(55) Vedat Nedim Tör ile görüşme.
(56) Hakimiyeti Milliye, 24 ikincikanun 1932.
(57) A.k., 3 şubat 1932
(58) Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay, s. 159.
(59) Kadro, sayı 28, s. 42.
(60) Kooperatif, Teşrinisani 1932, sayı 6, s. 15 v.d.; Atatürkle Üç Ay, s. 158 v.d.
(61) Başar bu gelişmeleri Atatürk’le Üç Ay adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatır.
(62) Kooperatif Nisan 1929, sayı 11. 9 mart 1933 günü Halkevi’nde verdiği konferansın metni.
(83) Kooperatif, Mart 1933, sayı 10. Ahmet Hamdi’nin 25 şubat 1933 günü Türk İktisatçılar Cemiyetinde verdiği «İktisadî devletçilik hakkındaki konferans» metni.
(64) Başar, Atatürkle…. s. 159
(65) Kadro, sayı 34.
(66) Yakup Kadri, Zoraki Diplomat, s. 5-18. Yakup Kadri, yurt dışına tayinin «Kadro meselesi»ne hem hasımlarını tatmin eden hem de kendisinin onurunu kırmayan bir çözüm getirdiğini yazıyor.
(67) Bu konferans 1933 yılında yayınlanan İnkılâp ve Kadro kitabının İnkılâp kısmını oluşturmuştur. Bkz., Aydemir, İnkılâp ve Kadro, s. 29.
(69) Vedat Nedim Tör, Yıllar Böyle Geçti, s. 125.
(69) Bu noktayı Mete Tunçay şöyle açıklıyor: «… Şevket Süreyya Beyin 1932-1934′te yayınladığı Kadro Hareketinde 1925 öncesindeki çizgisinden sapmadığını gözlemlemiştim. Gerçekten, Kadrocular hakkında dillere dolanan «dönüş» hikâyesi pek doğru değildir. Asıl görüş değiştiren parti olmuştur… Cumhuriyetin ilk yıllarında TKP, Komüntern’in en çok ulusal bilinç gösteren seksiyonudur. Bunun sevabı ya da günahı geniş ölçüde Süreyya Bey’indir.
«TKP içinde, Komüntern’in isteklerine uygun hareket ederek, onu ve arkadaşlarını alteden Dr. Şefik Hüsnü Değmen olmuştu…» Milliyet Sanat Dergisi, 2 nisan 1976, s. 3
(70) Bu kontrol Kadro için de etkin biçimde sürdü. Falih Rıfkı’nın çok sık Çankaya’ya kabulünün yanı sıra, Yakup Kadri de 1932-1934 yılları arasında otuz bir kez Mustafa Kemal tarafından kabul edildi. Bunlardan ilki 2 ocak 1932 günü, yani Kadro’nun yayınlandığı ayın başında oldu. Kadro’nun kapandığı 1934 yılında sadece ekim ayında Yakup Kadri sekiz kez Çankaya’ya çıktı. Bkz., Atatürk’ün Nöbet Defteri, 1931-1938.
(71) Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le…, s, 161.
(72) Yakup Kadri, Zoraki Diplomat, s. 13.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1. Vedat Nedim Tör ile görüşme. İstanbul, 10 ağustos 1978.

2. Kitap ve Makaleler
Ağaoğlu Ahmet, Devlet ve Fert, İstanbul, 1933.
Akder Necati, «Gökalp’in Tarih Anlayışı Açısından Atatürk İnkılâbı ve Değerlendirme Buhranı», Türk Kültürü, Kasım 1963, sayı 13 s. 38 v.d.
Atatürk’ün Nöbet Defteri, 1931-1938. Türk İnkılâp Tarih Enstitüsü yayını. Toplayan Özel Şahin Giray, Ankara, 1955.
Atatürk’ün Özel Kütüphanesinin Kataloğu, Milli Kütüphane Genel Müdürlüğü, Ankara, 1973.
Atay Falih Rıfkı, Çankaya, İstanbul, 1961.
Avcıoğlu Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1969
Aydemir Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, 6. baskı 1976.
İnkilâp ve Kadro, Bilgi Yayınevi, 1968.
Tek Adam, Remzi Kitabevi, 5. baskı, 1975.
Başar Ahmet Hamdi, Atatürk’le Üç Ay ve 1930′dan sonra Türkiye, İstanbul. 1945
Boratav Korkut, Türkiye’de Devletçilik, Gerçek Yayınevi 1974.
Ergüder J., 1927 Komünist Tevkifatı, Birikim Yayınları, 1978.
Göktürk Halil İbrahim, Bilinmeyen Yönleriyle Şevket Süreyya Aydemir, An­kara, 1977.
İskit Server, Türkiye’de Matbuat Rejimleri, 1939.
-, Türkiye’de Matbuat idareleri ve Politikaları, 1943.
Karaosmanoğlu Yakup Kadri, Zoraki Diplomat, Bilgi Yayınevi, 1967.
-, Politikada 45 Yıl, Bilgi Yayınevi, 1968
Karpat Kemal, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul 1967.
Kıvılcımlı Hikmet, 27 Mayıs Devletçilik Yön’ün Yönü, Tarihsel Maddecilik Yayınları, 2. baskı, 1977. Kumbaracıbaşı Onur, «50. Yılda Türkiye’de Karma Ekonomi ve Plan Felsefesi Üzerine», AİTİA Dergisi. (1973), s. 67-80.
Küçük Yalçın, Türkiye Üzerine Tezler, Tekin Yayınevi, 1978.
-, «Döneklerin Kadrolaşması», Yürüyüş, 5 ekim 1976.
Milliyet Sanat Dergisi, 2 nisan 1976.
Özgür Özlem. Sanayileşme ve Türkiye, Gerçek Yayınevi, 1976.
Sağlam Dündar, «Cumhuriyetimizin 50. Yılında Devletçilik», AİTİA Dergisi, (1973), s. 41-66.
Sayılgan Aclan, Türkiye’de Sol Hareketler, Otağ Yayınları, 3. baskı, 1976.
Sezgin Ömür, La Recherche d’une doctrine nouvelle du developpement economique. Le Mouvement de Kadro en Turquie. (Yayınlanmamış Doktora Tezi)
Tahir Kemal, Bozkırdaki Çekirdek, Bilgi Yayınevi, 3. baskı, 1976.
-, Yol Ayrımı, Sander Yayınları, 1977.
Tevetoğlu Fethi, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, 1910-1960, Ankara, 1967.
Timur Taner, Türk Devrimi ve Sonrası, 1919-1946, Doğan Yayınevi, 1971.
Tökin Füruzan Hüsrev, Basın Ansiklopedisi, İstanbul, 1963.
Tör Vedat Nedim, Yıllar Böyle Geçti, Milliyet Yayınları. 1976.
Tülbentçi Feridun Fazıl, Cumhuriyetten Sonra Çıkan Gazeteler ve Mecmualar, 29 İlkteşrin 1923-31 İlkkanun 1940, Ankara, 1941.
Ülken Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Selçuk Yayınları 1966.

3. Gözden Geçirilen Süreli Yayınlar (1932-1934)
Akın
Cumhuriyet Fikir Hareketleri
Hakimiyeti Milliye
Kadro
Kooperatif
Milliyet
Ülkü